Cezaevinde kanser olan KHK’lı imam Ömer Alaca son yolculuğuna uğurlandı

imam Ömer Alaca, cezaevinde yakalandığı kolon kanseri nedeniyle hayatını kaybetti.
Van’da görev yaparken 1 Eylül 2016’da yayımlanan kanun hükmünde kararname (KHK) ile ihraç edilen imam Ömer Alaca (42), cezaevinde yakalandığı kolon kanseri nedeniyle dün gece saat 02.00 sularında hayatını kaybetti. Tahliye olduktan sonra kalın bağırsağı alınan Alaca, bir süredir Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde tedavi görüyordu.
Hizmet Hareketi'ne yönelik soruşturmalar kapsamında 16 Şubat 2018’de gözaltına alınan ve 6 yıl 3 ay hapis cezası verilen Alaca, Van Cezaevi’nde kaldığı 502 gün boyunca sağlık sorunları yaşadı. Tedavisinin geciktiği belirtilen Alaca, kanser dördüncü evreye ulaştıktan sonra tahliye edilmişti.
Üç çocuk babası olan Alaca’nın cenazesi, Eski Kale Mezarlığı’nda toprağa verildi.
GÖZALTINDA KÖTÜ MUAMELE, DAYAK, DARP
Ömer Alaca, Ağustos 2024’te KHK TV’ye verdiği röportajda gözaltı sürecinde kötü muamele gördüğünü anlatmıştı. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası süreçte ihraç edilen ve haksız yere suçlanan bir imam olan Ömer Alaca, yaşadığı derin travma, hayal kırıklığı ve dünya görüşündeki değişimi anlatmıştı.
Üyelik suçlamasıyla mesleğinden ihraç edilmesi ve sonrasında yaşadığı haksız gözaltı, dayak, hapis ve sosyal dışlanma deneyimlerinin, devletin adalet mekanizmalarına, toplumun -özellikle dindar kesimin- empati yoksunluğuna ve kendi dini inançlarını sorgulamasına yol açan bir zihinsel dönüşüme yol açtığını vurgulayan Alaca, 16 Şubat 2018’de gözaltına alındığını ve 11 gün gözaltında kaldığını belirtmişti. Alacak, “Yıllarca dua ettiğim polislerden dayak yedim. Bizi koruduklarını düşündüğümüz insanlardan hakaret ve tehdit gördüm. Büroda çömeltilip dövüldüm. Bu benim için büyük bir hayal kırıklığıydı.” ifadelerini kullanmıştı.
KHK’lı imam Ömer Alaca, KHK TV’ye verdiği söyleşide, gördüğü darp ve işkenceleri anlatmıştı.
ER ALACA’NIN DİLİNDEN KENDİ HİKÂYESİ
KHK’lı İmam Ömer Alaca’nın KHK TV’ye verdiği söyleşide öne çıkan bölümler şöyle:
Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde 12 yıl imamlık yaptım. Van’ın Erciş ilçesinde çalıştım 12 yıl. Son 6 ay da burada görev yaptım. 2016 darbe sonrası 672 KHK ile ihraç oldum. İhraç gerekçem, ‘F...’ üyeliği… Darbeden bir buçuk ay sonra, 1 Eylül 2016’da ihraç oldum. Bir buçuk yıl sonra gözaltına alındım. Yine akabinde on bir gün gözaltında kaldım. Beş yüz iki gün cezaevinde kaldım. Beş yüz iki gün cezaevinde kaldım. Tahliye olduktan sonra da üç ayda ev hapsi yaşadım. Ayakları kelepçeli hem de. Şimdi de Van’da sanayide bir şirkette muhasebecilik yapıyorum. Yaklaşık iki yıl oldu.
GÖZALTINA ALINAN HER İNSANI SUÇLU ZANNEDERDİM
Evet, hiçbir zaman böyle bir şey düşünmedim. Gözaltına alınan, tutuklanan her insanı suçlu zannederdim. Ancak ben de bu suçlamalara maruz kaldıktan sonra, demek ki hiç kimse güvende değil. Dışarı ile cezaevi arası veya suçsuzluk ile suçluluk arasında çok da bir mesafe yok. Çünkü 12 yıllık imamlık hayatımda öncesinde imam hatip okudum, ilahiyat okudum. Hep iyiliği önceledim, iyiliği çoğaltmaya çalıştım. Zaten dinin emirleri de budur. İyi ve kötü arasında siz iyi olun, iyiliği arttırın, güzel değerleri insanlara anlatın. İslam tarihinde de hem Kur’an’ımızda, kitabımızda hem de hadis-i şeriflerde, sünnetlerde hep iyilik öncelendiği için biz de bunu anlattık. Ancak gelinen noktada bakıyorum ki en suçsuz insan bile belli bir zamandan sonra siyasi atmosfere göre suçlanıp cezaevine girebiliyor. Hiçbir delil olmadan, delil üretilerek, bizim durumumuz da bu.
