Hayatı süzerek yaşama

Ortaokul öğrenciliğinden itibaren, Dr. İsmail
Büyükçelebi Abinin, hocası olan Fethullah Gülen Hocaefendi ile ilgili YouTube
kanalında hatıralarını dinlemiştim.
Türkiye’de iken Hocaefendi ile beraber, bir şehirden
bir şehre giderken mola verirler. Orada otururken bir arkadaşımız ağacın bir
yaprağını koparır. Hocaefendi; “O yaprağı niçin kopardın, bir şey mi
yapacaksın?” diye sorduğunda, arkadaşımız da; “Hayır efendim, öylesine
kopardım.” der. Bunun üzerine Fethullah Gülen Hocaefendi; “Sana lazım olmayan
bir şeyi niçin koparırsın ki? Onun ekolojik dengede kim bilir ne gibi bir
fonksiyonu var. Allah hiçbir şeyi boşuna yaratmamıştır. Bizim de bu ekolojik
dengeyi bozacak asla hiçbir davranışımız olmamalı.” dediğini anlatmıştı.
Sertlikten uzak ama bir nezaketle, “Niçin onu
koparıyorsun?” sorusu, basit bir uyarı değildir. Varlığa saygının, emanet
bilincinin ve “zarar vermeme” ahlâkının özetidir. Hocaefendi’ye göre ağaç,
yaprak ve tabiat; sessiz ama hak sahibi varlıklardır. Onlara gerekçesiz
müdahale, insanın sorumluluğuyla bağdaşmaz. Bu küçük hadise, Hocaefendi’nin
düşünce dünyasında merhametin sadece insana değil, tüm mahlûkata yönelen bir
hassasiyet olduğunu; eğitimin ve irfanın da en çok bu incelikte kendini
gösterdiğini anlatır. Bu soru, yasaklayıcı bir sertlik taşımaz; fakat
muhatabını, yaptığı işin gerekçesiyle yüzleştirir. İhtiyaç yoksa meşruiyet de
yoktur. Tabiat, insanın keyfî tasarrufuna açık bir alan değil, emanet
bilinciyle yaklaşılması gereken canlı bir bütündür.
Ayrı bir zaman diliminde de, 1970’li yıllarda, yaz
tatilinde, öğrencilerin dinlenmesi, birlikte kendilerine ileride faydalı olacak
kitapların müzakereli şekilde okunması amaçlı kamplar yapılırdı. Bu kamplardan
ben de dahil çok insan istifade etmiştir. İşte bu kamplardan birinde, kamp
yapılan yerde çok fazla sinek oluşur. Arkadaşlarımız, Hocaefendi’ye gelip bu
durumu anlatarak sineklere karşı ilaçlama yapmak istediklerini söylerler.
Hocaefendi de aynen yukarıda olduğu gibi; “Bizim böyle
bir şeye hakkımız yok, onlar da Allah’ın yaratıklarıdır, onları öldüremeyiz,
kim bilir onların bizler için, tabiat için ekolojik dengede ne gibi faydaları
vardır bilemeyiz, siz kampın yerini değiştirin.” der ve onlar da kampın yerini
değiştirirler.
Bu söz, konforu önceleyen bir bakışın değil; insanın
tabiat karşısındaki sorumluluğunu merkeze alan bir ahlâkın ifadesidir. Sinek,
burada bir ayrıntı değil; gücün, hak karşısındaki sınırını hatırlatan bir
ölçüdür. Bu yaklaşım, sinek meselesinin çok ötesinde bir hassasiyeti dile
getirir. Gücün olduğu yerde hak da vardır. İnsan, kendisine rahatsızlık veren
her şeyi yok etmeye yetkili değildir. Konfor, hayatın ölçüsü hâline gelirse
merhamet ilk kaybedilen değer olur.
Bu yaklaşım, tekil bir duyarlılık değil; tutarlı bir
ahlâk çizgisinin parçasıdır.
Bunların benzeri bir durumu da Hocaefendi kendisi
anlatmıştı. Son kaldığı yerde, odasına bir arı girer. Hocaefendi de o arıya
zarar vermeden bir kâğıt parçasıyla alıp balkona getirir. Arı biraz zor hareket
ettiği için ona yiyecek ve içecekler de getirir. Ertesi gün sabah onu koyduğu
yerde ölü olarak görünce çok üzülür, ağlar. Bu durumu da bizlerle paylaşmıştı.
“Her canlının yaşama hakkı var, Allah bunların hiçbirini lüzumsuz olarak
