İlk diyalog görüşmeleri 2

Okuma Süresi 9 dkYayınlanma Perşembe, Ocak 22 2026
Paylaş
X Post
İlk diyalog görüşmeleri 2

         Bir önceki yazımda diyaloglar adına, yaptığımız ziyaretlerden Güngör Mengi’ye, Hasan Cemal’e ve Salih  Memecan’a olan  ziyaretlerimizden bahsetmiştim. Bugün de devam etmek istiyorum.

         Salih Memecan’dan sonra Sabah Gazetesi’nden çıkıp İstanbul Üniversitesi’ne giderek Mehmet Altan’ı ziyaret ettik. Dağınık ve yığılmış kitapların arasında idi. Müslümanların, hem son derece İslam’a bağlı hem de çağını yakalamış birer demokrat olmalarını istiyor: “Kardeşim, siz Müslümanlar da, adamın Cehenneme gitme özgürlüğünü elinden almayın, insanları bırakın kendi haline… Müslümanlar, Avrupa hakkında ziraatçı toplumdan sanayici topluma yükselmiş bir anlayışla Hıristiyanlığı karıştırıyorlar. Bir Batı düşmanlığı var. Hıristiyan Batı ile Sanayi toplumu Batı’yı birbirinden ayırmak lâzım. Yoksa dünyaya evrensel mesajlar veremezsiniz. Sizi biraz devletçi görüyorum. Ben de devleti savunurum ama, şu anda iflas etmiş bir sistemi devlet diye savunmam. Gerçi gerçekleri cesurca haykırmak kolay değildir. Belki azar azar, alıştıra alıştıra söylemek gerekir. Bu cüreti gösterenler gelecekte kazançlı olacaklardır. Çevreyi kızdırma, oy potansiyeli kaybetme endişesi doğruları söylemeye engel olabilir. Ben, eksikliklerin Müslümanlığa sığınıp örtülmesine karşıyım. Senin Müslümanlığın sana… Sen gerçekten tam değilsen, kendi noksanlığını niye Müslümanlık tarafınla örtüyorsun ki? Slogan olarak da kullanmak doğru değil: ‘Kur’an gelecek… Dertler bitecek.’  gibi… Böyle demekle şimdi herşey tamam mı? Hele hele ‘Müslümana kurşun işlemez!’  sloganı beni kızdırıyor. Bunu söyleyenle ben artık ne konuşabileyim!.. Aslında içtihat kapısının açık tutulması lâzım. Günümüzde alınacak şeylerle daha güzel yorumlar yapılabilir.” dedi.

         Daha sonra Ahmet ve Mehmet Altan’ların babaları Çetin Altan’ı evinde ziyaret ettik. Sohbetimiz uzayınca baktım ikindi namazımız tehlikeye girecek, kendisine bu endişemi anlattım. Hemen güzel bir seccade getirdi ve “Annem namazını bunun üzerinde şu tarafa dönerek namazını kılardı” diyerek önümüze serdi. Namazdan sonra da hiç unutamayacağım bir şey söyledi: “Bir zamanlar Necip Fazıl ile atışmalarımız çok olurdu. Baktım, bir yazısında bana hücum ederken anneme de lâf atıyor. Hemen ziyaretine gittim, dedim ki: “Üstad! Bana kızıyorsun tamam. Ama annemin ne suçu var?  Senin dediğin gibi olması hiç mümkün mü? O Tatar Ahmet Paşanın kızı…  Eğer öyle yoldan çıkmış  birisi olsaydı bile, umumhaneye düşmesi hiç mümkün olur muydu? Bilakis annem beş vakit namazını kılan dindar bir hanımdı… Bunları niye yazdın?’ Bunun üzerine bana ‘Ya Çetin sen buna inanıyor musun?’ demesin mi?”