KİMSE İŞ VERMEDİ, DERDİMİZİ KİMSEYE ANLATAMADIK
Bir buçuk yıl boşta kaldım. Kimse de iş vermedi. Aslında çok da bocaladık. Ne olacağını bilemedik. Belki suçsuzluğumuz ispatlanır, tekrar görevimize geri döneriz. Başka işlere başvurduk. Başka mesleklerde bilmediğimiz için kimse bizi almadı. Ve belli bir yaştan sonra da her iş yapılmıyor. Bundan dolayı bir buçuk yıl boşta kaldım. Çok sıkıntılar yaşadık maddi olarak. Çünkü dediğim gibi imamlık yaptığımız süreçte vazifemizi en iyi yapmaya gayret ettik. Ekstradan işler yapmadık. Başka meslekler edinmedik. Maddi olarak, manevi olarak çok sıkıntı yaşadık. Çok yoksulluklar yaşadık. Ancak kimseye de bunu izah edemedik. Derdimizi kimseye anlatamıyoruz. Çünkü toplum nezdinde devlet erkanının öyle bir taarruzuna maruz kaldık ki bunlar öcü, yani korkunç bir ifadeyle bizi vasıflandırıyorlardı. İnsanlar bizden kaçıyorlardı. Hatta bir örnekle anlatayım müsaadenizle. Vazife yaptığım yerde yaşlı, yaşı başı geçmiş bir imam vardı. İhraç olduğum dönemde Van’da bir hastanenin önünde karşılaştık. Yanına gideyim, belki ailesi hastadır, yardımcı olabilir miyim? mülehazasıyla yanına yaklaştım. Selam verdim. Ellerimiz böyle iç içe, musafahalı halde. Neredesin? Van’da mısın? Siz neredesiniz? diye sorarken ben dedim ki Van’dayım şu an. Hangi camide? diye sordu. Ben de ihracım dedim. Ellerimiz hala iç içe. İhracım dediğim an sağına baktı, soluna baktı ve elimi bırakıp beni bir tarafa iteledi, kendisi başka bir tarafa. Yani bizi en yakından tanıyan insanlar bile yüzünü dönüp gitti.
GÖZALTINDA DARP, İŞKENCE
Önceden dediğim gibi uzun zaman bir iş yapamadık. Ancak geri dönme hayalleri suya düştüğü için ve bu mesele uzun zamanlar sürecek diye düşündüğümüz için bir yerden tutunmak lazım hayata dedik. Nihayetinde iki çocuğum vardı, üçüncü çocuğum doğacaktı. Pazarlarda sebze, kayısı, sarımsak satmaya çalıştık. Babadan, dededen kalan bir meslek vardı, arıcılık. Kayınbiraderim bu işi yapıyordu. Ben de kısmen, hasbelkader ona yardım etmeye çalıştım. Bal alıp sattım. Şimdi ise sanayide çalışıyorum. Ancak bu pazarlarda çalıştıktan sonra bir buçuk yıl gözaltına alındım ve bir buçuk yıl cezaevinde kaldım. Ekstradan da bir iş yapmadım. 16 Şubat 2018’de gözaltına alındım, 11 gün… Gözaltında da yıllarca dua ettim. Bizi koruyorlar, bizi kötülükten alıkoyuyorlar dediğimiz polislerden dayak yedim. Hakaretler işittim. Polislerin bürosunda, KOM’da çömeltilip Dayak yedim, kulaklarımdan çekildi, değerlerime küfredildi. Ve bu çok büyük bir hayal kırıklığı oluşturuyordu. Çünkü çocuğumun elinden tutup çarşıda, pazarda gördüğüm polisleri, oğlum bu insanlar bizi koruyorlar, onlara dua edelim deyip telkinde bulunurdum. Ama bir gün bu insanlardan dayak yiyeceğim, hakaret işiteceğim, bir terörist muamelesi göreceğimi hiç düşünmezdim.
