Afyon çiçekleri

Okuma Süresi 14 dkYayınlanma Pazar, Temmuz 5 2026
Paylaş
X Post
Afyon çiçekleri

Türkiye’deyken Afyon’lu olduğum için, mayısın sonu ve haziranın başlarında insan boyu yüksekliğindeki afyon bitkilerinin mor beyaz açan çiçeklerini görmek için, bulunduğum şehirlerdeki dostlarımı da(başta yabancı uyruklu akademisyenler olmak üzere) davet edip, 10-15 kişi olarak bizim köye giderdik. Özellikle sabahın erken saatlerinde hava serin olurdu. Köyün etrafındaki tarlalarda dolaşarak, hem bu afyon çiçeklerini, hem de ağaçlar dahil her şeyin yeşil olduğu tabiatı seyretmeye doyamazdık.

Bir buçuk-iki saatlik bu afyon çiçeklerini dolaşma mesaisinden sonra, köyümüzdeki rahmetli kayınpeder ve kayınvalidelerimizin evine gelir, onların harmana nazır evlerinin balkonlarında annemi de oraya çağırarak birlikte kahvaltı yapardık. Kahvaltıdan sonra da Ankara veya İstanbul’a yola çıkardık.

Çok ciddi bir mazeretim olmadığı süre içinde, her yıl bu ziyareti düzenli yapardık. Hemen her ziyaretimizde mutlaka fotoğraf sanatçılarından arkadaşlarımız da olurdu. Onlar da şimdiye kadar hiç böyle bir manzara görmediklerini ve hayran kaldıklarını ifade ederlerdi.

Şahsen benim için de hem annemi, babamı, sonra kayınpederim ve kayınvalidemi , akrabalarımızı ziyaret, hem de köyümüzün mezarlığına uğrayarak geçmişlerimize dua ederdik.


Bu ziyaretlerden sonra, köyümüz, bir ova köyü olduğu için çok geniş bir daire yaparak afyon çiçekleri başta olmak üzere, ekili dikili bütün yeşillikleri gözlemlerdik. Bu ziyaret, benim için şahsen çok dinlendirici, moral verici, yenileyici bir özelliğe sahipti. Türkiye’den ayrılıncaya kadar bu ziyaretleri hiç ihmal etmedim. Hiçbir zaman da tek başıma gitmedim ve mutlaka on-on beş arkadaşımla birlikte gittim. Şimdilik benim için bu ziyaretlerin  sadece nostalji özelliği kaldı.


Türkiye dışında bulunduğum yerlerde de özellikle mevsim ilkbahar olduğunda, her ne kadar afyon çiçeklerini bulamasam da yeşil bitkileri ve ağaçları görmek amaçlı gayretlerim devam etti, halen de devam ediyor.


Geçen hafta Avrupa’nın bir ülkesinde, şehrin dışındaki ekili ve dikili arazileri, köyümdeki tarlaları gezer gibi gezdim, fotoğraflar çektim. Buğday, arpa, pancar, patates tarlalarındaki yeşillikler, sararmalar bana bir nebze köyüme hatırlattı. Oralarda gördüklerimi fotoğraflayarak dostlarım ve  arkadaşlarımla paylaştım.


Sabahın erken saatlerinde yaptığım bu ziyaretlerden kaldığım yere dönünce, köyümde hissettiğim duyguları tabii ki hissedemedim, ama yine de benzeri duygular içindeydim.


Kendi kendime ‘’acaba bu yaşımda, şimdi bu mevsimde köyümüzdeki o tarlaları yani afyon tarlalarını ve diğer yeşillikleri ziyaret edebilseydim daha önceki ziyaretlerimde içinde bulunduğum hislere sahip olabilir miydim’’ diye düşündüm.


