KUTSİLER

Okuma Süresi 12 dkYayınlanma Pazar, Temmuz 5 2026
Paylaş
X Post
KUTSİLER



Ümit Burnu’nun o haşmetli zirvesinden, iki hırçın okyanusun birbiriyle kucaklaştığı o sonsuz boşluğu seyrediyorum. Aşağıda, beyaz yeleli koç sürülerini andıran dalgalar, asırlık kayalarla amansız bir tokuşmaya tutuşmuş; az ötede foklar, neşeli bir bahar ayininin ritmiyle raks ediyor.

Yıllardır bıkıp usanmadan yorgun yolcuları gözleyen o ihtiyar deniz feneri, bir şahin gibi mağrur ve keskin nazarlarla ufku süzüyor. Yanına vardığımda bir sırdaş gibi dile geliyor:

"Yalnızlık, benim alnıma kazınmış bir kaderdir," diyor, "Bazı geceler, okyanusların o ürpertici uğultusu karanlığı delip geçerken fena ürperir yüreğim. Fakat en fırtınalı gecelerde, en acı çaresizliklerde bile bir an olsun terk etmem yerimi; hep görevimin başında, dimdik dururum.

Afrika’nın bağrındaki o dinmeyen sızı, bir gün bu talihsiz insanların topraklarına ayak basan beyaz adamla başladı. Bilirim ki, yine bir beyaz insanla bitecek bu sızı. 

Kadın, erkek, çoluk çocuk demeden milyonlarca masum canı zincirlere vurup esarete mahkûm ettiler. Teslim olmayanların, özgürlüğe uzanan kolları acımasızca budandı. Okyanus kıyısı boyunca utancın abideleri gibi köle kaleleri yükseldi.

Toz toprak içinde sürüklenen analar, bir daha asla kucaklayamayacakları evlatlarının arkasından, gözlerinde donup kalan o çaresiz bakışla öylece kalakaldı...

Kara Kıta’nın kederli evlatları, beyaz adamın topraklarına doğrudan götürülmedi. Onları "ehlileştirmek" için ilk durak Batı Hint Adaları, yani Karayipler’in karanlık limanları oldu.

Orada, insanlığın utanç vesikası olan sahneler yaşandı: Siyah insanın elleri ve ayakları, gökyüzünün dört bir yanına gerilen iplerle acımasızca bağlandı. İplerin ucundaki ağır kütükler boşluğa bırakıldığında, aniden binen o gaddar yükle kollar ve bacaklar yuvalarından fırladı, eklemler feryatlarla ayrıldı. 

Hamile kadınlara bu vahşetler zorla seyrettirildi. Böylece o korku, anasının karnındaki siyah bebeğin ruhuna ilmek ilmek işledi. 

Beyaz adam, on beş milyon siyah insan kendine köle yapabilmek için, tam yüz milyon canı acımasızca katletti, koca bir nesli yok etti.”

Deniz Fenerinden asırlık hikâyesini dinlerken yanı başımda bir gölgenin belirdiğini fark ediyorum. 

Genç bir adam durmuş, meraklı gözlerle bana bakıyor; 

"Burada ne yapıyorsunuz?"

"Deniz fenerini dinliyorum."

"Biraz da beni dinler misiniz?"

"Dinlerim,"

Yanıma oturuyor.

‘’Adım Didar…" diyor,  "Didar Demir. Yaklaşık on yıl önce, Türkiye’de gördüğüm bir rüyanın gizemli peşine düşerek geldim buralara. Babam hayattayken köyümüze pek uğramazdım. Babamın vefatından sonra, içimde kor gibi bir sıla özlemi tutuştu. Sanki o tozlu yollardan köye doğru süzülürken, aniden karşıma çıkacak ve babamı yeniden görecekmişim gibi geliyordu.

İstanbul’un o tantanalı hengamesinde, devasa bir inşaat firmasında üst düzey yönetici olarak çalışıyordum. Gelgelelim, o pırıltılı plazalar ve İstanbul’un bitmek bilmeyen gürültüsü beni günden güne boğmaya, sıkmaya başlamıştı. Tam da ciddi ciddi her şeyi geride bırakıp köye yerleşmeyi, toprağa dönmeyi düşündüğüm o kararsız günlerde, hayatımı kökünden sarsacak o rüyayı gördüm.