SAVCI DOĞMAMIŞ ÇOCUĞUM İLE TEHDİT ETTİ
Gözaltında 11 gün kaldıktan sonra savcılığa çıkarıldım. Savcılıkta polisleri şikâyet edecektim. Bir polisin veya polislerin kimseyi dövme, sövme, hakaret etme hakkı yok şikâyetinde bulunacakken savcı bana dedi ki: “Ömer, senin çocuğun doğacakmış, doğru mu?” Ben de, “Evet savcı bey, 15 gün sonra Allah izin verirse çocuğum doğacak.” dedim. Bana söylediği şey aynen şu: Bazen kendi kelime tekrarlarım ki ne eksik ne fazla söyleyeyim. “Ömer, sen çocuğunun doğumunu göremeyeceksin. Büyüdüğünü de göremeyeceksin.” Ve bu bir ağır ceza savcısı. Yıllarca yine adliyeler önünden geçerken kendi kendime imam olduğum için dilimizden dökülen hep iyi sözler. Ya Rabbi, böyle yerlerde adaleti tecelli ettir. Ancak geldiğim noktada adaleti dağıtmakla sorumlu insan bana doğmamış çocuğum üzerinden beni tehdit ediyor ve sen çocuğun doğumunu göremeyeceksin, büyüdüğünü de göremeyeceksin dedi ve mahkemeye sevk etti. Mahkemede tutukluluk kararı verdi ve beni cezaevine gönderdiler. Cezaevine gidene kadar da uzun bir, bir saatlik yol. Orada da polisler, aynı polisler yine tehditlerle taciz ettiler.
HİÇBİRİ TERÖRİST DEĞİL
302 gün kaldım. Tabii insan orada tek başına yaşayamıyor. Herkeste diyalog kurmak ihtiyacı hissediyor. Orada sizin için bir terörist yok, evet. Oraya terörist doldurulmuş tırnak içerisinde ama orada sizin nazarınızda hiçbir terörist yok. Çünkü bakıyorsunuz herkesin cezaevine atılma nedeni aşağı yukarı sizin gibi; öğretmenlik yapmıştır, doktorluk yapmıştır, savcılık yapmıştır, askerlik yapmıştır. Tanıdığımın tamamı Anadolu’nun garip, fakir, ancak okumuş ve belli bir meslek sahibi olmuş insanlar. Yani böyle cani, canavar kimse yok. Tanıştıkça da bu insanların hakikaten ne kadar vatanını, milletini sevdiğini, değerlerine aşık olduğunu, işinde gayret sahibi olduğunu gördükçe insan bir daha kahroluyor. Demek ki tesadüfen olan şeyler değil, bu insanlar bilerek harcanmış. Demek ki bu insanlar birileri teker teker bunları fişlemiş ve bunları vatana, millete, devlete hizmetten alıkoymak lazım, uzaklaştırmak lazım diye herkesi cezaevine atmışlar.
BİR İMAM OLARAK DİNDARLARA BAKIŞIM DEĞİŞTİ
Cezaevi insan için evet görünüşte çok kötüdür ama hayatı anlamak için aslında çok lazım, herkese lazımdır. Cezaevindeyken hele bu olaylar başımıza geldiğinde bir anda düşmanlaştırıldık. Cezaevine girdik. Bütün bu süreç insanın hayata, insanlara, insanlığa, bizim için ise Müslümanlara bakışı değiştirdi. Biz mesela mütedeyinler Müslümanların iyi olduğunu, farklı görüşteki insanların kötü olabileceğini düşünürüz, düşünürdük. Solcular tu kaka, bir kısmını Kürtçüler, bir kısmını Ateistler, bir kısmını Komünistler” diyen yaftalılardı. Karşı tarafında bu yafta da var ama yaşadığımız bu süreçte bize en çok mesafeli duran dindarlardı. Bizi çok iyi tanıyanlardı. Hayatımızın beraber geçtiği insanlardı. Beraber imamlık yaptığımız, sohbet yaptığımız, dini dersler, dini sohbetler yaptığımız insanlardı. Ancak bu süreçte hiçbirisi ya geçmiş olsun, ben seni tanıyorum, ben sana kefilim demedi. Ancak şuradan örnek vereyim. İslam tarihinden Abdullah bin Selam, Yahudi alimi, sordukları zaman Peygamber aleyhisselamla alakalı, o diyor ki benim çocuğum benden olmayabilir. Emin değilim bu konuda ama öteden beri Peygamber aleyhisselamın, Hz. Muhammed’in vasıflarını biz kitaplarımızda bilirdik. Tamamıyla örtüşüyor. Yani bizim çevremizdeki insanlar bizi tanımıyor mu? Hepsi de tanıyor. Bizden emindirler. Asla kötülük yapmayacağımızı, asla devlete, vatana, millete düşmanlık yapmayacağımızı biliyorlar. Ancak o günkü siyasi konjüktürde ne kadar uzak durursak daha iyi olur. Ki böyle de korkutulmuşlardı, belki biz de mesleğimizden, ekmeğimizden oluruz korkusuyla… Ancak zaman geçtikçe bize geri dönüyorlar. Hakkını helal et, özür dileriz. O gün korktuk.
