İçselleştirebilme

Peyami Safa (1899-1961), Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının en önemli romancı, fikir adamı ve gazetecilerinden biridir. Psikolojik tahlilleri, güçlü gözlem yeteneği ve Doğu-Batı çatışmasını ele alan romanlarıyla tanınır.
Çok okuyan, araştıran bir insandı. Bazı rahatsızlıklarından dolayı merakından tıp kitaplarını da çok okudu. Neredeyse teorik olarak bir tıp öğrencisinin bildiği kadar malumat edindi. Kendisine de çok güvendiği için, “Eğer bir daha hasta olursam doktora gitmem, kendi kendimi tedavi ederim” diye düşündü. Nitekim bir rahatsızlığında karın ağrısı, mide bulantısı, kusma ve baş dönmesi gibi şikâyetleri vardı. Bunları alt alta sıraladı ve ona göre çıkan sonuç hamile olduğu şeklindeydi. Sonra da “Meğer hamileymişim de haberim yokmuş” diye düşündü.
İşte burada görüldüğü gibi, insan öğrendiği bilgiyi sadece teorik yönden ele alır, pratiğini yapmazsa o zaman okuduğu ve ele aldığı konuyu da asla öğrenemez; öğrendiğini sansa da hamilelik meselesinde olduğu gibi yanlış teşhis koyar.
Hayatta hemen her konu, az çok yukarıdaki örneğe benzer. Okuma, düşünme, duyma, seyretme ile öğrenilen konular, her yönüyle içselleştirilip yani hazmedilip ferdin kendisine mal edebilme durumu olursa işte o zaman bir işe yarar. Yoksa hazmedilmeyen, içselleştirilmeyen, pratiği yapılmayan teorik bilginin insana hiçbir faydası yoktur.
İnsanın ilgi sahasına giren hemen her konu için geçerli olan bu içselleştirme esası, ne yapıp edip pratiğe geçirilmelidir. Bazı konuları sadece teorik olarak anlatmak, bunu dinleyen insanlara belli bir malumat verebilir. Ama her yönüyle hazmedilmiş, içselleştirilmiş şekilde anlatıldığında dinleyen insanlar tarafından hem konu anlaşılmış olur hem de karşıdaki insanlar da anlaşılan bu konunun gereğini yerine getirirler.
Pratiğe dökülemeyen teorik bilgilerin insana hiçbir faydası olmadığı gibi, aksine insanlar bilgi hamalına dönüşürler. Bunların insana hiçbir faydası yoktur. Gerek şahsıyla gerekse toplum olarak pratiği yapılmış ve içselleştirilmiş konular anlatılırken çok çabuk anlaşılır ve karşıdakiler de bunlardan istifade ederler.
Gerek maddi gerekse manevi konularda da durum aynıdır. İnsanın hareketli olması, yeme içmesine dikkat etmesi, başkalarının gıybetini yapmaması, insanlara her konuda yardımcı olmaya çalışması büyük bir erdemdir. Bu güzellikler, pratiği yapılmadan, tam hazmedilmeden insanlara anlatılırsa insanlar anlatılanları dinlemezler ve pratiğe de geçirmezler.
İnsan, hayat yolculuğunda iki büyük nimetle karşı karşıyadır: Biri hakikati öğrenmek, diğeri ise öğrendiği hakikati yaşayabilmektir. Birincisi aklın, ikincisi ise kalbin ve iradenin vazifesidir. Bu iki nimet bir araya geldiğinde insan kemale yürür, biri eksik kaldığında ise yolculuk yarım kalır.
Bugün yeryüzünde bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaydır. Kitaplar elimizin altındadır; sohbetler, konferanslar, dersler ve dijital imkânlar hergün önümüze yeni bilgiler sermektedir. Fakat bütün bunlara rağmen insanlık niçin huzuru bulamıyor? Niçin güven azalıyor, merhamet zayıflıyor, kardeşlik yara alıyor? Demek ki problem, bilgiye ulaşamamak değildir; bilgiyi hayata taşıyamamaktır.
