Birlik ve beraberlik için yollar ve yöntemler

Önceki yazıda, vifak (aynı müstakim çizgi üzerinde birleşme) ve ittifakın (birlik ve beraberliğin), tevfîk-i ilâhî (Allah’ın mü’minleri başarılı kılması) için pek mühim bir sebep olduğu üzerinde durulmuştu. Fethullah Gülen Hocaefendi, sürekli yazılarında ve sohbetlerinde bu önemli konuyu nazara vermekte, ayet ve hadislerle konuyu desteklemekte ve bu hususta yapılması gerekenleri detaylı olarak ele almaktadırlar:
“Kişi, mü’min kardeşinde kendine yakın olan ve asıl görmesi gereken hususiyetleri göremiyor. Mesela; ondaki imanı, imana ait hususiyetleri görmüyor da daha uzaktaki ve hiç de önemi olmayan kusurları görüyor, onları büyütüyor, daha önemli şeylerin yerine onları koyuyor. Ayrıca, arkadaşında görüp kusur ve hata saydığı şeyler çok defa kendisine göre kusur ve hata oluyor, Kur’ân’a ve sünnete göre değil.
Müslümanlar bazen oluyor ki; birbirlerine bir dönem Müslümanlığın belini büken Karmatîler’e etmedikleri buğzu ediyor, kini güdüyorlar. Hâlbuki vifak ve ittifak tevfîk-i ilâhîye sebeptir. İrade ile, aynı çizgide olma ve bir saf teşkil etme gayreti yoksa, semanın bereketi ve Allah’ın muvaffak kılması gibi bir nimeti beklemek beyhûdedir. Tevfik isteniyorsa bunun fiili duası ittifaktır. Biz hikmetini anlamasak da muvaffakiyet, vifak ve ittifak sebebine bağlanmıştır.” (Kardeşlik ruhu)
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, İhlas ve Uhuvvet Risaleleri ve lahika mektuplarında Bediüzzaman Hazretlerinin formüle ettikleri hususları da nazara alarak çok detaylı bir işçilikle ortaya koyduğu, vifak ve ittifakın sağlanması için takip edilmesi gereken yollar ve yöntemler ile devam edelim…
Müslim ve Tirmizî’de geçen “Canım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız!" hadisi şerifinde, imanın gerçek bir işaretinin birbirlerini sevmek olduğu anlatılmaktadır. O halde bunu elde edebilmek için insanın buna mecbur tutacak kayıtlarla kendini bağlaması önemli bir yol olacaktır:
“Asıl ubudiyet, işlene işlene tabiatın bir parçası haline gelen ubudiyettir. Mü’min kardeşlerimizle uyum meselesini de temrinat yapa yapa fıtratımız haline getirmeliyiz. Hatta “kardeşiyle uyum içinde çalışmaya” yemin eden zannediyorum sevaba girer. Yeminini bozarsa altmış gün oruç tutsun, zorlasın kendini. O güzel haslet fıtrat haline gelinceye kadar böyle bir şeyle bağlasın nefsini. Bir koruluğun sık ağaçları gibi, şuursuz ve iradesiz dalların, yaprakların bir arada olmasındansa, irade ile nefsin içimizdeki ihtilaf temayüllerini bastıra bastıra bir arada yaşamaya ve uyum göstermeye çalışmak yeğlenmelidir. Çünkü, insanın en önemli yanlarından birisi iradesidir.” (Kardeşlik ruhu)
Çevremizle olan ilişkilerimizde uyumlu olmalı, onlarda tepki doğuracak veya dışlanmaya yol açabilecek davranışlardan uzak durulmalıdır. Yani insanlardan bir insan olma prensibiyle hareket edilmelidir:
“Çevremizle münasebetlerimizde egoist, bencil olmamalıyız. “Her şeyin en iyisini ben bilirim”, “Herkes bana uymalı” şeklindeki tavırlar uyumu, vifak ve ittifakı zedeler. Hatta bunlar söylenilmeden hissettirilse dahi zedeler. Ben böyle anlayışa sahip çok insan gördüm ki kırk sene boyunca hiçbir başarı ortaya koyamamıştır. Dıştan bakıldığında dâhi gibidir, ülkeler fethedecek gibi durur; ama hiç kimseyle uyum sağlayamadığı için hep havanda su döver. Onun için çevremize karşı duygu, düşünce ve tavırlarımızda dikkatli olmalı; mesela, “Nurlar”ı okuyorken bile başkasına bir şey anlatma mülâhazası ile değil, kendimize nasihat ediliyor edasıyla okumalıyız. Ayrıca, Allah (celle celâluhû) bizi böyle güzîde arkadaşlarla tanıştırmış, bu nimetin kadrini bilmek gerekir. Eğer bu nimet bilinmez ve şükrü eda edilmezse nankörlük olur, küfran-ı nimet olur.” (Kardeşlik ruhu)
