Alan belirlemesi, samimi istek ve dua

Okuma Süresi 13 dkYayınlanma Cuma, Mayıs 29 2026
Paylaş
X Post
Alan belirlemesi, samimi istek ve dua

Önceki yazılarda, insanlarla uyum içinde yaşama ve birlikte yaşama ahlâkının geliştirilmesi, imtihanın varlığını kabul etme ve sorgulama ve gıybet dengesi ve birbirimize karşı kalb istikametini koruma konularını bir toplumda veya toplulukta birlik ve beraberliğin sağlanması açısından değerlendirmiştik. Aynı konuya devam ediyoruz…

Bir toplumda veya toplulukta hem verimliliğin sağlanması hem de karmaşa ve çatışmaların önünün alınabilmesi için yetki ve sorumluluk alanlarının belirlenmesi ve ona uygun hareket edilmesi gerektiği herkesin kabul ettiği bir gerçektir. Bu yapılabildiği hallerde herkes yetkili ve aynı zamanda sorumlu olduğu alanlara yoğunlaşabilecek, alan ihlalleri ve çatışmalar en aza indirilebilecektir. Bu sayede fertler arasında gereksiz anlaşmazlık ve kavgalar azalarak, birlik ve beraberliği sağlamak mümkün olabilecektir.

Fethullah Gülen Hocaefendi, birlik ve beraberlik için alan belirlemesinin önemini vurgu yaptıktan sonra, uygulamada realitelerin bir gereği olarak karşılaşılabilecek bazı problemlere dikkatleri çekerek çözüm önerileri getirmektedir: 

“İçtimaî işlerde herkesin vazife alanının çok iyi tesbit edilmesi gerekir. Bu hem sorumluluk, hem hak ihlali hem de sınırların belli olmamasının açacağı muhtemel kargaşalara mâni olur.

Bununla beraber birisi bir başkasının alanına sadece mevcut bir problemi çözmek için girdi ise burada hakperest olmak gerekir. Bunu derken kastım şu: Böyle bir hâdise vuku bulduğunda hemen alanını tecavüz etti, yetkisini aştı vs. türünden feveran etme yerine daha sakin ve soğukkanlı hâdiseleri değerlendirmeli. Sonuçta önemli olan o problemin çözümü ve ilgili şahıs da o noktada yetersiz ise varsın o alanını ihlal etsin, ne olur? Kaldı ki buna alan ihlali demek bile doğru değildir.” (Kardeşlik ruhu)

Yetki ve sorumlulukların belirlenmesi çok önemli ve faydalı bir düstur olduğunda şüphe yoktur. Ama bunların uygulanmasında başarılı olabilmek için beşerî realiteler dikkate alınmalıdır. Bunlar hesaba katılmadan hareket edildiğinde ise niyetler ne kadar iyi olursa olsun ideallere ulaşmak zor olacaktır. Fertler meydana gelen beklenmeyen hallerde, tartışma ve çatışma doğurabilecek hususlarda olgun davranarak toplumun sıhhati için gerektiği durumlarda fedakârlık göstermesini de bilmelidirler:

“Bu türlü durumlarda ilgili kişi veya kişiler insaflı olmalı, bazı şeylerden feragat etmesini bilmeli. Aynen Ebû Ubeyde Hazretlerinin Amr bin As’a komutanlığı devrettiği gibi. Veya Halid’in Ebû Ubeyde’yi kabullendiği gibi. Malûm, Hz. Ebû Ubeyde, Hz. Halid’in ordusunda sıradan bir askerdir. Hz. Ömer (r.a.) Hz. Halid gibi deha üstü bir komutanı halk zaferleri onun şahsına bağladığından dolayı azlediyor ve yerine o orduda er olarak görev yapan Ebû Ubeyde’yi getiriyor. Kendisine bu durumu kabullenip kabullenemediğini soranlara da “Siz hiç merak etmeyin! Ömer hayatta iken Halid hiçbir zaman isyan etmez” diye cevap veriyor. Hayatının geride kalan yıllarında da Halid’in bunu problem yaptığını bilmiyorum ben.

Şimdi biz bu ve benzeri hâdiseleri sahabenin vefakârlığı, hakperestliği, diğergamlığı, isar’ı deyip kabulleniyor, onların imanî kabul ufkunun derinlikleri olarak algılıyor, yer yer yaşlı gözlerle halk kitlelerine anlatıyoruz. Ama bundan daha önemlisi beğenilen bu hasletlerin kendi hayatımızda yer alması değil midir?

Evet, cemm-i gafirin (topluluk, kalabalık) iştirakiyle yapılan işlerde elbette amellerin taksimi, mesainin tanzimi, muavenetin teshiline (yardımlaşma ve dayanışmanın kolaylaştırılıp yaygınlaştırılması) ihtiyaç vardır. Sorumluluk alanlarının belirlenmesi bu açıdan çok önemlidir; önemlidir ama onun da birlikte belirlenmesi ve ihlaller söz konusu olduğunda meseleye fevrî ve acul (aceleci) değil, temkinli yaklaşılması gerekir.” (Kardeşlik ruhu)