Kur’ân-ı Kerîm’in ilk emri “Oku!”dur. Fakat Kur’ân’ın hedefi sadece okuyan insanlar yetiştirmek değildir; okuduğunu yaşayan, yaşadığını temsil eden insanlar inşa etmektir. Kur’ân’ın nazarında ilim; insanı Allah’a daha çok yaklaştırır, ahlâkını güzelleştirir ve kulluğunu derinleştirirse gerçek değerini bulmuştur.
Kur’an-ı Kerim’de, Sâff Suresi 61:2-3. ayetlerde Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük bir gazaba sebep olur.”
Bu ayet, kişinin sözleriyle davranışlarının uyumlu olmasını öğütler. Özellikle, yapamayacağı veya yapmayı düşünmediği şeyleri vaat etmemeyi, insanlara nasihat ederken önce kendisinin o nasihate uymaya çalışmasını, dürüst ve tutarlı olmayı vurgular.
Bu hitap, başkalarından önce bizim nefsimizedir. Çünkü insanın en zor imtihanı, bildiğini yaşayabilmesidir. Bir hakikati öğrenmek bazen birkaç saat sürer; fakat onu şahsına mal edebilmesi yıllar ister. Sabır ister, mücadele ister, nefisle hesaplaşmayı ister.
İşte gerçek eğitim de burada başlar. Eğitim, hafızaya bilgi yüklemek değil; kalbe istikamet kazandırmaktır. İnsan, öğrendiği her hakikati vicdanında yoğurmalı, onu davranışlarına nakşetmeli ve zamanla tabiatının bir parçası hâline getirmelidir. İşte buna içselleştirme denir.
İçselleştirilen hakikat artık insana yük olmaz; onun tabiatı olur. Doğruluk düşünülerek yapılan bir davranış olmaktan çıkar, insanın karakteri hâline gelir. Merhamet zoraki bir tavır değil, kendiliğinden akan bir duygu olur. Cömertlik hesap işi olmaktan çıkar, ruhun nefesi hâline gelir. Tevazu ise gösterilen bir erdem değil, insanın varlık anlayışı olur.
Elinizde dünyanın en kaliteli tohumu bulunsa bile, onu toprağa ekmedikçe, sulamadıkça ve sabırla beklemedikçe tek bir başak elde edemezsiniz. Bilgi de böyledir. Kalbin toprağına ekilmeyen; ibadetle, ihlâsla, güzel ahlâkla sulanmayan bilgi meyve vermez.
Özellikle genç nesillere örnek olunması açısından başta anne babalar, sonra öğretmenler, arkadaşları ve diğer insanlar bu şekilde söylediklerini yaşayabiliyorlarsa o zaman onları dinleyen gençler ve diğer insanlar bu söylenenlerden istifade ederler, onlar da bunların pratiklerini yapmaya başlarlar.
Artık her türlü bilgiye ulaşma çok kolaydır. İnternet kanalıyla, cep telefonları ile, her çeşit bilgisayarlarla dünyada var olan ve cereyan eden her şey, herkes tarafından çok çabuk öğrenebilmektedir. Eğer bunların gerçekten pratiği yapılamıyorsa o zaman insan sadece o bilgilerin hamalı olmuş olur.
Hamal olmadan onları kullanıp istifade edebilen insanlar olabilmek, insanın bildiklerini hayata geçirmesi, onların pratiğini yapmasıyla gerçekleşir.
Doktorun reçeteyi yazması hastalığı iyileştirmez. İlacın düzenli kullanılması gerekir. Kur’ân ve sünnet de ruhlarımızın reçetesidir. Onları okumak başlangıçtır; şifa ise onları yaşamaya başladığımızda gelir.
Ne yazık ki çağımızın en büyük tehlikelerinden biri bilgi hamallığıdır. Çok okuyoruz, çok dinliyoruz, çok konuşuyoruz; fakat bazen bunların ne kadarı gözümüze, dilimize, kalbimize, ticaretimize, aile hayatımıza ve insanlarla münasebetlerimize yansıyor? Bilginin omuzlarda taşınması kolaydır; asıl zor olan onun kalpte taşınmasıdır.