O YUMUŞAK BAŞLILIĞIMIZ GİTTİ
Ancak biz de eski insanlar değiliz. O yumuşak başlığımız gitti. İçimizde bir kin, içimizde bir nefret, bir soğukluk hem topluma karşı, ne yazık ki devlete karşı, ne yazık ki dindarlara karşı… Bu süreçten Dindarlar bizden uzaklaşırken, en yakın gördüklerimiz bizden uzaklaşırken o uzak gördüğümüz cepheden, solculardan, yine tırnak içerisinde belki yanlış bir ifade ama Kürtçülerden bize gelip ya hukuki konularda, maddi manevi ne sıkıntıların varsa sana yardımcı olalım dediler. Bundan dolayı da cezaevinde bunu düşünme fırsatı oldu. Oradaki yine siyasi suçlular veya suçlardan yargılananlarla muhabbet ettik. Onların da öyle kötü olduklarını görmedik. Veya ben şu kötülüğü yaptım, şu suçu işledim değil… Ben şu insanlarla birkaç şeyle beraber bir araya geldim. Bir anda bastılar ve beni cezaevine attılar. Yedi yıl, dokuz yıl, on yıl ceza verdiler diyorlar ve baktığımız zaman dosyalarında da aşağı yukarı aynı şeyler. Yani ben hangi suçlarla suçlanmışsam onlar da aşağı yukarı aynı suçlar. Demek ki onlar da suçlu değil veya masum olma ihtimalleri çok yüksek.
YAPILAN İYİLİKLERİN CEZASI CEZAEVİ
Ve şimdi gelinen noktada ben bir hayal kırıklığı yaşıyorum. Asla altı yıl öncesindeki görüşlerim aynı değil. Tabiri caizse zihni bir evrim geçiriyorum. Dindarlara karşı, Müslümanlara karşı, topluma karşı zerre kadar bir sevgim, bir güvenim yok. Mahkemede de hakime söyledim ağır ceza reisine… Bütün yaptığın iyilikler cezası cezaevine girmek. Bundan sonra asla kötülük yapmayacağım ama artık iyilik yapar mıyım yapmaz mıyım bilmiyorum. Her cuma hutbenin sonunda biz imam hatipler kolayına kaçarak -lafzi anlamda söylüyorum- muhakkak ki Allah adaleti, iyiliği, akraba yardım etmeyi emreder deriz. Bu çok basit detaya indirgemeden söylendiği zaman milletin de cemaatin de hoşuna gidiyor. Hiçbir şey anlamadan onlar da biz de camiyi terk ediyoruz. Ancak onun açıklaması zannediyorum şöyle olmalı. Muhakkak ki Allah nerede olursa olsun, hangi ortamda, hangi şartlarda olursa olsun, ister bir davada, ister iki kişi arasındaki anlaşmazlıklarda, hukuki meselelerde, adaletli olun, adalete taraf olun, doğruyu söyleyin. Başınıza bir bela gelse dahi, aleyhinize bir sıkıntı olsa dahi siz adalete taraftar olun dememiz lazım. Ancak gelinen noktada Kur’an’ı bildiğimizi iddia ediyoruz, dindar, mütedeyyin olduğumuzu iddia ediyoruz ancak Allah Kur’an’ın hükümlerinin çoğunda sosyal hayattan bahseder. Sosyal hayatın düzeninde, insanların birbirine karşı olan vazifelerinde, daima iyilik yapmamız gerektiğinde, haksızlığın karşısında olmamız gerektiğine dair telkinatta bulunur. Ancak bakıyoruz maalesef İslam toplumlarının çoğunda yok, yakinen de yaşadığımız meselelerde de yok. Bakıyorsunuz ki yıllarca başörtüsü sıkıntısını gördüm, hatırlıyorum. Ben o zaman imam hatip mezunu okuyordum. O zaman protestolarda olan insanlar, yani başörtüsünü savunan kadınlar, erkekler şimdi bakıyorsunuz zulmün tarafını tutuyor. Şu an kimse KHK’lılara bakıp da siz bunlara zulm ediyorsunuz. Kim kötülük yapmışsa, kim devlete başkaldırmışsa, kim darbe yapmışsa bunları cezalandırın. Bir imamın, bir öğretmenin, bir ev hanımının ne suçu var demiyorlar. Bunu diyen bir iki kişi var. O da bir tanesi şu an cezaevinde ve söylediği hakikatlerin, söylediği ve yerine getirdiği Kur’an hükümlerinin cezasını fazlasıyla çekiyor. İsmi de Alparslan Kuytul.
