İltifat sanatı

Okuma Süresi 11 dkYayınlanma Perşembe, Ocak 15 2026
Paylaş
X Post
İltifat sanatı

Arap Edebiyatında “iltifat” sanatı vardır. Gayb’dan (3. Şahıstan)  Muhatab’a  (2. Şahsa) veya Mütekellimden (1. Şahıstan) Gayb’a (3. Şahsa) geçişler vardır. Mesela 3. Şahısla ilgili övgü veya yergiler yapıldıktan sonra ikinci şahıs olarak muhatap alınır ve söylenecekler söylenir. Bu durum Fatiha  Suresinde çok açık görülür. Ve konuşan veya şiir söyleyen Birinci şahıs olarak başlar sonra ikinci şahıs olarak kendisine mesela:  “Sen varsın ya sen…” diye hitap etmeye başlar. İşte bu bağlamda Süleyman Bağ Bey, Martin Buber isimli düşünürün görüşleriyle Fatiha Suresindeki “iltifat sanatı” arasında bir bağ kurarak şöyle diyor:

İnsan konuşan bir varlıktır. Ancak en derin konuşmalar, sözcüklerin ötesinde yaşanır. Düşünür Martin Buber’e göre, insan yaşamının anlamı tam da bu tür konuşmalarda, yani karşılaşmalarda ortaya çıkar.


Yirminci yüzyılın en etkili din filozoflarından biri olan Buber, 1923’te yayımladığı Ich und Du (Ben ve Sen) adlı kitabında insanın dünyaya iki temel ilişki biçimiyle bağlandığını söyler:

Birincisi, Ben–O (Ich–Es) ilişkisidir. Burada insan dünyayı, insanları ve hatta Yaratıcı’yı bile nesneleştirir. Gözlemler, tanımlar, kategorilere ayırır.


İkincisi, Ben–Sen (Ich–Du) ilişkisidir. Burada insan, karşısındakine tüm varlığıyla yönelir. Artık bilgi değil, ilişki vardır; amaç değil, anlam vardır.

Buber’e göre Yaratıcı, bir kavram olmanın ötesinde, bir karşılaşmadır. Onu tanımak, O’nunla konuşmakla mümkündür. Bu düşünce, dikkatle bakıldığında, Kuran’ın en temel metni olan Fâtiha Sûresiyle şaşırtıcı bir uyum içindedir.

Fâtiha: Bir Dua’dan Fazlası

Fâtiha, Kur’an’ın açılış sûresidir. Her Müslüman, günde birçok defa onu tekrar eder. Fakat bu tekrarın ardında gizli bir zihni ve ruhi bir hareket vardır: O’nu tanımaktan O’nunla buluşmaya, bilgiden intisaba uzanan bir yolculuk.

Bir anlamda Fâtiha, insanın Yaratıcısı’yla nasıl ilişki kurduğunun haritasını çizer. Bu yolculuk, Buber’in “Ben–O”dan “Ben–Sen”e geçiş dediği süreci neredeyse birebir yansıtır.

O’nu (c.c.) Tanımak: Marifetullah‘la Başlayan Yolculuk

“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.”

Sure, Allah’ın adını anarak başlar. Bu bir bilgi, bir farkındalık, bir tanıma eylemidir. Allah burada henüz konuşulan bir “O”dur; Rahmân ve Rahîm olarak nitelendirilir. İnsan O’nu tanır, ama henüz doğrudan onunla konuşmaz.

Buber’in diliyle bu bir Ben–O ilişkisidir. İnsan Tanrı’yı kavramaya çalışır, ama arada bir mesafe vardır. Düşünür, tanımlar, ama henüz konuşmaz.

Varlığın Rabbiyle Karşılaşmak

“Hamd, âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm, din gününün mâliki olan Allah’a mahsustur.”

Şimdi tanım genişler. Allah’ın büyüklüğü, adaleti ve rahmeti anlatılır. İnsan, evrendeki düzenin ardındaki anlamı hisseder. Ancak bu hâl hâlâ gözlemci bir konumdur — Allah övülür, fakat henüz ona muhatap olunmaz. 

