İkram öğretmen Eskimodan bildiriyor

Okuma Süresi 8 dkYayınlanma Perşembe, Eylül 24 2026
Paylaş
X Post

Yağmurla Gidip Yağmurla Geldik

Kitchener’da eşyaları arabaya koyarken yağmur çiseliyor olması, yolculuğun başlangıcına farklı bir anlam kattı. Hep birlikte ailecek bir fotoğraf çektirdik. Tam arabaya bindiğimiz anda, kapıyı bile kapatmadan bardaktan boşanırcasına yağmaya başladı. Aradan yaklaşık 18-19 saat geçti. Sanirajak’a vardığımızda yine yağmur yağıyordu. Yağmurla gittik, yağmurla geldik.

Uçaktan indiğimizde bizi müdür ve müdür yardımcısı karşıladı. Samimi, içten bir karşılama oldu. Bizi alıp eve götürdüler. Eşyaları yerleştirdik; yorgunluktan bitkin düşmüştük. Yaklaşık 36-40 saattir uyumamıştık. Bir şeyler yedik, ardından yatsı vaktini bekledik. O akşam yorgunlukla kıldığımız namazdan sonra 10 saat boyunca deliksiz uyuduk. Hayatımın en huzurlu uykularından biriydi.

Ertesi gün markete gittik, çevreyi gezdik, okulu ziyaret ettik. 27 Ağustos Çarşamba günü, yani ilk resmi günümüzde, öğretmenlerle tanıştık. Herkes çok samimi, sıcak kanlıydı. İlk andan itibaren, “Biz sizleri çok sevdik” hissini verdiler.

Tanışma toplantısında, yılların öğretmeni olduğu belli bir kişi söz aldı. İdealist bir öğretmendi ama belli ki yıllar içinde umutları biraz tükenmişti. Gülümseyerek şöyle dedi:
“Hoş geldiniz, sizlere gerçekten çok ihtiyacımız var. Sizi çok seviyoruz ama biliyoruz ki bir sene kalıp gideceksiniz.”

Birkaç dakika sonra babam kendini tanıttı. Ben o anda onun duygularını tam hissedemesem de, söyledikleri herkesi derinden etkiledi:

“1993’te Rusya’ya gittim,” dedi. “16 yıl orada öğretmenlik yaptım, ama zorla çıkardılar. Sonra Bangladeş’e gittim, orada da 9 yıl kaldım. Yine zorla çıkardılar. Kanada’ya geldim, şimdi de buradayım. Siz çıkarana kadar da buradayız inşallah.”

Bu sözler üzerine müdür duygulandı. Gülerek, “Seni kimse çıkaramaz, biz seni burada tutacağız,” dedi. Böyle güzel bir başlangıç oldu bizim için.

Ben de o gün kendi içimde bir soru sordum öğretmenlere:
“Buradaki öğrencilere kendi toplumları için ne yapabilirim? Nasıl katkı sunabilirim?”

Çünkü benim buraya gelişim geçici bir çözüm. Ben öyle bir öğretmen olmak istiyorum ki, öğrencilerim büyüyüp başka şehirlerde okusunlar, sonra buraya dönüp kendi halkına hizmet etsinler. İngilizce’yi ben değil, içlerinden biri öğretsin; biyolojiyi kendi çocuklarından biri anlatsın.

Bu düşüncemi paylaştığımda bir öğretmen “Senelerdir hayalim buydu,” dedi. O an, doğru yerden başladığımızı hissettim.

 “Baba, Biz Ne Yapıyoruz Burada?”

Buraya geldikten sonraki ilk pazar günü, okul müdürünü ve eşini misafir olarak davet ettik. Sabah saat 10’da geldiler. Onlara Kitchener’daki annemin bahçesinden getirdiğimiz domates, biber, salatalık, soğan ve tavuklarımızın yumurtalarından hazırladığımız bir kahvaltı sunduk. Babam meşhur menemenini yaptı — gerçekten çok güzel yapar. Sofrada menemenin yanında annemin yaptığı peynir ve Türk zeytini de vardı. Markasını tam hatırlamıyorum ama Türk marketinden almıştık.

Müdür ve eşi yemekleri çok beğendiler. Sohbet ilerledikçe konu İnuit halkına, yani dünyanın “Eskimo” olarak tanıdığı topluma geldi. Aslında “Eskimo” kelimesi “çiğ et yiyen” anlamına geliyor ve geçmişte bu kelime dışarıdan bakan insanlar tarafından küçümseyici bir anlamda kullanılmış. Bugün ise toplum ikiye bölünmüş durumda: kimisi hâlâ “Ben Eskimoyum” diyor ve bundan gurur duyuyor; kimisi ise “Ben Eskimo değilim, İnuitim,” diyor. Bu bana Osmanlı–modern Türk ayrımını hatırlattı. Kimisi “Ben Osmanlıyım” derken gururla anlatır, kimisi “Ben Türküm,” diyerek başka bir aidiyet vurgular. İnuit-Eskimo tartışması da bana o kadar benzer geldi ki, zihnimde aynı yansıma oluştu.

İlk misafirliğimizin sohbeti sadece kültürle sınırlı kalmadı. Müdürün eşi kutup ayılarından bahsetti. Burada zaman zaman şehir merkezine kadar iniyorlarmış. Ben merakla sordum:
“Hiç gördünüz mü?”
“Evet,” dedi kadın. “Torunlarımın peşinden koşmaya başlayınca, eşim ayıyı öldürmek zorunda kaldı.’’

O an sessizlik oldu. Sadece bir doğa hikâyesi değil, burada yaşamın ne kadar gerçek, tehlikeli ve çıplak olduğunun da bir örneğiydi bu. “Peki ben kutup ayısıyla karşılaşırsam ne yapacağım?” diye sordum.
“Öldürürsün,” dedi.
“Bende silah yok ki, nasıl öldüreyim?” dedim.
Kadın bir an durdu, sonra “Aa, doğru,” dedi. Çünkü burada herkesin tüfeği var. Pistol tipi silahlar yasak ama av tüfeği neredeyse her evde bulunuyor. Bu kadar doğal bir şekilde konuştu ki, benim de tüfeğim varmış gibi devam etti.

O sabah aslında buraya gelişimizin yedinci günüydü. Kahvaltı hazırlarken bir an durdum, babama dönüp sordum:
“Baba, biz ne yapıyoruz burada?”

O da hiç düşünmeden, o uzun yılların emek dolu hissini tek bir cümleyle özetledi:
“Evde kös kös oturuyorduk senelerdir. Çok şükür, eski günlere geri döndük.”

O an içimden bir şey geçti; sanki zaman bir anlığına durdu. Hayatımda yaşadığım, duyduğum, okuduğum her şey bir film şeridi gibi gözümün önünden aktı.

Gerçekten buradaydık artık. Burası uzak, sessiz ve sertti ama o cümlenin içinde tarifsiz bir sıcaklık vardı.