YALNIZ ŞU EKSİKLİĞİMİZ VARDI
Biz imamlar olarak tabi peygamberlerin hayatını okuduk. Hassaten peygamber aleyhisselamın hayatını, sahabe hayatını okuduk. Bunları hem yaşamaya gayret ettik elimizden geldiğince hem de muhatabımız olan cemaate anlatmaya gayret ettik. Yalnız şu eksiğimiz vardı. Yaşamayan bilmez. Biz yaşamadığımız için o çekilen sıkıntıları, o peygamberlerin ve sahabelerin, ondan sonra gelen tabiinlerin ve İslam alimlerinin sıkıntılarını yaşamadığımız için rahat rahat dilimizden dökülüyormuş. Rahat rahat, ızdırabı çektikçe, sıkıntıyı çektikçe, yaşadığımız şeyleri, anlattığımız şeyleri yaşadıkça mesele tamamlandı. Demek ki peygamberler hiçbirisi hikaye, bir hayat yaşamamışlar. Hepsi ızdırap, hepsi hakaret işitmişler. Hepsi içinde bulunduğu toplumda yaşadığı, söylediği hakikatlerden dolayı, toplumu düzelteyim derken aslında toplumu bozmaktan dolayı nemalanan insanlar hep karşı gelmişler, hep onları zindanlara atmışlar, hep bulundukları memleketlerden onları kovmuşlar. Biz de bu süreçte anlattığımız şeyleri yaşadığımız için, Kur’an-ı Kerim’de mesela cezaevinde ben üç defa Kur’an’ı baştan sona anlamını okudum. Aşık oldum tabiri caizse. Evet dışarıda da okudum anlamını. Ancak içeride okuyunca yine İslam alimlerinin hayatını orada okuduk. Yine bahsettiğimiz ayeti ben söyleyeyim. hepimizin ekmek kadar, su kadar, hava kadar adalete ihtiyacımız varmış. Ondan dolayı az önce bahsettiğimiz hutbelerde okuduğumuz… Muhakkak ki Allah nerede olursa olsun adaleti olmanızı yakınlarınıza, akrabalarınıza, fakirlere, yoksullara yardım etmenizi emreder. Bir de Kur’an-ı Kerim’de çok var, hadislerde çok var. Siz yerdekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin. Ben hayatım boyunca yapabildiğim kadarıyla hep merhamet etmeye çalıştım. Bunu söylemek ne kadar uygun olur bilmiyorum ancak yeminle söyleyebilirim. Eskiden sigara içerdim. Dağda bile izmaritimi cebime koyardım aman doğaya zarar gelmesin. Yeşilliklere dahi basmamaya gayret ederdim. Niçin? Ben yaşayayım da anlattığım şeyler tesirli olsun diye.
HAYATIM BOYUNCA İYİ İNSAN OLMAYA ÇALIŞTIM
Zannediyorum Avrupa’nın en uzun üçüncü caddesinin sonu. İskele Caddesinin sonu. Karşımızda gördüğünüz Sübhan Dağı. Bu kötü süreçten sonra yakın çevremin çoğunun namaz kılmakla beraber -dinden özür dileyerek- dindarlardan, dincilerden, siyasal islamcılardan uzaklaştığını görüyorum. Çünkü camilere girdiğimiz zaman açık ve örtülü siyasi propagandalar yapılıyor. Yani imam içindekini gizli tutamıyor, dışarı yansıtıyor, dışarı atma ihtiyacı hissediyor. Toplumun çoğu da farklı anlayışlardan, farklı siyasi iklimlerden, farklı kültürlerden geldiği için buna şiddetle karşı çıkıyor. Bundan dolayı camiye gelmeyen çok arkadaşım var, çok çevrem var. Camiden soğuduk, dindardan soğuduk. Evet ben Allah’ın emri olduğu için camiye giderim, Cuma’nın farzını kılarım ancak imamların bir kısmı, malum dinimize göre bir insan birisine sen kafirsin dediğinde eğer karşıda kafir diyorsa kendisi kafir olur. Şimdi imam bana terörist diyor, kafir diyor, vatan millet düşmanı diyor. Bundan dolayı belki de imamın kendisi dinsiz kalmış oluyor. Bundan dolayı cuma namazını kıldıktan sonra öğle namazının fazlını tek başıma kılıyorum ve camiden öyle çıkıyorum. Tesbihat da yapmıyorum. Vakit namazlarında çoğunlukla camiye uğramam. Bunun nedeni de bize yapılan kötülük ve bu kötülüğe kimsenin ses çıkarmayışı.