“Özü, sözü doğru olma” prensibi de bir bakıma bu yaklaşımı anlatır. Yani insanın sözü de doğru olmalı, yaptıkları da.
Peyami Safa örneğinde olduğu gibi durduk yerde insanın kendisini hamile zannetmesine yol açan yanlışlara düşülmemeli ve yanlış yollara girilmemelidir.
Gelin bu konuyu bir daha kendimiz açısından değerlendirip "Ben şimdiye kadar bildiklerimin yüzde kaçını pratiğe koyabildim, bu hususta bir gayretim var mı, özümle yaptıklarım doğru mu?" şeklinde kendimizle yüzleşebilmeliyiz. İşte o zaman sağlıklı bir fert, neticesinde de sağlıklı toplum oluşur. Sağlıklı toplum içinde de fertler huzurludur, mutludur. O zaman da bunları uygulayanlar, hem bu alemde hem de öbür alemde kazananlardan olacaklardır inşallah.
Bu hakikat, Allah rızası için hizmet etmeye çalışan insanlar adına daha da büyük bir mesuliyet ifade eder. İnsanlar önce bizim namazımıza değil, doğruluğumuza bakarlar; sohbetimize değil, merhametimize bakarlar; bilgilerimize değil, temsilimize bakarlar. Söylenen sözler kulakta yankılanır; yaşanan hakikat ise vicdanlarda kök salar.
Belki de her akşam kendimizle şu muhasebeyi yapmalıyız:
* Bugün öğrendiğim hangi hakikat beni değiştirdi?
* Hangi bilgim davranışıma dönüştü?
* Hangi kusurumu biraz daha azaltabildim?
* Kime karşı daha sabırlı, daha şefkatli, daha adil olabildim?..
Bu soruların samimiyetle verilen cevapları, insanın manevî yükselişinin en güvenilir ölçülerinden biridir. Unutmamak gerekir ki Allah katında makbul olan, çok bilen kul değil; bildiğini ihlâsla yaşayan kuldur. Çünkü bilgi insanı kapıya kadar götürür; kapıyı açan ise ihlâs, amel ve güzel ahlâktır.
Bugün dünyanın en büyük ihtiyacı yeni bilgiler değildir. İnsanlığın asıl ihtiyacı, bildiği hakikatleri yaşayan örnek insanlardır. Sözüyle özü birleşmiş, kalbiyle dili aynı istikamete yönelmiş, anlattığını önce kendi hayatında temsil eden insanlar... İşte onlar, konuşmadan da konuşurlar. Yazmadan da öğretirler. Davet etmeden de gönülleri hakikate çağırırlar. Çünkü yaşanan bir hakikat, anlatılan bin hakikatten daha tesirlidir. Bu konu herkesi ilgilendirmesi yanında, özellikle hareketi içindeki insanların, bildikleri ve anlattıkları bu konuları öncelikle kendilerinin pratiğe geçirmesi ve daha sonra bunları da hareketleriyle, sözleriyle, yazılarıyla insanlarla paylaşmaları ayrı bir önem taşır.
Bir mum, başka mumları ancak kendisi yanıyorsa aydınlatabilir. Güzel kokulu bir çiçek, etrafına farkında olmadan koku yayar. Meyve veren bir ağaç bunu ilan etmez; insanlar onun meyvesini görür ve istifade eder. Müminin hâli de böyle olmalıdır. Yaşanan iman, konuşulan imandan daha güçlü bir tesire sahiptir.
Rabbimiz bizleri; ilmiyle amel eden, ameliyle ihlâs kazanan, ihlâsıyla gönüllere ümit olan kullarından eylesin.
Ne dersiniz?
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar
ESRA BÜYÜKCOMBAK

HARUN TOKAK

HÜSEYİN ODABAŞI

ŞERİF ALİ TEKALAN

CUMA KARAMAN

Arakçi: ABD mutabakat zaptını ihlal etti

Mustafa Zeki Uğurlu ile 15 Temmuz, Balyoz ve Ergen...

AİHM'den yeni karar; her ayın ilk cuma günü halk z...

Özgür Özel: Yeni parti için bazı düğmelere şimdide...

CHP'nin başına mutlak butlan ile gelen Kılıçdaroğl...