Aradan yıllar geçmiş, köyde önce babam, sonra annem, daha sonra da kayınpederim, kayınvalidem ve diğer büyüklerimizin hepsi de vefat etmişti. Evet afyon tarlalarını belki gezebilirdim, ama geziden sonra kahvaltı yapabileceğimiz evler artık yoktu. Evet mezarlığa gidebilirdim, tabii ki geçmişlerimize orada dua edebilirdim. Allah’a şükür bulunduğum her yerde de onların hiçbirisini dualarımdan eksik etmiyorum. Fakat eskiden olduğu gibi hem onları hayattayken ziyaret, hem de afyon tarlalarını görmek bana ayrı bir katkı sağlıyordu.


Şu anda içinde bulunduğum yaşta ve pozisyonda, oralara tekrar gitsem bu duyguların yüzde kaçını yaşarım kestiremiyorum. Avrupa’daki bu tarlaları ziyaretten sonra bu konu üzerinde epeyce düşündüm.

Bir yazar kitabında, yaşı büyüyünce köyden şehre geldiğini, sonra evlendiğini, çocukları olduğunu, arada bir de yine köylerine annesini babasını ziyarete gittiğini yazıyordu. Annesi, babası vefat ettikten sonra da arada bir köylerini ziyaret ediyordu. Yine bir seferinde eşine; “bugün annemin yaptığı çorbayı çok özledim, çocukları da alalım köye gidelim. Annemin o çorbayı nasıl yaptığını ben tarif edeyim, sen de köyün malzemeleri ile o çorbayı yap ve birlikte içip gelelim deyip yola koyulduk. Köydeki evimizde eşyalar aynen duruyordu. Malzemeler köyün malzemeleriydi. Hava köyün havasıydı. Çorbayı annemin nasıl yaptığını eşime izah ettim. O da çorbayı pişirdi. Sonra sofraya oturduk.

Ben çorbadan bir kaşık aldım, çorba o çorba değildi. Eşime bir şey demedim. Kendi kendime ‘’su köyün suyu, malzemeler köyün malzemeleri, ben de nasıl yapıldığını aynen anlattım. Acaba hata neredeydi’’ diye düşünürken cevabını buldum. Evet malzemeler köyümün  malzemeleriydi, hava köyün havasıydı, ama artık o çorbayı içen ben, ben değildim. Zamanla alışkanlıklarım, yaklaşımlarım, değerlendirmelerim değişmişti. Demek ki zaman her şeyi değiştiriyor. İnsanın da bu konuya çok ciddi önem vermesi ve durduk yerde başkalarını suçlamaması ve durumu iyi değerlendirmesi gerekiyor. Köyümüzde o gün o dersi alarak tekrar evimize dönmüştüm. Sonra da hayatım boyunca bu değerlendirmeden hareketle başıma gelen hadiseleri, düşündüğüm konuları hep bu yeni bakış tarzı içinde yani zamanın ve mekanın dilini kullanarak değerlendirmeye başlamıştım.”


İşte aslında, hemen her konu bu şekilde cereyan eder. Eğer başta zamanın ve mekanın dili atlanılarak hadiseler değerlendirilmeye çalışılırsa, neredeyse kesin olarak yanlış neticeler elde edilir, yanlış değerlendirmeler yapılır. Bu da bir taraftan çok büyük bir zaman kaybıdır, bir diğer taraftan da durduk yere huzursuzluklar çıkabilir.


Fethullah Gülen hoca efendinin özellikle üzerinde durduğu “zamanın ve mekanın dilini kullanmanın ”çok önemli olduğu vurgusu ve içinde yaşadığımız küresel dünyada her geçen gün bu önemin daha iyi anlaşıldığı görülmektedir.


Zamanın ve mekanın dilinin bilinmesi ve kullanılması gerçeğini tarihte de hem yurt içinden, hem de yurtdışından önemli şahsiyetler hep dile getirmişlerdir. Necip Fazıl Kısakürek, "Aynalar" şiirinde, zamanın önemine vurgu yaparak ‘’Ben o ben değilim’’ demiştir.Cahit Sıtkı Tarancı da  "Otuz Beş Yaş" şiirinde, yıllar geçtikten sonra aynaya baktığında yaşadığı yabancılaşmayı şu ölümsüz dizelerle anlatır: "Zamanla nasıl değişiyor insan! / Hangi resmime baksam ben değilim." demektedir.