“Başkaları için yaşama ruhu” ve “îsar ruhu”nun (kardeşlerini kendine tercih etme) bir gereği olarak birlikte yaşama ahlâkı geliştirilmelidir. Bu da her zaman onların içerisinde bulunma, dertleriyle dertlenme, sevinçlerini paylaşma ve herkesi aziz tutmakla mümkün olur:
“Îsar ruhunu yaşatmak lâzım. Başkalarının hissiyâtıyla, başkalarının ihtiyacıyla kendimizi doğrudan mesul görmeliyiz. Yanımıza gelen her insana, ihtiyacını giderme adına aç mı, açık mı, istirahati mi gerekiyor, sormalıyız, yedirmeliyiz, içirmeliyiz. Bu duygu çok önemli. Ama maalesef, pek çok insanda “başkaları için yaşama ruhu”nu tam mânâsıyla göremiyorum. Bu da beni çok üzüyor. Sofradasın, arkadaşının önünde ekmeği yok, sofraya uzak kalmış, kimsenin bunu görememesi beni pek üzüyor.
Bir de bizimle beraber çalışan, hizmet veren elemanları soframızdan ayrı bırakmak, onlarla aynı sofrayı paylaşmamak doğru değildir. Bize düşen, insan olarak herkesi aziz bilmek ve aziz tutmaktır. Ayrıcalığa düşmek bizim ahlâkımızla, peygamberî ahlâkla bağdaşmaz.
Ayrı mekânlarla, ayrı makamlarla, ayrı imkânlarla kendinizi insanlardan ayırmayın. İnsanları küçük görmeyin. Ne iş yaparlarsa yapsınlar, herkesi aziz bilin, aziz tutun; yemeğinizi, sofranızı onlarla paylaşın. Farklı muamelelere girmekten sakının. “Fâni dünya” demek kolay; fakat onun fânî olduğunu hissetmek çok zordur. Rabb’im hissettirsin.” (Kardeşlik ruhu)
Aslında, dinimizin bütün emirleri bu birlikte yaşama ahlakını gerçekleştirmeye ve bir ruh birliği oluşturmaya yöneliktirler.
“Mesela, namaz bizi günde beş defa birlik kubbesinin altında bir araya getirir. Önce gelen önde durur, sonra gelen arkada… Bazen arzu etmediğimiz bir insanla yan yana namaz kılma mecburiyetinde kalabiliriz; fakat orada kavgaları, küskünlükleri unuturuz. Saf tutarken topuklarımız, dirseklerimiz birbirine değer, omuzlarımız birbirini zorlar. Kollarımızı yanımızda duran insanın hatırına biraz içeriye çekeriz. Alnımız seccade ile öpüşürken, kollarımız da kardeşlerimizle sarmaş dolaş olur… Diğer bir kardeşimizin kokusunu duyarız, o da bizim kokumuzu duyar. Rahatsız olacak yanlarını görürüz, o da bizim rahatsızlık verecek yanlarımızı görür. Bütün bunlar, yanında durduğumuz şahısla aramızda manen bir kısım iç ittisaller (temas, yakınlık), iltisaklar (birleşme) meydana getirir. Yani bizim fark edemeyeceğimiz ruh iltisakı, kalb ittisali olur. Fakat en azından, yanımızda duran insanın, kaçacağımız, uzaklaşacağımız birisi olmadığı hissi meydana gelir gönlümüzde.
Sahuru ve iftarıyla, maddî mânevî güzellikleriyle bütün inananlarla beraber neşvesini duyduğumuz ramazan orucundan; fakir zengin arasındaki çok önemli bir köprü olan zekâta; ondan da kendi beldemizdeki mescidimizin büyümüş hali olan Mescid-i Haram’da daha büyük cemaat halinde dünya insanlarıyla bir araya gelme, ayrı ayrı renk ve ırktan insanlarla aynı mescidin kubbesi altında toplanma, aynı çadırın altında bulunma, Metâf’ta beraber yürüme, Kâbe’yi omuz omuza tavaf etme, mes’âda yan yana koşma, beraberce Zemzem Kuyusu’na inme, tanımadığımız bir kardeşimizin kullandığı tası kullanma, onun su içtiği musluktan içme birlik ve beraberliğini hâsıl eden hacca kadar bütün ibadetlerimiz bizi beraber yaşamaya çağırmakta ve alıştırmaktadır. Evet, İslâm’ın temel disiplinlerindeki espri kavranacak olursa, yolların hep vahdeti gösterdiği, birlik ve beraberliğe işaret ettiği anlaşılacaktır.” (Kardeşlik ruhu)
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

PROF. DR. OSMAN ŞAHİN

SAFVET SENİH

ERTUĞRUL İNCEKUL

ABDULLAH AYMAZ













