ANALAR

Okuma Süresi 28 dkYayınlanma Pazar, Mayıs 10 2026
Paylaş
X Post
ANALAR


ANALAR


Bugün anneler günü.

Ne güzel hayatı analarla yaşamak

Yürekleri temiz, alınları ak

Duyguları bile haramdan uzak

Sıcak analar bilirim,” diyor Yavuz Bülent Bakiler.

Hayat kitabımın sayfalarını geriye doğru çevirdiğimde, öz anamın şefkatli gölgesinin yanına, ruhumu iyilikle emzirmiş iki müstesna kadının sureti düşer. Onlar, kan bağının ötesinde, kalbimin en mutena köşesinde "ana" sıfatıyla taht kurmuş vefa abideleridir.


Ağabeyimle Uşak İmam-Hatip Okulu’nda okurken, rahmetli Halit Dedemin gelini Dudu Yengem bize evinin kapılarını değil gönlünün saraylarını açtı.  O günün çetin şartlarında şehre gelmiş, yol yordam bilemeyen iki köy çocuğunun kahrını çekmek, çamaşırını yuyup yemeğini pişirmek, fedakârlığın en sessiz ama en görkemli resmiydi.

Henüz kendi evladı yokken, sanki tüm annelik birikimini bize boşaltırcasına üzerimizde bir tül gibi titrerdi. Dört koca yıl aynı çatı altında, aynı sofrada hemhâl olduk da gönül sarayımızda bir kıl kadar dahi incinmedik. Belki de bu hesapsız merhametinin bir mükafatı olarak Mevla, daha sonra ona pırıl pırıl evlatlar lütfetti. 

O bizim "ikinci anamızdı", biz ise onun karnında değil ama yüreğinde büyüttüğü evlatlarıydık.

Öğrencilik yıllarımızın bir diğer durağı, Sarayaltı Mahallesi’nin tozlu ama huzurlu sokaklarıydı.

Mahalle camisinde okuduğumuz ezanlar, kıldırdığımız namazlar bizi mahalleliyle bir aile yapmıştı; ancak Nazife Teyze’nin yeri bambaşkaydı.


O, mahallenin üzerine doğan bir iyilik güneşiydi. Yüzündeki ruhani güzellik, asil tabiatının ve bereketli ömrünün bir nişanesi gibi parlardı. Nedendir bilinmez, ona karşı kalbimde saf, temiz bir sevgi filizlenmişti. 

Oğlu Ahmet’le bize sık sık yemek gönderirdi. Ahmet ise o günlerde on yaşlarında, nurani yüz bir çocuktu. Çakır gözleri uçsuz bucaksız bir denizdi. Biz ona "Ceylan Gözlü Ahmet" derdik. Sürmeli, siyah gözleri ve masum çehresiyle, sanki annesinin o merhametli ruhunu bizlere taşıyan küçük bir elçiydi.


Sahurda o ağır yemek tepsisiyle kapımıza dayanır, “Annem, ‘onlar yemek yapamaz, aç oruç tutarlar’ dedi,” diyerek elindekini bize uzatırdı.


O yıllar Anadolu’nun üzerine çöken karanlığa karşı kandillerin birer birer yakıldığı yıllardı. Bediüzzamanlar, Süleyman Hilmi Tunahanlar, Mehmet Zahit Kotkular gibi sıradağlar misali heybetli duran; borana ve tipiye meydan okuyan o "fecir süvarilerinin" sessiz çığlıklarını ruhumuzun derinliklerinde hissediyorduk. Onlar, her mevsim gül yetiştirmenin sırrına ermiş gönül erleriydi.

Necip Fazıl’ın gür sedası, Hekimoğlu İsmail ve Şule Yüksel Şenler’in kaleminden dökülen ışık huzmeleri derken; asıl büyük yankı Ege’den geliyordu. Rüzgârla hareketlenen devasa ormanların ilahi nağmesini andıran o gür ses, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sesiydi.


O sese gitmek, o aydınlığa yönelmek istiyordum ama imkansızlıklar prangaydı ayağımda. 

Babam ve ağabeyimle yazın kavurucu sıcağında tuğla ocakları ile ekin tarlaları arasında mekik dokuyarak geçimimizi sağlamaya çalışıyorduk. Babam at arabasıyla köyden saman getirip yaz sıcağının altında mahalle mahalle dolaşırdı. Biz de arabanın peşine takılırdık. Saman satılınca babam parayı avucumuza bırakır, köye dönerdi.


İşte tam o noktada, Nazife Teyze’nin bereketli eli yine üzerimize uzandı. Bayram günü oğlu Ahmet’le gönderdiği elli lira, benim için sadece bir harçlık değil; yeni bir dünyanın anahtarıydı. Ağabeyimin kendi payından feragat edip "Haydi, sen git." deyişindeki o büyük fedakarlıkla birleşince, Hocaefendi’ye giden yollar önümde bir bir açıldı.


Nazife Teyze’nin gönderdiği o mütevazı bayram harçlığı, benim ‘’yaşatma idealine’’ doğru attığım ilk adımın yakıtı oldu.


Bir yaz günü Nazife Teyze evinin önünde otururken, elinde ve sırtındaki yüklerle bir kadının yaklaştığını görüyor. Kadının üzerinde alaca basmadan soluk bir elbise, başında beyaz yaşmak vardır. Kadın kan ter içindedir. Güneş kavruğu yüzü al al olmuştur sıcaktan. Sırtındaki erzak dolu heybe yetmezmiş gibi, ellerinde de ağır çantalar vardır. Peşinde ise altı-yedi yaşlarında gürbüz bir çocuk... 


Kadın tam hizasına gelince Nazife Teyze, hâline acıyıp sesleniyor

Kardeş! Kimsin, necisin bilmem ama bırak şu yükleri, gel biraz dinlen.”

