Her durumda şükredebilme

Okuma Süresi 10 dkYayınlanma Pazar, Mart 22 2026
Paylaş
X Post
Her durumda şükredebilme

1970’li yıllarda Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğrenciydim. Fransız Kültür Merkezi, yaz aylarında Fransa Strazburg’daki bir hastanede staj ayarladıklarını ve benim gidip gidemeyeceğimi sordular. Ben de bu teklifi kabul ettim. Yurtdışına hiç çıkmamıştım, pasaportum da yoktu.

Bütün evraklarımı tamamlayarak Strazburg‘a gittim ve hastanede çalışmaya başladım. Çok kısa süre içinde Allah’a şükür, etrafa ve hastanede birlikte çalıştıklarımıza alıştım ve onlarla dost olduk.

Hastanede çalışan Fransız arkadaşlardan birisi, Strazburg‘a yakın bir köyde akrabasını ziyarete gideceğini ve beni de davet ettiğini söyledi. Ben de daveti kabul ettim.

Bir hafta sonu beraberce o köye gittik. Tek katlı bir evdi. Arkadaşımızın akrabası orta yaşlarda bir kadındı ve ciddi bir trafik kazasından sonra parapleji denilen bütün organları felçli hale gelmişti. Ellerini, ayaklarını, boynunu ve vücudunun hiçbir parçasını hareket ettiremiyordu. Vücudu değişik makinalara bağlıydı. Sadece dili çalışıyordu. Ağzının içine uzun bir pipet koymuşlar. Hasta kadın, diliyle bu pipeti hareket ettirdiğinde zil çalıyor ve onunla ilgilenenler hemen geliyorlardı.

Hasta kadının, görünüşü itibarıyla, gözlerinin içinin gülmesi ile sanki hiçbir rahatsızlığı yok gibiydi. Ben, “Nasılsınız?” diye sorduğumda; “Ben Allah’a inanan birisiyim, Allah’ın takdir ettiği kaderimde böyle bir kaza geçirmek varmış, tabii ki buna razı olma durumundayım, ben de razıyım. Hiç şikayetçi değilim. Gördüğünüz gibi konuşabiliyorum.” diye uzun uzun bize kendisini anlattı. Türkiye ile ilgili sorular sordu, benimle ilgili sorular sordu. Çok memnun olduğunu söyledi. Sonra da biz kendisine Allah’tan şifalar dileyerek oradan ayrıldık.

Ben bu hadiseyi aradan yıllar geçmesine rağmen hiç unutmadım.

Canlı bir organizma olan insanın başına her zaman değişik problemler gelebilir. Akıllı bir insanın bu gibi durumlarda yapması gereken, Allah’ın kendisine verdiği kabiliyetle, tecrübelerle, bu problemlerin üstesinden gelmesidir. Bu da tabii ki başta azim ve gayrete bağlıdır. Ye’se düşmeden elinden ne geliyorsa, bildikleri ve tecrübeleriyle bu problemleri çözmesi o kadar da zor olmaz.

Karamsar, bedbin insanlar maalesef “öldüm, bittim, mahvoldum” modlarına girerek hayatlarını ve dünyalarını mahvederler. Problemi çözme yönünde de en küçük bir gayretleri olmaz. Bir bakıma oturup ölümlerini beklerler.

Yukarıdaki örnekte, hiçbir yeri tutmayan kadındaki azmi, şevki, yaşama sevincini görünce insan, hayranlık duymadan edemiyor. İnsanın başına gelebilecek hemen hemen en ağır bir durumda bile, onlarla baş etmesini göze alıyor, problem etmiyor ve sadece diliyle pipeti hareket ettirebilmesi gibi yapabildiği kadar yapması gerekeni yapıyor. Böylece hayatından lezzet alabiliyor, yaşama sevincini yakalayabiliyor, insanlarla ilişkilerini kesmiyor ve hayatını devam ettirebiliyor.

Aynen Milli Marşımızın yazarı Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi;

“Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Meyyus olanın ruhunu, vicdanını bağlar.”…

“Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun;

Ümide sarıl sımsıkı,bak ne olursun.”

         İnsan ümidini ve azmini kaybetmezse ayakta kalır. Ümitsizlik (ye’s) insanı bataklık gibi içine çeker. Kurtuluşun yolu çalışmak, azmetmek ve umutlu olmaktan geçer.

Fethullah Gülen Hocaefendi de bu konuda şunları söyler:

“Azim, insanın karşısına çıkan engelleri basamak yaparak yoluna devam etmesidir.” “Azimle yürüyen, yolun uzunluğundan korkmaz.” “Azimle atılan küçük bir adım, tereddütle beklenen büyük bir adımdan daha değerlidir.” “Mü’min için ümitsizlik yoktur; en karanlık gece bile sabahın habercisidir.”

         “Yorulmak vardır ama yılmak yoktur; mü’min için geri dönüş değil, yeniden doğrulup yola koyulma vardır.”

         “Hizmet yolunda mühim olan, netice almak değil; azimle ve samimiyetle yola devam edebilmektir.”

         “Bir insanın büyüklüğü, düştüğü zaman kaç kere kalkabildiğiyle ölçülür.”

   “Ümitsizlik şeytandandır; mü’min, ne kadar zor şartlarda olursa olsun azmini ve ümidini kaybetmez.”

 

         Kur’anda, azimle ilgili şöyle buyrulur: Âl-i İmrân Suresi 159. Ayet:

“Bir kere de azmettin mi artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah tevekkül edenleri sever.”

 

Tabii ki insan, başına gelen hadiselerden dolayı üzülebilir, morali bozulabilir, bazı şikayetlerde bulunabilir. Bunların hepsi insan olmanın gereğidir. Ama hepten kepenkleri kapatıp, ölümünü bekler duruma gelmesi de aklı başında insanın içine düşmemesi gereken bir durumdur. Yukarıdaki hasta kadın, eğer bedbin, karamsar ve dünyaya küsmüş, kimseyle irtibat kurmak istemeyen birisi olsaydı, akrabası bizi ona ziyarete götürmezdi. O zaman, o haliyle ölümünü bekleyen birisi olmuş olurdu. O, tam tersine azim, ümit ve sabır içinde olduğundan, hem kendisi o haline rağmen mutluydu, hem de bize böyle olunması ile ilgili canlı bir ders vermişti. Neredeyse 45 yıldır ben de onun o ders verici örnek yaklaşımını unutamadığım gibi herkesle de paylaşıyorum.

Öyle midir bilmiyorum da yıllar önce şöyle bir şey duymuştum; Japonlar, “Keşke bir problem olsa da çözsek“ derlermiş. Öyle demişlerdir veya dememişlerdir orası ayrı bir konu da, fakat başa gelen her bir sıkıntıda, morali bozmadan, önüne bakarak “Ben bu sıkıntıyı nasıl çözebilirim, bu konuda kimden destek almalıyım, neler yapmalıyım’’ gibi yaklaşımlarla hemen her türlü problem çözülebilir.

Bunların yanında belki de ilk planda ele alınması ve düşünülmesi gereken ayrı bir konu da, insanın başına gelebilecek her durumda  imanın altı şartından biri olan “kadere inanma” esasının da göz önüne alınarak o şekilde davranmak yine insan olmanın gereğidir. Böylece Allah, insana sabır verir, azim verir ve diğer yapılması gerekenler de tamamlandıktan sonra problemler çözülür veya büyük bir kısmı çözülür, geri kalan da zamanla halledilir.

Ne dersiniz?..