Rüyamda babamla el ele vermiş, köydeki arazimizi geziyorduk. Zamanın durduğu, büyüleyici bir geceydi. Arazinin ortasından şırıl şırıl akan o küçük dereden geçip yokuşu tırmandığımızda, eski evimiz belirdi karşımızda. Ev, gökyüzündeki ayın şavkıyla yıkanmış, adeta altın sarısı bir cevher gibi parıldıyordu. Babam durdu, eve doğru baktı ve kafasını sallayarak, 'Burası size dar gelir,' dedi.

Arkasını döndü ve gecenin karanlığında kaybolup gitti.

Ferasetine güvendiğim birisine anlattım rüyamı.

     'Didar,' dedi, 'belli ki bu ülkeden de çıkma vaktin gelmiş. Hatta bak, tam da bu ayın sonunda Güney Afrika’ya bir gezimiz var, sen de gel bizimle.'

Kabul ettim.

Güney Afrika çok hoşuma gitti.

"Ben buraya tekrar geleceğim," dedim. 

İstanbul’a varır varmaz işlerimi toparladım.  Anamla, ağabeyimle, ablalarımla tek tek vedalaştım. Anacığım gözyaşları içinde, "Oğlum, ne zaman döneceksin?" diye feryat etti. Bense dönmeyi hiç mi hiç düşünmüyordum. 

Nihayet Yeşilköy’den havalanan uçak, beni bir kez daha Güney Afrika’ya taşıdı.

Güney Afrika’ya ayak basmamın üzerinden henüz birkaç gün geçmişti ki Türkiye’de 15 Temmuz oldu. Uzaktaki dostlarımın, tanıdıklarımın birer birer tutuklandığı haberleri geliyordu. İşte o an, babamın rüyamdaki o gür sesi kulaklarımda yankılandı: "Burası size dar gelir." Meğer babamın dar gelir dediği köydeki o ev değil, koca bir memleketmiş.

O güne kadar, "Oğlum, ne zaman geleceksin?" diye yollarımı gözleyen anam, "Oğlum..." dedi, "Sakın gelme..."

Üniversiteyi bitirdiğim o ilk yıllarda, kısa bir süre bir çikolata fabrikasında çalışmıştım. Yaşlılar rezidansı hayalimi erteleyerek küçük bir çikolata imalathanesi kurmaya karar verdim. 

Fakat aksilikler yakamı bırakmıyordu; makineler sürekli arıza veriyor, düzen tutmuyordu. Hatta bir gün, elektrik aksamındaki bir arıza yüzünden az kalsın bütün imalathaneyi kül ediyorduk. Ruhumun daraldığını, yalnızlığın iliklerime kadar işlediğini hissettim. "Acaba vaz mı geçsem, her şeyi burada bıraksam mı?" sorusu zihnimi kemiriyordu. Çok bunalmıştım, nefes alamıyordum.

O günlerde bir rüya gördüm.

Rüyamda Efendimiz (s.a.v.) ile fabrikayı geziyorduk. Bir ara bana doğru döndü, "Ver bakalım bize çikolatadan, bir tadına bakalım," dedi.

"Didar, sakın vazgeçme!” dedim, “Çünkü bu karanlık tünelin sonu mutlaka aydınlık." 

İngiliz bir dostum, fabrikamın hemen yakınlarında, beyazların korunaklı dünyasına ait bir siteden bana ev buldu.

Yönetim, "Müslümanlara ev vermiyoruz." Dedi.

Arkadaşım ısrar etti, "Bu adam çok farklı, onu tanımanız gerek," 

Yedi yüz hanelik bu koca sitede sadece ak saçlı, asil yaşlılar oturuyordu; her biri eski birer bürokrat, yazar ya da nüfuzlu iş adamıydı. İşte o an anladım: Güney Afrika’ya ilk ayak bastığım günlerde kurduğum o yaşlılar rezidansı hayalini, kader bana tek bir kuruş harcatmadan, sıfır maliyetle altın bir tepside sunmuştu. Onların yalnızlığına ortak, dertlerine yoldaş oldum; evimde sofralar kurup onlara geleneksel maklubeler pişirdim. Onlar da bana gönüllerini açtılar; tenis öğrettiler, dil öğrettiler. Bir gün Avrupa’dan ziyaretime gelen bir arkadaşıma, "Didar artık bizim öz oğlumuz..." demişler.

