Afrika Tek Ses Oluyor

Okuma Süresi 10 dkYayınlanma Pazar, Haziran 7 2026
Paylaş
X Post
Afrika Tek Ses Oluyor

Pretoria'da gerçekleşen Güney Afrika-Kenya zirvesi, ilk bakışta iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine yönelik rutin bir devlet ziyareti gibi görülebilir. Oysa görüşmelerden verilen mesajlar, Afrika kıtasında sessiz ama derin bir dönüşümün yaşandığını gösteriyor.


Uzun yıllar boyunca küresel siyasetin kenarında tutulan, çoğu zaman büyük güçlerin rekabet alanı olarak görülen Afrika, artık kendi gündemini oluşturmaya çalışan yeni bir siyasi irade sergiliyor. Kenya Devlet Başkanı William Ruto'nun Pretoria'da verdiği "Ne Batı'ya ne Doğu'ya bağımlı olacağız" mesajı da bu değişimin en açık göstergelerinden biri oldu.


Bugün dünya yeni bir kutuplaşma döneminden geçiyor. Bir tarafta ABD ve Avrupa merkezli Batı bloğu, diğer tarafta Çin ve Rusya'nın öncülük ettiği alternatif güç merkezleri bulunuyor. Ancak Afrika liderleri giderek daha yüksek sesle üçüncü bir yol arayışını dile getiriyor. Bu yaklaşımın temelinde, kıtanın artık büyük güçler arasında tercih yapmak yerine kendi çıkarlarını merkeze koyma isteği yatıyor.


Pretoria'daki buluşmada dikkat çeken nokta, Kenya ve Güney Afrika'nın farklı dış politika geleneklerine rağmen ortak bir Afrika vizyonunda buluşabilmesiydi. Son yıllarda Kenya'nın Batı ile yakın ilişkileri, Güney Afrika'nın ise Çin ve Rusya ile geliştirdiği temaslar sık sık karşılaştırma konusu yapılıyordu. Ancak Ruto ve Ramaphosa'nın ortak açıklamaları, bu farklılıkların Afrika'nın ortak hedeflerinin önüne geçmeyeceğini gösterdi.


Aslında Güney Afrika son yıllarda bu denge siyasetini büyük ölçüde hayata geçirebilmiş ülkelerden biri olarak öne çıkıyor. Pretoria yönetimi bir yandan Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri ile güçlü ticari ilişkilerini sürdürürken, diğer yandan BRICS içerisinde Çin, Rusya, Hindistan ve Brezilya ile stratejik ortaklıklarını geliştiriyor. Daha da dikkat çekici olan ise, Batı ile yakın ekonomik ilişkilere sahip olmasına rağmen Gazze savaşı sırasında İsrail'i Uluslararası Adalet Divanı'na taşıyabilmesi oldu. Bu adım, Afrika ülkelerinin küresel meselelerde bağımsız pozisyon alabileceğini ve büyük güçlerin çizdiği sınırların dışına çıkabileceğini gösterdi.


İran ve ABD-İsrail arasında yaşanan çatışmalar sırasında ortaya çıkan tablo da Güney Afrika'nın uluslararası sistemdeki farklı konumunu gözler önüne serdi. Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasının küresel ekonomi açısından ciddi sonuçlar doğuracağı tartışılırken, İran'ın Güney Afrika gemilerinin geçişine izin vermesi Pretoria'nın çok kutuplu dış politikasının meyvesi olarak dikkat çekti. Bu durum, Pretoria'nın hem Batı ile ilişkilerini koruyabilen hem de Batı dışı aktörlerle diplomatik kanalları açık tutabilen nadir ülkelerden biri haline geldiğini gösterdi. Güney Afrika'nın son yıllarda geliştirdiği çok yönlü diplomasi, Afrika'nın savunduğu stratejik özerklik anlayışının da somut örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.


Liderlerin Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde daha adil temsil talep etmeleri de dikkat çekiciydi. Çünkü bugün dünya nüfusunun yaklaşık beşte birine sahip olan Afrika'nın küresel karar alma mekanizmalarındaki ağırlığı hâlâ son derece sınırlı. Afrika Birliği'nin G20 üyeliği önemli bir kazanım olsa da kıta liderleri bunun yalnızca bir başlangıç olduğuna inanıyor.


Aslında Afrika'nın yükselen sesi yalnızca siyasi bir talep değil. Kıta aynı zamanda ekonomik olarak da yeni bir döneme hazırlanıyor. 1,5 milyarlık nüfusu, dünyanın en genç iş gücü, kritik maden rezervleri ve hızla büyüyen pazarlarıyla Afrika artık geleceğin ekonomik merkezlerinden biri olarak görülüyor. Bu nedenle Ruto'nun Afrika içi ticaretin artırılması, bölgesel üretim zincirlerinin kurulması ve kıta sermayesinin yine kıta kalkınmasına yönlendirilmesi çağrıları büyük önem taşıyor.