UMUTSUZ OLMAZ, DİNİZİMİN EMRİDİR
Geleceğe dair umutlarım yok. Müslüman umutsuz olmaz, ümitsiz olmaz. Bu dinimizin bize telkinidir. Ancak bu böyle devam etmez. Hiçbir zulüm ila nihaye devam etmez. Ümit var olmakla ümitsizlik arasında gidip geliyoruz. Neden? Çünkü uzun sürdü bu zulüm. Etten ve kemikten yaratılmışız. Çevremiz kendi hayatlarını yaşarken biz bir sürü sıkıntıyla baş başayız. 6 yıl, 7 aylık cezam var. Yatarım 3 yıl. Bu iklimde eğer cezam onanırsa 3 yıl daha cezaevine gireceğim. Küçük çocuklarım babasız büyüyecekler. Eşim hayata nasıl devam edecekler, nasıl tutunurlar. Biliyorsunuz zaman kötü. Çocuklar çevreden çok etkileniyorlar, sosyal ortamdan çok etkileniyorlar ve onlara sahip çıkacak da kimse yok ne yazık ki. Bundan dolayı ümitsizim. Ancak zulüm devam etmez. İlla zulüm bir gün bitecek ve biz masumiyetin verdiği keyifle gururla, şerefle… Çünkü kendimle beraber tanıdığım bir sürü mağdur hepsi de toplumun iyi insanlarıdır. Kötü niyetlileri değil, kötü iş yapmış insanlar değil. Kimse kötülük etmeyecek insanlar değil, kötülük edecek insanlar değil. Bir şekilde hayata tutunacağız. Bu iklim devam etmez, zulüm devam etmez. Zulüm ile abad olmayacaklar, diyorum. Allah’ın izni ile güzel günleri çocuklarımızla beraber göreceğiz. Ümitvarım.
BİR DAHA İMAM OLMAK İSTER MİYİM?
Açıkçası imam olmak ister miyim onu bilmiyorum. Net değilim. Niçin? Çünkü beni en çok tanıyan insanlar çevrem hitap ettiğim insanlar hala irtibatım var. Ancak arayıp da ya hocam geçmiş olsun biz seni tanıyoruz demediler. Bir kişi Hocam ben sana güveniyorum demedim. Bundan dolayı görevime dönersem imamlıkla devam eder miyim bilmiyorum. Çünkü artık o aşkla o şevkle vazifemi yapamam. İmamlık yaptığım dönemde ben 20 yaşında başladım vazifeme. Öyle alelade bir imamlık yaşamadım. Küçük bir mahallede çalıştım. Çocuklarla ayrı ilgilenirdim. Gençlerle ayrı ilgilenirdim. Yaşlılarla ayrı ilgilenirdim. Ev ev dolaşırdım. Telefonumu onlara verirdim. Bir ihtiyacınız olursa mutlaka bana söyleyin. Yardımcı olmaya çalışırım derdim. Ki ben sadece imamlık da yapmadım. Öğrencilere caminin içerisinde masalar kurdum. Türkçe dersleri, matematik dersleri, fen dersleri, sosyal dersleri… onları da vermeye çalıştım. Çocuk öğrencilerimin çoğu mesela şu an doktor var, polis var, öğretmen var, hala muhabbetimiz devam ediyor. Dolayısıyla döndüğümde aynı aşkla aynı şekilde çalışır mıyım bilemiyorum.
•
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

PROF. DR. OSMAN ŞAHİN

SAFVET SENİH

ABDULLAH AYMAZ

NUMAN YILMAZ YİĞİT