yaratmamıştır.” demişti.
Dergi ve kitaplar için yazdığı makale ve yazıları,
kullanılmayan ama üzerine yine de yazı yazılabilecek olan kâğıtlara ve gömlek
paketlerindeki kartonlara yazardı. İlgili arkadaşlar da onları temize çeker ve
yayın için verirlerdi. Bu tavır, onun sıkça vurguladığı “nimete hürmet”
düşüncesiyle birebir örtüşür. Kâğıt da bir nimettir; ağacın, emeğin ve zamanın
ürünüdür. Kullanılabilecek durumdayken atılması, Hocaefendi’ye göre sadece
maddî bir savurganlık değil; ahlâkî bir zaaftır. Bu sebeple yazılarını
en sade imkânlarla kaleme alırken başkalarına da fiilî bir ders vermişti.
Bu örneklerde görüldüğü gibi, Fethullah Gülen
Hocaefendi, kendisinin tabiri olan “hayatı süzerek yaşamak” prensibine kendisi
çok riayet ederdi ve etrafına da bunu tavsiye ederdi.
Buradaki esas; hayat, Allah tarafından insana emaneten
verilmiş kısa bir zaman dilimidir. Öldükten sonraki esas kalıcı ve sonsuz hayat
olan ahirette bu zaman diliminin nasıl ve ne şekilde geçirildiği, en ince
teferruatına kadar sorulacaktır. Bu esastan hareketle hayatın süzülerek
yaşanması, Allah tarafından bildirilen, yapılması gereken her şeyin tam
anlamıyla yapılması, yapılması men edilen şeylerin de yapılmaması işte bu
süzülerek yaşanma esas çerçeveleri içindedir.
Herkesin yani bütün insanların yaşam süresi, genel
anlamda belli olan hayatta, onların geçinebilmeleri açısından bir meslek
edinmeleri ve bunun pratiğini yapmaları gerekmektedir. Verilen süre sınırlıdır.
İnsan en fazla 100 veya nadiren 120 yaşına kadar yaşayabilir. Bu sürenin yarısı
uykuyla geçer. Bir kısmı bebeklik, çocukluk ve yaşlılık zamanında geçer.
Hastalık zamanları da buna eklenirse insan aktif olarak ancak sekiz veya on yıl
yaşar diye hesap edilmiştir.
Bu çok sınırlı zaman diliminde, insanın hem bu dünyada
hem de öbür alemde lazım olmayacak konularla vakit geçirmesi, öbür alemde
sorguya tabi tutulacaktır. Eğer bu kısa süredeki yaşam, çok verimli bir şekilde
olması gerektiği gibi süzülerek geçirilirse, bu durumda da kendisine öbür
alemde gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, hayallerin uzanamadığı
mükafatlar verilecektir.
Hayatın yoğunluğu ve gündelik telaş içinde kaybolmak
kolaydır. Yaşanılan her anı süzerek, gereksiz yüklerden arınarak ve vicdanları
uyanık tutarak yaşamayı sürdürmek gerekir.
“İnsanı yoran, çok iş yapması değil; lüzumsuz şeylerle
meşgul olmasıdır.” denilirken, hayatın yükünü artıran şeyin yoğunluk değil, gereksizlik
olduğunu görmek gerekir. Ona göre insan, taşıdığı her düşünceyi, her arzuyu ve
her beklentiyi kalbinin süzgecinden geçirmedikçe gerçek hafifliğe ulaşamaz.
İç disiplin, çoğu zaman gaflet-teyakkuz
karşıtlığı üzerinden anlatılır. “Gaflet, insanın farkında olmadan kendini
kaybetmesidir.” ifadesi, süzülmemiş bir hayatın insanı nasıl içten içe
aşındırdığını vurgular. Bunun için insanın kendisiyle yüzleşmesi, sözünü
söylemeden önce tartması, adım atmadan önce niyetin yoklanması gerekir. “Hesap
endişesi taşımayan bir hayat, disiplinini de kısa zamanda kaybeder.”
Bu çerçevede “hayatı süzerek yaşama”, Hocaefendi’de
bir züht romantizmi değil; şuurlu bir denge hâlidir. Nitekim
aşırılıklara karşı uyarırken, “İnsan, dünyayı bütünüyle terk etmekle değil; onu