İnsanın zaman geçtikçe değişmesi, eski kendisini tanıyamaması ve aynadaki görüntüsüne yabancılaşması dünya edebiyatında ve felsefesinde "Benlik Bölünmesi" (Yabancılaşma) teması olarak bilinir. Bu çerçevede Oscar Wilde da ‘’Ben, o ben değilim’’ cümlesini kullanmıştır. "İyi İhtiyarlamak" (orijinal adıyla L'art de bien vieillir) başlığı altında Türkçeye çevrilmiş en net eser, Fransız Tıp Profesörü ve nörolog Jean-Pierre Charriaut tarafından kaleme alınmış olan kitaptır. Bu kitapta yazar, insanların ileri yaşlarında başlarına gelebilecek organik ve ruhi değişikliklere önceden hazırlıklı olmalarının gereğini misalleriyle anlatmıştır.


İşte bu Avrupa ziyaretimizde, değişik ülkelerde bulunan arkadaşlarımızın bu ülkelere ve bu ülkelerdeki kültüre entegre olmaları, kendi kültürlerini de muhafaza etmenin yanında dini, dili, ırkı, düşüncesi ne olursa olsun herkesle diyalog kurabilme, herkesle konuşabilme, herkesle arkadaş olabilme özelliklerini kazanmışlar. Özellikle yeni yetişen nesiller, bu özellik ve güzellikleri her yönüyle içselleştirebilmişler ve her kültürü sevmeleri yanında, kendi kültürümüzü de muhafaza edebilmeyi başarabilmişler. Yani daha önce alıştıkları eski yaklaşımların da aynen buralarda devam ettirilmesi değil ama, kırmızı çizgilere girilmediği süre içinde her kültürde yaşanılabileceğinin örneklerini mükemmel bir şekilde ortaya koyabilmişler.


Bir grup arkadaşımızla yaptığımız bu ziyaretlerde, daha önceden bu ülkelerde bulunan arkadaşlarımıza ilaveten, Türkiye’deki izahı mümkün olmayan, ama yaşanılan gayri insani tutum ve davranışlardan dolayı bu ülkelere gelmiş olan insanların, çocuklarıyla birlikte kendi öz değerlerini de muhafaza ederek müspet anlamda karşılıklı etkileşimlerde bulunmaları, bulundukları yere katkı sağlamaları, bulundukları yeri ve insanları sevmeleri, bize çok ciddi moral verdi. Bu özellik ve güzelliklerin her geçen gün daha da arttığı, herkesin kendi kültüründe demokratça ve faydalı vatandaşlar olarak yaşama gayretleri bizi bu açılardan çok sevindirdi.


Her ne kadar afyon çiçeklerini göremesek de, başta annelerimiz babalarımız olmak üzere akrabalarımızı ziyaret edemesek de -zaten artık bu dünyada değiller-onlara uzaktan dua ederek, kültürleri farklı yeni insanlarla tanışma şanslarımız oldu. Küreselleşen dünyada artık dünya, neredeyse gerek ulaşım vasıtaları, gerekse internetle görüşüp konuşabilme imkanlarıyla küçük bir köy haline gelmiştir.


Geleceğin dünyasının barış içinde olabilmesi, savaşların tamamen unutulması, herkesi kendi konumunda kabul etme, insan olma ortak paydasından hareketle herkesle diyalog kurabilme, herkesi sevebilme gibi  insani özelliklerin geliştirilmesine ve devam ettirilmesine bağlıdır. Bu yola da girildiğini ve çok ciddi mesafeler alındığını gördük ve Rabbimize hamdettik.


Yakalanabilmiş olan bu güzel bayrağı bizden sonraki nesillere de yine olması gerektiği gibi ve güzel bir şekilde devredebilirsek-ki böyle devretmek zorundayız-geleceğin dünyasına ve geleceğin nesillerine en güzel mirası bırakmış olacağız inşallah.


Ne dersiniz?

Bu haberler de ilginizi çekebilir