Çevredeki bütün kiliselerle köprüler kurdum. Okulları gezip çocuklara çikolata dağıttım. Artık sokakta yürürken herkes beni tanıyor bana selam veriyordu.

Bu ilgi beni korkutmaya başladı.

"Allah'ım!” dedim, “Beni muhafaza et ve bana sığınacağım hayırlı bir eş lütfet, yuvamı kurayım..."

Sitede herkesin dikkatini çeken, alımlı ve güzel bir kız vardı. Annesi ve babası da bana saygılıydı. İçimden, "Acaba dualarımın cevabı bu kız olabilir mi?" diye geçirdim bir an. Bir gün onu bir erkek arkadaşıyla yan yana görünce, kurduğum o ince hayaller bir anda suya düştü. 

O perişan halimle, eve dönerken, komşu kadına selam verdim. Gözlerimdeki hüznü hemen fark etti;

"Neyin var senin?" dedi.

Ben henüz tek bir kelime bile edemeden, sanki kalbimin sızısını hissetmiş gibi,

"Benim bir kızım var, adı Katerina, onunla tanışmanı çok istiyorum."

İlk görüşmelerimizde Katerina, temkinli durdu. Onun dünyasını anlamak için devam ettiği kiliseye gittim.

     "Ben senin Müslüman olmanı can-ı gönülden isterim ama bunun için sana asla baskı yapmam," dedim. "Sen kendi dinini yaşarsın, ben kendi dinimi. Zamanla ne kadar çok ortak noktamız olduğunu göreceksin. Bilmelisin ki, bizim kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim'de Hazreti Meryem’in adını taşıyan koskoca bir sure var ve Hazreti İsa, biz Müslümanlar için de aziz ve büyük bir peygamberdir."

Bu sözler, aramızdaki tüm mesafeleri eritti. 

Düğünümüz,  bir diyalog şölenine dönüştü.  Katerina’nı     n arkadaşları hayretler içinde, "Bu kadar benzemez karakteri, bu kadar farklı insanı tek bir salonda nasıl bir araya getirdiniz? Seni yürekten tebrik ediyoruz," dediler.

Türkiye’deki anacığım, telefon ekranından gelinini ve dünürünü gördü, dualar etti. 

Ancak bu saadetin üzerinden henüz üç ay geçmişti ki, telefondaki o titrek sesiyle yüreğime kor bir ateş düşürdü:

"Oğlum..." dedi anam, "ben seni bir daha dünya gözüyle göremeyeceğim galiba..."

Telefonda ağlaştık.

Birkaç gün sonra da anam vefat etti.

Katerina,  pırlanta gibi biri çıktı. Artık sabahları evimizde huzur dolu bir sessizlik hâkim oluyordu; ben Kur’an ve Cevşen okurken o beni huşu içinde dinliyor, sayfalar ilerledikçe, "Bu hakikat İncil’de de şu şekilde zikrediliyor..." diyerek kalbi yorumlar yapıyordu. İki yıl içinde, evimiz iki masum canla şenlendi.

     Meva ve Eren Robert…

Gurbetteki evimiz hiçbir zaman boş kalmıyordu. Arkadaşlarımızla sohbetler oluyordu.

     Bir akşam, misafirlerimiz gittikten sonra Katerina’ya dönüp, "Sahi, benim bu arkadaşlarım sence nasıl insanlar?" diye sordum.

Yüzüme bilgece baktı ve o tarihi cümleyi fısıldadı: "Didar biliyor musun? İncil’de vardır ki… Hazreti İsa’nın havarileri kutsilerdir. Senin arkadaşların sıradan insanlar değil; onlar bu asır için özenle seçilmiş kutsiler…

Asrın kutsileri…