Her durumda şükredebilme

1970’li yıllarda Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğrenciydim. Fransız
Kültür Merkezi, yaz aylarında Fransa Strazburg’daki bir hastanede staj
ayarladıklarını ve benim gidip gidemeyeceğimi sordular. Ben de bu teklifi kabul
ettim. Yurtdışına hiç çıkmamıştım, pasaportum da yoktu.
Bütün evraklarımı tamamlayarak Strazburg‘a gittim ve hastanede çalışmaya
başladım. Çok kısa süre içinde Allah’a şükür, etrafa ve hastanede birlikte
çalıştıklarımıza alıştım ve onlarla dost olduk.
Hastanede çalışan Fransız arkadaşlardan birisi, Strazburg‘a yakın bir
köyde akrabasını ziyarete gideceğini ve beni de davet ettiğini söyledi. Ben de
daveti kabul ettim.
Bir hafta sonu beraberce o köye gittik. Tek katlı bir evdi.
Arkadaşımızın akrabası orta yaşlarda bir kadındı ve ciddi bir trafik kazasından
sonra parapleji denilen bütün organları felçli hale gelmişti. Ellerini,
ayaklarını, boynunu ve vücudunun hiçbir parçasını hareket ettiremiyordu. Vücudu
değişik makinalara bağlıydı. Sadece dili çalışıyordu. Ağzının içine uzun bir
pipet koymuşlar. Hasta kadın, diliyle bu pipeti hareket ettirdiğinde zil
çalıyor ve onunla ilgilenenler hemen geliyorlardı.
Hasta kadının, görünüşü itibarıyla, gözlerinin içinin gülmesi ile sanki
hiçbir rahatsızlığı yok gibiydi. Ben, “Nasılsınız?” diye sorduğumda; “Ben
Allah’a inanan birisiyim, Allah’ın takdir ettiği kaderimde böyle bir kaza
geçirmek varmış, tabii ki buna razı olma durumundayım, ben de razıyım. Hiç
şikayetçi değilim. Gördüğünüz gibi konuşabiliyorum.” diye uzun uzun bize
kendisini anlattı. Türkiye ile ilgili sorular sordu, benimle ilgili sorular
sordu. Çok memnun olduğunu söyledi. Sonra da biz kendisine Allah’tan şifalar
dileyerek oradan ayrıldık.
Ben bu hadiseyi aradan yıllar geçmesine rağmen hiç unutmadım.
Canlı bir organizma olan insanın başına her zaman değişik problemler
gelebilir. Akıllı bir insanın bu gibi durumlarda yapması gereken, Allah’ın
kendisine verdiği kabiliyetle, tecrübelerle, bu problemlerin üstesinden
gelmesidir. Bu da tabii ki başta azim ve gayrete bağlıdır. Ye’se düşmeden
elinden ne geliyorsa, bildikleri ve tecrübeleriyle bu problemleri çözmesi o
kadar da zor olmaz.
Karamsar, bedbin insanlar maalesef “öldüm, bittim, mahvoldum” modlarına
girerek hayatlarını ve dünyalarını mahvederler. Problemi çözme yönünde de en
küçük bir gayretleri olmaz. Bir bakıma oturup ölümlerini beklerler.
Yukarıdaki örnekte, hiçbir yeri tutmayan kadındaki azmi, şevki, yaşama
sevincini görünce insan, hayranlık duymadan edemiyor. İnsanın başına
gelebilecek hemen hemen en ağır bir durumda bile, onlarla baş etmesini göze
alıyor, problem etmiyor ve sadece diliyle pipeti hareket ettirebilmesi gibi
yapabildiği kadar yapması gerekeni yapıyor. Böylece hayatından lezzet
alabiliyor, yaşama sevincini yakalayabiliyor, insanlarla ilişkilerini kesmiyor
ve hayatını devam ettirebiliyor.
Aynen Milli Marşımızın yazarı Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi;
“Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Meyyus olanın ruhunu, vicdanını bağlar.”…
“Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun;
Ümide sarıl sımsıkı,bak ne olursun.”
İnsan ümidini ve azmini kaybetmezse
ayakta kalır. Ümitsizlik (ye’s) insanı bataklık gibi içine çeker.
Kurtuluşun yolu çalışmak, azmetmek ve umutlu olmaktan geçer.
Fethullah Gülen Hocaefendi de bu
konuda şunları söyler:
“Azim, insanın karşısına çıkan engelleri basamak yaparak yoluna devam
etmesidir.” “Azimle yürüyen, yolun uzunluğundan korkmaz.” “Azimle atılan küçük
bir adım, tereddütle beklenen büyük bir adımdan daha değerlidir.” “Mü’min için
ümitsizlik yoktur; en karanlık gece bile sabahın habercisidir.”
“Yorulmak vardır ama yılmak yoktur;
mü’min için geri dönüş değil, yeniden doğrulup yola koyulma vardır.”
“Hizmet yolunda mühim olan, netice
almak değil; azimle ve samimiyetle yola devam edebilmektir.”
“Bir insanın büyüklüğü, düştüğü
zaman kaç kere kalkabildiğiyle ölçülür.”
“Ümitsizlik şeytandandır;
mü’min, ne kadar zor şartlarda olursa olsun azmini ve ümidini kaybetmez.”
Kur’anda,
azimle ilgili şöyle buyrulur: Âl-i İmrân Suresi 159. Ayet:
“Bir kere de azmettin mi artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah
tevekkül edenleri sever.”
Tabii ki insan, başına gelen hadiselerden dolayı üzülebilir, morali
bozulabilir, bazı şikayetlerde bulunabilir. Bunların hepsi insan olmanın
gereğidir. Ama hepten kepenkleri kapatıp, ölümünü bekler duruma gelmesi de aklı
başında insanın içine düşmemesi gereken bir durumdur. Yukarıdaki hasta kadın,
eğer bedbin, karamsar ve dünyaya küsmüş, kimseyle irtibat kurmak istemeyen
birisi olsaydı, akrabası bizi ona ziyarete götürmezdi. O zaman, o haliyle
ölümünü bekleyen birisi olmuş olurdu. O, tam tersine azim, ümit ve sabır içinde
olduğundan, hem kendisi o haline rağmen mutluydu, hem de bize böyle olunması
ile ilgili canlı bir ders vermişti. Neredeyse 45 yıldır ben de onun o ders
verici örnek yaklaşımını unutamadığım gibi herkesle de paylaşıyorum.
Öyle midir bilmiyorum da yıllar önce şöyle bir şey duymuştum; Japonlar, “Keşke
bir problem olsa da çözsek“ derlermiş. Öyle demişlerdir veya
dememişlerdir orası ayrı bir konu da, fakat başa gelen her bir sıkıntıda,
morali bozmadan, önüne bakarak “Ben bu sıkıntıyı nasıl çözebilirim, bu
konuda kimden destek almalıyım, neler yapmalıyım’’ gibi yaklaşımlarla
hemen her türlü problem çözülebilir.
Bunların yanında belki de ilk planda ele alınması ve düşünülmesi gereken
ayrı bir konu da, insanın başına gelebilecek her durumda imanın altı şartından biri olan “kadere
inanma” esasının da göz önüne alınarak o şekilde davranmak yine insan
olmanın gereğidir. Böylece Allah, insana sabır verir, azim verir ve diğer
yapılması gerekenler de tamamlandıktan sonra problemler çözülür veya büyük bir
kısmı çözülür, geri kalan da zamanla halledilir.
Ne dersiniz?..
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

Ümit Nağmeleri'nin bayram klibi gönüllerde yer bul...

Kulisleri hareketlendiren iddia: Öcalan, Demirtaş'...

İran ateşkes çağrılarını reddetti, savaşın bitmesi...

Öcalan'dan Nevruz mesajı: 'Bugün artık yeni bir sa...

Ankara'da alarm: Milletvekillerinin telefonunda 'c...