O çilekeş kadın durup nefesleniyor.

 “Kardeş, nereye gidiyorsun bu ağır yükünle?” diyor Nazife Teyze.


Şurada, az ilerde oğullarım var. İmam-Hatip Okulunda okuyorlar. Onlara ekmek, erzak götürüyorum.”


O yaz sıcağının altında, terden beyaz yaşmağı yüzüne yapışmış, soluk elbiseli o kadın benim anamdır. Peşindeki o çocuk da kardeşim Hasan Can…


Ağabeyimle iki odalı bir evin tek odasında kalıyorduk. Diğer odasında iki işçi kalıyordu. Mutfak, banyo ortaktı. Biz o tek odanın kirasını bile zor ödüyorduk.

Bir gün Nazife Teyze bize geldi; pek sık gelmezdi.

Biraz üzgün olduğumuzu fark etti.

Ne oldu böyle size, Karadeniz’de gemileriniz mi battı?” dedi,

Bitişik oda boşaldı. Ev sahibi, Ya onu da tutun ya da çıkın.’ derse ne yaparız, nereye gideriz?” dedik.

Siz derslerinize bakın, ben ev sahibiyle konuşurum.” dedi.

Nazife Teyze, ‘’Nar yüzlü Ali’m’’ dediği ağabeyime, “Ali’m, ben öldüğümde namazımı sen kıldır.” derdi.


Sarayaltı Mahallesi’nin o dar sokaklarından ayrılalı tam elli yıl oldu. Kalbimde hâlâ o güzel insanların sıcaklığını taşıyorum. 

Bir daha o mahalleye geri dönsek; o sokakları, o ezan okuduğumuz camiyi, o tek odasında ağabeyimle geceler boyunca ders çalıştığımız evi, mahalle bakkalımız Ramazan Amca’yı, iyilik meleğimiz Nazife Teyze’yi, Ceylan gözlü Ahmed’i bulur muyduk?


Heyhat!


Sanırım Doğuda görev yaptığım yıllardı. 

Nazife Teyze’nin, affın ve mağfiretin merkezi olan Arafat’ta, o mukaddes toprakta son nefesini verdiğini duydum. Bu, ancak o asil ruhun hak edebileceği bir "hüsn-ü hatime" (güzel son) idi.

Ah ne güzel ne manalı ne ulvi bir ölüm!

Lakin "Ceylan Gözlü Ahmet" hep bir ukdeydi içimde. Avrupa’nın yollarında izini kaybetmiştim. Nihayet ağabeyim, yıllardır hasret kaldığı kızı Hatice’yi ve sevimli torunlarını ziyaret için geldiği bir Almanya seyahatinde Ceylan gözlü Ahmed’in izini sürmüş.

Bir bahar sabahı çalan telefon, yarım asır önce izini kaybettiğimiz Ahmed’i müjdeliyordu.


Telefonun dijital ekranı aydınlandığında karşımda duran, o eski Ahmet değildi. Zaman, acımasız bir ressam gibi yüzüne derin kırışıklıklar çizmişti. O sümbül saçlar, sanki büyük bir orman yangınından geriye kalan birkaç isli dal gibi seyrelmiş ve ağarmıştı.

 Ahmet’le, bize yemek taşıdığı, çamaşırlarımızı almadan gitmediği, toprak meydanda top koşturduğumuz günleri konuştuk.
Ahmet’in yüzünde, maziye duyulan o derin özlemin buruk tebessümü belirdi. "Hiç unutmadım o günleri
." dedi sesi titreyerek. "Ne o masum vakitleri ne de ruhuma dokunan sizleri.”


Ahmet’le yılların biriktirdiği hasretin gölgesinde uzun uzun konuştuk. Geçmişin o yaz rüyaları kadar güzel günlerini andık. Gözlerimizle birbirimize sarılarak ağladık. Hatıra yağmurlarında sırılsıklam olduk.

Ona annesinin asaletini anlattım: 

Annen, insanlığın affedildiği yer olan Arafat’ta, günahların döküldüğü o mukaddes meydanda ruhunu teslim etmiş.” dedim. “O, insanlığın anası Hazreti Havva’ya can olan kutsal topraklarda can vermiş. Bu her kula nasip olmaz. Annen seni çok severdi Ahmed. O, ahirette sensiz yapamaz. Ama ne olur, o büyük günde annenin işini kolaylaştır. Oraya hazırlıklı git ki kavuşmanız kolay olsun.”

Gözyaşları içinde söz verdi Ahmet: “Namazlarıma daha bir dikkat edeceğim.” dedi.

Bugün Anneler Günü...
Ve ben…
Üç annenin duasıyla büyüdüm.

Ben hâlâ onların şefkatinde yaşıyorum.

Şairin dediği gibi, “Ne güzel hayatı analarla yaşamak
Annelik sadece karında büyütülenlerle değil, yürekte büyütülenlerle de olur.

Tıpkı Firavun’un sarayında Hazreti Musa’ya kol kanat geren Hazreti Asiye gibi...

Başta beni o sıcak yaz günlerinde erzak taşıyarak büyüten azize anama; üzerimizde bir tül gibi titreyen, bizi evlatlarından ayırmayan Dudu Yengeme ve şimdi Mekke’de Cennetü'l Mualla’nın sinesinde uyuyan Nazife Teyze’ye, beni evlatlarından ayırmayan kayınvalideme ve bütün annelere binlerce rahmet ve minnetle... 


Onlar, şefkati bir elbise gibi değil, bir ruh gibi kuşanmış analardı. 

Ruhları şad, mekânları ilahi nurla dolsun. 

Tüm kadınların Anneler Günü kutlu olsun!