15 Temmuz'un 10. Yılında: NATO'nun Sessizliği Gerçeği Gölgeliyor

NATO liderleri bu hafta Ankara'da bir araya geldi. İttifak, kuruluş ilkelerini bir kez daha hatırlattı: demokrasi, hukukun üstünlüğü, bireysel özgürlükler ve ortak savunma. Ancak zirvenin düzenlendiği şehir, aynı zamanda Türkiye'nin son on yılına damga vuran 15 Temmuz'un da merkezinde yer alıyor. Bu durum kaçınılmaz bir soruyu gündeme getiriyor: NATO, demokrasi konusunda gerçekten tutarlı davranabiliyor mu?
15 Temmuz 2016 gecesi yaşananlar Türkiye için büyük bir travmadır. 250'den fazla insan hayatını kaybetti, binlercesi yaralandı. Hiç kimse bu acıyı küçümseyemez. Ancak aradan geçen on yıla rağmen o geceye ilişkin birçok temel soru hâlâ cevaplanmış değil.
Bağımsız araştırma çağrıları yıllardır sürüyor. Balistik raporlar, adli tıp bulguları, emir-komuta zinciri, güvenlik güçlerinin müdahaleleri ve silahlı sivillerin rolü gibi konular kamuoyunda tartışılmaya devam ediyor. Son dönemde yayımlanan Beştepe belgeseli de bu tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. Belgeselde tanık ifadeleri, mahkeme kayıtları ve dava dosyaları üzerinden resmi anlatının açıklamadığı bazı noktalar sorgulanıyor.
Belgeselin bütün iddialarına katılmak zorunlu değil. Ancak demokratik toplumlarda böylesine önemli olaylar sansürle değil, şeffaf ve bağımsız incelemelerle aydınlatılır.
Asıl dikkat çekici olan ise 15 Temmuz'un ardından yaşananlardır.
Olağanüstü hâl döneminde yüz binlerce kamu görevlisi ihraç edildi. Çok sayıda medya kuruluşu, okul, üniversite, dernek ve vakıf kapatıldı. On binlerce kişi tutuklandı. Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu, Amnesty International ve Human Rights Watch gibi uluslararası kuruluşlar son on yılda Türkiye'de hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve temel haklarda ciddi gerileme yaşandığını defalarca raporladı.
Buna rağmen Batılı başkentlerin tepkisi zamanla zayıfladı.
Bunun en önemli nedeni jeopolitikti.
Rusya'nın Ukrayna'yı işgali, Karadeniz'in güvenliği, enerji koridorları, göç yönetimi ve Türkiye'nin savunma sanayisindeki rolü Ankara'yı Batı açısından vazgeçilmez bir ortak hâline getirdi. Demokrasi ve insan hakları ikinci plana itildi.
Ankara'daki NATO Zirvesi sırasında yaşanan bir diyalog bu çelişkiyi açık biçimde ortaya koydu.
Hollandalı bir gazeteci, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte'ye Türkiye'de muhalif siyasetçilere, gazetecilere ve komedyen Deniz Göktaş'a yönelik son baskıları hatırlatarak, böyle bir ülkenin liberal demokrasilerin zirvesine ev sahipliği yapmasının uygun olup olmadığını sordu.
Rutte'nin cevabı dikkat çekiciydi. Demokrasinin yalnızca seçimlerden ibaret olmadığını; özgür basın, zor sorular sorabilen gazeteciler, gösteri hakkı ve ifade özgürlüğünün de demokrasinin vazgeçilmez unsurları olduğunu söyledi.
Bu sözler doğru.
Ancak aynı ilkelerin Türkiye için de aynı kararlılıkla savunulması gerekiyor.
15 Temmuz'a ilişkin soru işaretleri yalnızca sürgündeki muhaliflerin gündeminde değil.
DEM Parti Milletvekili Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu da geçtiğimiz günlerde TBMM'de önemli bir noktaya dikkat çekti. 15 Temmuz'u araştırmak üzere kurulan Meclis Komisyonu'nun nihai raporunu hiçbir zaman yayımlamadığını hatırlattı. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar'a yöneltilen kritik soruların cevapsız kaldığını, Akar'ın komisyona ifade vermediğini ve istihbarat uyarılarının nasıl değerlendirildiğinin hâlâ açıklığa kavuşamadığını söyledi.
Resmî anlatım eksiksiz ise, bu sorular neden hâlâ cevapsız?
Bu soru, herhangi bir alternatif senaryoyu peşinen kabul etmek anlamına gelmiyor.
Tam tersine, hesap verebilirlik talep etmek anlamına geliyor.
Demokratik ülkeler bağımsız soruşturmalardan korkmaz; onları teşvik eder.
Bugün 15 Temmuz yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay değil. Türkiye'de son on yılın hukukî ve siyasî dönüşümünün temel dayanaklarından biri hâline geldi. Olağanüstü yetkiler kalıcılaştı, yargının bağımsızlığı zayıfladı, sivil toplum daraldı ve eleştirel gazetecilik çok daha zor bir meslek hâline geldi.
Bu süreçten en ağır etkilenen kesimlerden biri de Hizmet Hareketi mensupları oldu. Binlerce kişi cezaevinde kaldı veya sürgünde yaşamaya başladı. Pek çoğu herhangi bir şiddet eylemine katıldığı ispatlanmadan terör suçlamalarıyla karşı karşıya kaldı; mallarına el konuldu, pasaportları iptal edildi ve aileleri parçalandı.
Hukukun temel ilkesi açıktır: Ceza sorumluluğu bireyseldir, kolektif olamaz.
Ne yazık ki uluslararası toplum bu ilkeyi savunmakta yeterince kararlı davranmadı.
Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri, güvenlik çıkarlarını önceleyerek demokrasi ve insan hakları konusundaki eleştirilerini büyük ölçüde geri plana itti. Bu yaklaşım kısa vadede stratejik istikrar sağlayabilir. Ancak uzun vadede NATO'nun savunduğunu söylediği demokratik değerlerin inandırıcılığını zedeliyor.
On yıl sonra yapılması gereken ne resmî anlatıyı sorgusuz kabul etmek ne de kanıtsız iddiaları doğru ilan etmektir.
Yapılması gereken, cevapsız kalan soruların bağımsız, şeffaf ve güvenilir biçimde araştırılmasını istemektir.
Eğer NATO demokrasinin yalnızca bir söylem olmadığını göstermek istiyorsa, sessizliği değil açıklığı, siyasî hesapları değil hukukun üstünlüğünü desteklemelidir.
Çünkü tarihin gösterdiği gerçek şudur: Güçlü ittifaklar yalnızca askerî iş birliğiyle değil, ortak demokratik ilkeler üzerine inşa edilir.
15 Temmuz'un üzerinden on yıl geçti.
Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük tehlike, o gece yaşananlardan ziyade, gerçeği arama iradesinin jeopolitik hesaplara feda edilmesidir.
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

TÜRKMEN TERZİ

SAFVET SENİH

ERTUĞRUL İNCEKUL

ABDULLAH AYMAZ

ARİF ASALIOĞLU

Trump'ı Türkiye'ye uçarken canlı takip edenlerin s...

Ek ifade vermişlerdi! Muhittin Böcek ve oğlu yine ...

AKP kulisleri: CHP tartışmaları seçmeni etkilemiyo...

Mahkemenin amacı ortaya çıktı! ABB davasında ara k...

Özel'den Erdoğan'a sert eleştiri: “Muhalefete huku...