SAMİMİ İSTEME ve DUA

İttifak ve ittihad etmemizi gerektiren ne kadar çok sebepler bulunduğunu ve gerçek ve kalıcı bir başarı ve ilahi inayetin (yardım) elde edilebilmesi için birlik, beraberlik ve kardeşliğin olmazsa olmazlardan olduğunu önceki yazılarda ele almıştık. Kalpleri te’lif edip (yakınlaştırıp) bir araya getirmek ise Cenab-ı Hakk’ın elinde olan bir şeydir. İnsanlar olarak birlik ve beraberliği sağlamak için yapılması gereken ise iradelerin hakkını vererek, bunu çok samimi bir şekilde istemek ve ısrarla ve yalvararak dua ile Allah’tan talep etmektir: 

Bu arada kavlen Rabb’e yönelmeyi ihmal etmemeli ve ellerimizi Rabb’imize kaldırarak “Ya Rabbi, bizler ittihat istiyoruz!” diye dua dua yalvarmalıyız. Zira inanıyoruz ki ittifakımız adına küre-i arz dolusu altın sarf etsek, onun izni olmaksızın kalblerimizi te’lif edemeyiz. İnancımız o ki, kınından çıkmış kılıçları kınına sokturacak olan odur. Bize düşen fiilî ve kavlî olarak alelâde sebeplere tevessül etmektir. Aksi takdirde o neticeyi yaratmaz Allah.

Evet, zorlanacağız belki; ama insan olmanın hakkını vereceğiz. İrademizi bu istikamette kullanacağız. Herhalde hiç kimse iradesiz bir arada duran bir demet ot veya bir düzine ağaç gibi olmak istemez. İradesinin hakkını veren bir insan olmayı tercih eder. Sürü içinde hayatını sürdüren hayvan olmak da istemez, istememeli bence. Çünkü varlık âleminde irade ve iradeyi kullanma hakkı sadece insana verilmiş. O halde bunun hakkını vermek gerekmez mi?

Bugün bizler Cenâb-ı Hakk’ın çok büyük lütuflarına mazharız. Dünya genelinde Allah’ın izni ile gerçekleştirilen faaliyetlere bakın. Başkaları bu işlerin arkasındaki “Sahib-i hakikî”yi göremediklerinden “Nasıl olur da böyle büyük bir proje hayata geçirilebilir?” diye şaşkınlıklarını ifade ediyorlar. Hâlbuki menfi mânâda bu kadar olup biten şeylere rağmen mevcut tablo onun kudret elini göstermiyor mu? Bu işleri yaptıran Allah’tır. O, isterse azizleri rezil, zelilleri aziz yapar. Öyleyse unutulmaması gereken bir şey vardır; insan odun bile olsa kullanıldığı yer itibarıyla kıymet kazanır.” (Kardeşlik ruhu) 

Allah’ın kullarına verdiği en büyük nimetlerden bir tanesi ona istemeyi lütfetmesidir. Allah (cc) bu istemeleri karşılıksız bırakmayacağını “(…) Bana dua edin ki size karşılık vereyim. (…)” ayeti ile haber vermektedir.  İşte insan dua ile sürekli olarak, Allah’tan kardeşlerimiz arasındaki birlik, beraberlik ve kardeşliği istemeli ve bunda da çok ısrar etmelidir. Bu kadar önemli bir mevzuda gayret etmeyip gevşeklik göstermek ise bu konudaki duyarsızlık ve umursamazlığa işaret eder:

“Bütün sermayemizi bir kırık testi misali o havz-ı kebire atma ve testimizde ne kadar su varsa oraya dökme mecburiyetindeyiz. “İnsanlığın İftihar Tablosu” “Kardeşlerim!” demişti. O kardeşliğin hatırına “Ya Rabbi! İttifak ve ittihadımız adına elimizden gelen budur; gücümüz, takatimiz bu kadar. Kalblerimizi telif et!” diye dua dua yalvarmalıyız. Sizler dualarınızda: “Allahım kalblerimize ittihat ver!” diye bir vefa eseri olarak bütün arkadaşlarınızı teker teker, isim be isim zikrediyor musunuz? Fahr için değil; ama misal teşkil etme adına söyleyeyim, ben zikrediyorum. Dua ederken hayal dünyamda her yeri dolaşıyor, herkesin adlarını teker teker yâd ediyor ve bunu yapmamayı kardeşlerime, arkadaşlarıma en büyük vefasızlık sayıyorum.

Evet, çocuğu olmayan çocuğum olsun diye, hastalığı olan hastalıktan kurtulayım diye Cenâb-ı Hakk’a hangi heyecan ve ıstırapla yalvarıyorsa aynı heyecan ve aynı ıstırapla; “Allahım! Kardeşlerimizin kalblerini te’lif buyur!” diye yüreğimizi çatlatırcasına yalvarabilmeliyiz. Kaldı ki bu noktada yapılabilecek şeylerin en basitidir dua. Bu fikre iştirak ediliyorsa ve hâlâ dua etme konusunda gevşek davranılıyorsa dilim varmıyor söylemeye; ama bu tavır -hâşâ- Cenâb-ı Hakk’ı umursamazlık anlamına gelir. Onu, onun meşiet ve kudretini umarsamama ona karşı saygısızlık demektir.

Fazla söze hâcet yok. Allah’ın bir insana vereceği en büyük nimetlerden birisi istemeyi vermesidir. O, bir insana istemeyi vermiyorsa, o zaman vermeyecek demektir.” (Kardeşlik ruhu)