Bu noktada Afrika Kıtasal Serbest Ticaret Anlaşması (AfCFTA), kıtanın geleceğini belirleyecek en önemli projelerden biri olarak öne çıkıyor. Avrupa Birliği'nin ekonomik bütünleşme deneyimine benzer şekilde tasarlanan bu girişim, Afrika ülkeleri arasındaki ticaret engellerini azaltmayı ve kıta içi ekonomik entegrasyonu güçlendirmeyi hedefliyor.


Bugün Afrika ülkelerinin önemli bir kısmı ham madde ihraç ediyor, buna karşılık işlenmiş ürünleri dışarıdan satın alıyor. Birçok Afrika ülkesi komşularıyla ticaret yapmak yerine Avrupa, Amerika veya Asya pazarlarına bağımlı durumda. Bunun sonucu olarak da küresel krizlerden, savaşlardan ve tedarik zinciri sorunlarından doğrudan etkileniyorlar.


AfCFTA'nın başarıya ulaşması halinde ise tablo değişebilir. Kenya'nın tarımsal üretimi, Güney Afrika'nın sanayi kapasitesi, Nijerya'nın enerji sektörü, Mısır'ın üretim altyapısı ve diğer ülkelerin ekonomik potansiyelleri birbirini tamamlayan bir sistem oluşturabilir. Böylece Afrika yalnızca ham madde ihraç eden değil, kendi içinde üreten, işleyen ve tüketen büyük bir ekonomik blok haline gelebilir. Bu da kıtanın dış yardımlara, dış finansmana ve dış pazarlara olan bağımlılığını azaltabilir.


Pretoria'daki zirvede verilen bir başka önemli mesaj ise Afrika'nın güvenlik ve krizler karşısında ortak hareket etme isteğiydi. Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ndeki çatışmalardan göç sorununa, salgın hastalıklardan bölgesel güvenlik meselelerine kadar birçok konuda ortak yaklaşım vurgulandı. Bu durum, Afrika Birliği'nin gelecekte daha etkin bir siyasi aktör haline gelebileceğinin işaretlerini veriyor.


Ancak bütün bu umut verici tabloya rağmen Afrika'nın çözmesi gereken ciddi iç sorunlar da bulunuyor. Nitekim Ruto'nun Pretoria ziyareti sırasında Güney Afrika'da yeniden gündeme gelen yabancı düşmanlığı tartışmaları bunun en somut örneği oldu. Bir yanda Afrika birliği söylemi yükselirken, diğer yanda göçmenlere yönelik saldırılar kıtanın önündeki toplumsal sınamaların devam ettiğini gösteriyor.


Yine de Pretoria'dan çıkan genel tablo, sorunların inkâr edilmesinden çok ortak çözümler aranması yönünde. Belki de ilk kez Afrika liderleri aynı anda ortak pazar, ortak güvenlik, ortak diplomasi ve ortak gelecek kavramlarını bu kadar güçlü biçimde dile getiriyor.


William Ruto'nun "Ne Batı'ya ne Doğu'ya bağımlı olacağız" sözleri bu nedenle sıradan bir diplomatik açıklama değil. Bu ifade, Afrika'nın yeni özgüveninin ve yeni yön arayışının özeti niteliğinde.


Belki de Pretoria'da verilen en önemli mesaj, Afrika'nın artık küresel güçlerin rekabet sahası olmak istemediğiydi. Ne Washington'ın, ne Pekin'in, ne Moskova'nın uzantısı olmak isteyen bir kıta profili ortaya çıkıyor. Bu hedefin gerçekleşmesi ise yalnızca diplomatik söylemlerle değil, ekonomik entegrasyonla mümkün olacak.


Afrika Kıtasal Serbest Ticaret Anlaşması tam da bu nedenle tarihi önem taşıyor. Eğer kıta içi ticaret artar, sermaye Afrika içinde dolaşır ve üretim zincirleri kıta sınırları içerisinde kurulabilirse, Afrika ilk kez kendi kaynaklarıyla büyüyen bağımsız bir ekonomik güç haline gelebilir. Siyasi bağımsızlığın gerçek teminatı da ekonomik bağımsızlıktan geçiyor.


Pretoria'da yükselen sesler bize şunu söylüyor: Afrika artık yardım bekleyen, yönlendirilen veya küresel gelişmelerin pasif izleyicisi olan bir kıta olmak istemiyor. Kendi çıkarlarını tanımlayan, küresel kurumlarda daha fazla söz hakkı talep eden ve uluslararası siyasette ortak hareket etmeye çalışan yeni bir Afrika ortaya çıkıyor.


Belki bugün için "Afrika tek ses oluyor" demek erken olabilir. Ancak Pretoria'da verilen mesajlar, bunun artık romantik bir hayal değil, adım adım inşa edilen siyasi ve ekonomik bir proje olduğunu gösteriyor. Ve eğer bu proje başarıya ulaşırsa, 21. yüzyılın ikinci yarısında dünyanın en önemli hikâyelerinden biri Afrika'nın yükselişi olabilir.