kalbine koymamakla kazanır.” diyerek süzmenin özünü ortaya koyar. Hayatın
içinde kalarak ama fazlalıklara mesafe koyarak yaşamak… Bu düşünce ve bu tavır,
insanı daraltan bir feragat değil; ruhu genişleten bir arınmadır.
İşte bütün bu sebeplerden dolayı hayatın hemen her
karesinin en değerli, en verimli geçirilmesine gayret etmek insanın lehinedir.
Ahlâk, çoğu zaman büyük sözlerde değil; kimsenin fark edemediği küçük anlarda
kendini gösterir.
Hayatı süzerek yaşamak, sadece fazlalıklardan arınmak
veya gereksiz yükleri terk etmek değildir; daha derin bir bilinç hâlidir.
İnsanın ruhu ancak niyetlerini, sözlerini ve davranışlarını süzgeçten
geçirdiğinde gerçek bir hafifliğe kavuşur. “İnsanı rahatlatan, yüklerden
çok, lüzumsuz arzular ve düşüncelerdir.”
Bu bilinç, çağın rehaveti ve gafletine karşı bir iç teyakkuz
olarak hayata yansır. Her gün, her karar, her söz bir imtihan; her adım bir
muhasebe fırsatıdır. Hayatı süzerek yaşamak, farkında olmadan geçen saatleri
biriktirmek değil; her anı, doldurulması veya alınmaması gereken konuları,
daha sonra hesabını vereceği bilinci içinde süzerek anlam ve sorumlulukla
donatmaktır.
Süzülmüş bir hayat ne sadece sessizlik ne de yalnızlık
demektir. O; kalbin uyanık, vicdanın diri, ruhun hafif ve insanın dengede
olduğu bir hayat hâlidir. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin dediği gibi:
“Hayat, süzülmüş gözle bakıldığında hem daha hafif hem de daha aydınlık olur.”
İşte bu çok sınırlı zaman diliminde, insanın hem bu
dünyada hem de öbür alemde lazım olmayacak konularla vakit geçirmesi, öbür
alemde sorguya tabi tutulacaktır. Eğer bu kısa süre çok verimli bir şekilde
geçirilirse, bu durumda da kendisine öbür alemde gözlerin görmediği, kulakların
işitmediği, hayallerin uzanamadığı mükafatlar getirecektir.
Bunun için hayatın süzülerek yaşanması büyük önem arz
eder. Sınırlı bu zaman diliminin içine bu dünyada hiç lazım olmayacak, bilakis
ötede, yani ahirette hesabının ciddi bir şekilde sorulacağı esasından hareketle
hayatın süzülerek yaşanması çok büyük bir önem arz eder.
Aslında insanın her gün, her ay, her sene gibi zaman
dilimlerinde ve yine farklı vesilelerle değişik durumlarda kendisini düzenli
kontrol etmesi; hem bu dünyadaki huzuru ve sağlığı hem de öbür alemdeki alacağı
mükafatlar veya cezalar yönünden çok önemlidir.
Hayatından ne gibi şeylerin çıkarılması, ne gibi
şeylerin dahil edilmesi, nelerin pratiğe dökülmesi gerektiği hususları düzenli
planlanmalı ve uygulanmalı. Bunların yerlerine de hem bu dünyada hem öbür
alemde lazım olacak olan malzemeler yerleştirilmelidir.
Bu durum herkes için geçerli olduğundan dolayı
insanın, çok önemli olan bu konuyu sadece kendisinin yerine getirmesi değil,
ama ulaşabildiği hemen herkesle uygun usul ve üsluplarla, uygun doz ve dozajda,
onları kırmadan paylaşması gerekir. Böylece onların da bu hayatı süzerek
yaşamalarına vesile olma, yine bu paylaşımı yapan insana öbür alemde ciddi
kazançlar sağlar. Aynı zamanda irtibatta bulunduğu insanlar da kazanma
kuşağında kaybetmemiş olurlar. Ayrıca ve çok önemli olarak, bu dünya da
yaşanılabilir bir yere dönüştürülmüş olur.
Kazanma kuşağında kazanmak ne güzel…
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

SAFVET SENİH

ABDULLAH AYMAZ

NUMAN YILMAZ YİĞİT

ARİF ASALIOĞLU