Yine de bu aşamada bir yaklaşma başlar. Artık bilgi yerini ilhama ve sezgiye bırakır. İnsan Yaratıcı‘sını yalnızca tanımlamaz, O’na doğru yönelir.

Dönüm Noktası: O’ndan Sana

“Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz.”

İşte Fâtiha’nın kalbi burada atar. Zamir değişir: “O” artık “Sen” olur.
İnsan Rabbi‘ne doğrudan seslenir. Artık bilgi diyaloga dönüşür.

Bu an, Buber’in “Ben–Sen” dediği ilişki biçimidir. Burada insan, Allah'ı öteki olarak değil, karşısında hissedilen canlı bir varlık olarak deneyimler. Dua artık bir konuşma değil, bir buluşmadır.

Hz. Peygamber’in “ihsan” tanımı bu noktayı özetler:

“İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Sen O’nu görmesen de O seni görüyor ya...”

Bu, Buber’in de anlatmak istediği varoluşsal yakınlıktır: Yaratıcı’nın insana, insanın Yaratıcısı’na dönük yüzü.

İlişkinin Devamlılığı: Diyalog Olarak Dua

“Bizi doğru yola ilet; kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil.”

Bu ayetlerde insan Rabbi’ne seslenmeyi sürdürür. Artık yalnız bilgi değil, güven vardır, bağ vardır. İnsan, rehberlik ister. Tanrı’ya yönelir, O’nunla konuşur.

Hadiste geçtiği gibi:

“Allah bir kulu sevdiğinde, onun gören gözü, işiten kulağı ve yürüyen ayağı olur.”

Bu ifade, Buber’in “karşılıklı varlık” dediği hâli çağrıştırır: İnsan artık Tanrı’yı dışarıda değil, içinde hisseder.

Bir Dua, Bir Diyalog

Fâtiha, ilk bakışta yedi kısa ayetten ibarettir; ama derinlikte bir ilişki sürecidir.
İnsan önce Yaratıcısını tanır sonra da O‘nunla konuşur.
Bu geçiş, bilginin duaya, duanın karşılaşmaya dönüşmesidir.

Buber’in “Gerçek hayat, karşılaşmadır” sözü, Fâtiha’nın ruhunu özetler.
Her “Elhamdülillah” bir farkındalık, her “İyyake na‘budu” bir yöneliştir.
Dua, sadece insana Rabbini hatırlatmak için değil, O’na yaklaşmak için vardır.

Felsefe ile Vahyin Buluştuğu Yer: Hikmet

Buber, Tanrı’yı insandan ayrı bir varlık değil, insanla birlikte “Arada olan” olarak tanımlar.
Kur’an’da bu anlayışa denk düşen ifadeler vardır:

“Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kâf 16)

Bu ayet, Buber’in “Ben–Sen” anlayışını neredeyse birebir ifade eder.
Allah uzak bir kavram değil, en içteki yakınlıktır.
Ve insan, dua ettikçe bu yakınlığı fark eder.

Sonuç: Bilgiden Aşka ve Aşkın Olana

Martin Buber’in felsefesi ile Fâtiha Sûresi arasında beklenmedik bir köprü vardır:
Her ikisi de insanın Rabbiyle kurduğu ilişkiyi soğuk bilgiden canlı karşılaşmaya dönüştürür.

Fâtiha, sadece Allah‘ı anlatan bir metin değildir — Allah ile konuşturan bir metindir.


Buber’in ifadesiyle:

“Sen diyen, kutsalı çağırır. Çünkü her Sen’de, ebedî Sen konuşur.”

Belki de dua, insanın bilimle, felsefeyle, inançla ulaşabileceği en yüksek bilinç hâlidir:
Yaratıcı’yı anlamakla sınırlı olmayan, O’nu duymak onunla bir bağ kurmaktır.
Ve O’nu duymanın yolu, tıpkı Fâtiha’nın gösterdiği gibi, kalpten yönelişten geçer.

Bu haberler de ilginizi çekebilir