         O günlerde  bunları ve başka ziyaretlerimizi  değerlendirdiğimizde, görüştüğümüz şahsiyetlerin bizlerden bazı şeyler beklediklerini de anlamış olduk. Bir kere bizden onlara, onlardan bize bir diyalog ve hoşgörü çağrısı var. İslâmiyet ise zaten ta baştan herkesle bilhassa Ehl-i Kitap ile diyaloga hazır bir pozisyonda bulunuyor. Âl-i İmran Suresinde “De ki: ‘Ey Ehl-i Kitap! Gelin, bizimle sizin aramızda birleşeceğimiz, müşterek bir sözde karar kılalım!”  (3/64) buyuruluyor.

         Neticede Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı olarak olan biteni Onursal Başkanımız M. Fethullah Gülen Hocaefendi’ye arzettik; “Güzel bir hava var. bu şahsiyetleri sizinle görüşmeye davet edelim mi?” diye sorduk. “Aceleye gerek yok. Onları ben de ziyaret edeyim, sonra davet ederiz.” dedi. Sağ-sol ayırt etmeden, Hocaefendi’yle beraber ziyaretlere gittik. Doğan Grubuna olan ziyaretimizi arz edecek olursak: O zaman Hürriyet – Milliyet aynı gruba dâhildi. Bütün yazarlar ve patron beraber bir görüşme olmuştu. Eğitim,  okullar, yurt içi ve yurt dışı ile ilgili sorular sorulduktan ve diyaloglar üzerinde durulduktan sonra bazı dini sorulara geçildi: Bir yazar, “Bazı radikal görüşlere sahip kimseler bize mürted-dinsiz diyorlar. Halbuki biz Müslümanız… Böyle mevzular için ne söyleyebiliriz?” dedi. Hocaefendi, hiç kimseye apaçık bir inkârı olmadan kâfir-mürted denilemeyeceği söyledikten sonra, Üsame bin  Zeyd’in tam savaş sırasında, bir düşmanın öldürüleceğini anlayınca, şehadet getirdiğini, ama bunu kalbinden gele gele değil de, ölüm korkusundan böyle söylediğini onun için de onu öldürdüğünü ifade edince, Efendimizin (S.A.S.) çok üzüldüğünü ve çok kızdığını, “Kalbini yarıp da içine mi baktın?”  dediğini söz konusu ederek, “Herkesin kalbinin içindekini sadece Allah bilir. Biz zâhire göre hükmetmek zorundayız.” dedi.

         Sonra onlara dedim ki: “Hocaefendi, bu cevabı, sırf size hoş görünmek için söylemedi. Bundan 20 sene önce bu mealde sorular sorulmuştu. Bornova Camii’nde “Bir grup Müslüman öbür gruba ‘dinsiz’, diyordu. Onlar da onlara “karpuz” yani içi kırmızı, Kızıl Komünist, dışı yeşil yani Müslüman görünümlü Münafık diyordu. Bu durum, soru olarak Hocaefendi’ye arz edilince, o gün, aynen bu gün söylediklerini söyledi…” dedim.

         On Beş  Sene  Sonra  Anlarsın

         Küçük yaşta Risale-i Nur Külliyatını tanıdım ve hayran oldum. Cenab-ı Hakka binlerce hamd ve şükrederim. O Kur’an hakikatları, insana öyle bir şuur ve ümit veriyordu ki, kısa zamanda Kur’an Hakikatlerinin dünyaya yayılacağı hissini içimizde duyuyorduk. Halbuki çevrene ve hadiselere bakınca “Nasıl olur?” diye düşünüyordum. 1963’lerde yedi-sekiz kişilik gruplarla yaptığımız sohbetlerde de, bu hissin varlığını fark ediyordum. Ama çevreme, üniversiteye hatta İmam-Hatip öğrencilerinin bazılarının bile Cuma günü sinemaya kaçtığına şahit olunca çok üzülüyordum. Bir Ağabeyimiz “Sen bunu şimdi anlayamazsın. Ancak on beş sene sonra anlarsın. Çünkü bizim okuduğumuz eserler Kur’an hakikatları… Onları okur, hazmeder, yaşayış haline getirirsek, çoğalmamız, matematiksel olarak yani bir, iki, üç şeklinde değil; geometrik olarak, bir, iki, dört, sekiz, on altı, otuz iki, altmış dört gibi çok hızlı şekilde olur” demişti. Ben buna 15 seneye varmadan şâhit oldum…