İltifat sanatı

Arap Edebiyatında “iltifat” sanatı vardır. Gayb’dan (3. Şahıstan) Muhatab’a (2. Şahsa) veya Mütekellimden (1. Şahıstan) Gayb’a (3. Şahsa) geçişler vardır. Mesela 3. Şahısla ilgili övgü veya yergiler yapıldıktan sonra ikinci şahıs olarak muhatap alınır ve söylenecekler söylenir. Bu durum Fatiha Suresinde çok açık görülür. Ve konuşan veya şiir söyleyen Birinci şahıs olarak başlar sonra ikinci şahıs olarak kendisine mesela: “Sen varsın ya sen…” diye hitap etmeye başlar. İşte bu bağlamda Süleyman Bağ Bey, Martin Buber isimli düşünürün görüşleriyle Fatiha Suresindeki “iltifat sanatı” arasında bir bağ kurarak şöyle diyor:
İnsan konuşan bir varlıktır. Ancak en derin konuşmalar, sözcüklerin ötesinde yaşanır. Düşünür Martin Buber’e göre, insan yaşamının anlamı tam da bu tür konuşmalarda, yani karşılaşmalarda ortaya çıkar.
Yirminci yüzyılın en etkili din filozoflarından biri olan Buber, 1923’te
yayımladığı Ich und Du (Ben ve Sen) adlı kitabında insanın dünyaya iki
temel ilişki biçimiyle bağlandığını söyler:
Birincisi, Ben–O (Ich–Es) ilişkisidir. Burada insan dünyayı, insanları ve hatta Yaratıcı’yı bile nesneleştirir. Gözlemler, tanımlar, kategorilere ayırır.
İkincisi, Ben–Sen (Ich–Du) ilişkisidir. Burada insan, karşısındakine tüm
varlığıyla yönelir. Artık bilgi değil, ilişki vardır; amaç değil, anlam
vardır.
Buber’e
göre Yaratıcı, bir kavram olmanın ötesinde, bir karşılaşmadır. Onu
tanımak, O’nunla konuşmakla mümkündür. Bu düşünce, dikkatle bakıldığında,
Kuran’ın en temel metni olan Fâtiha Sûresiyle şaşırtıcı bir uyum
içindedir.
Fâtiha: Bir Dua’dan Fazlası
Fâtiha,
Kur’an’ın açılış sûresidir. Her Müslüman, günde birçok defa onu tekrar eder.
Fakat bu tekrarın ardında gizli bir zihni ve ruhi bir hareket vardır:
O’nu tanımaktan O’nunla buluşmaya, bilgiden intisaba uzanan bir yolculuk.
Bir
anlamda Fâtiha, insanın Yaratıcısı’yla nasıl ilişki kurduğunun haritasını
çizer. Bu yolculuk, Buber’in “Ben–O”dan “Ben–Sen”e geçiş dediği süreci
neredeyse birebir yansıtır.
O’nu (c.c.) Tanımak: Marifetullah‘la Başlayan Yolculuk
“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.”
Sure,
Allah’ın adını anarak başlar. Bu bir bilgi, bir farkındalık, bir tanıma
eylemidir. Allah burada henüz konuşulan bir “O”dur; Rahmân ve Rahîm olarak
nitelendirilir. İnsan O’nu tanır, ama henüz doğrudan onunla konuşmaz.
Buber’in
diliyle bu bir Ben–O ilişkisidir. İnsan Tanrı’yı kavramaya çalışır, ama
arada bir mesafe vardır. Düşünür, tanımlar, ama henüz konuşmaz.
Varlığın Rabbiyle Karşılaşmak
“Hamd, âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm, din gününün mâliki olan Allah’a
mahsustur.”
Şimdi
tanım genişler. Allah’ın büyüklüğü, adaleti ve rahmeti anlatılır. İnsan,
evrendeki düzenin ardındaki anlamı hisseder. Ancak bu hâl hâlâ gözlemci bir
konumdur — Allah övülür, fakat henüz ona muhatap olunmaz.
Yine
de bu aşamada bir yaklaşma başlar. Artık bilgi yerini ilhama ve sezgiye
bırakır. İnsan Yaratıcı‘sını yalnızca tanımlamaz, O’na doğru yönelir.
Dönüm Noktası: O’ndan Sana
“Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz.”
İşte
Fâtiha’nın kalbi burada atar. Zamir değişir: “O” artık “Sen” olur.
İnsan Rabbi‘ne doğrudan seslenir. Artık bilgi diyaloga dönüşür.
Bu
an, Buber’in “Ben–Sen” dediği ilişki biçimidir. Burada insan, Allah'ı öteki
olarak değil, karşısında hissedilen canlı bir varlık olarak deneyimler.
Dua artık bir konuşma değil, bir buluşmadır.
Hz.
Peygamber’in “ihsan” tanımı bu noktayı özetler:
“İhsan,
Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Sen O’nu görmesen de O seni görüyor
ya...”
Bu,
Buber’in de anlatmak istediği varoluşsal yakınlıktır: Yaratıcı’nın insana,
insanın Yaratıcısı’na dönük yüzü.
İlişkinin Devamlılığı: Diyalog Olarak Dua
“Bizi doğru yola ilet; kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba
uğramışların ve sapmışların yoluna değil.”
Bu
ayetlerde insan Rabbi’ne seslenmeyi sürdürür. Artık yalnız bilgi değil, güven
vardır, bağ vardır. İnsan, rehberlik ister. Tanrı’ya yönelir, O’nunla konuşur.
Hadiste
geçtiği gibi:
“Allah
bir kulu sevdiğinde, onun gören gözü, işiten kulağı ve yürüyen ayağı olur.”
Bu
ifade, Buber’in “karşılıklı varlık” dediği hâli çağrıştırır: İnsan artık
Tanrı’yı dışarıda değil, içinde hisseder.
Bir Dua, Bir Diyalog
Fâtiha,
ilk bakışta yedi kısa ayetten ibarettir; ama derinlikte bir ilişki sürecidir.
İnsan önce Yaratıcısını tanır sonra da O‘nunla konuşur.
Bu geçiş, bilginin duaya, duanın karşılaşmaya dönüşmesidir.
Buber’in
“Gerçek hayat, karşılaşmadır” sözü, Fâtiha’nın ruhunu özetler.
Her “Elhamdülillah” bir farkındalık, her “İyyake na‘budu” bir yöneliştir.
Dua, sadece insana Rabbini hatırlatmak için değil, O’na yaklaşmak için
vardır.
Felsefe ile Vahyin Buluştuğu Yer: Hikmet
Buber,
Tanrı’yı insandan ayrı bir varlık değil, insanla birlikte “Arada olan”
olarak tanımlar.
Kur’an’da bu anlayışa denk düşen ifadeler vardır:
“Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kâf 16)
Bu
ayet, Buber’in “Ben–Sen” anlayışını neredeyse birebir ifade eder.
Allah uzak bir kavram değil, en içteki yakınlıktır.
Ve insan, dua ettikçe bu yakınlığı fark eder.
Sonuç: Bilgiden Aşka ve Aşkın Olana
Martin
Buber’in felsefesi ile Fâtiha Sûresi arasında beklenmedik bir köprü vardır:
Her ikisi de insanın Rabbiyle kurduğu ilişkiyi soğuk bilgiden canlı
karşılaşmaya dönüştürür.
Fâtiha, sadece Allah‘ı anlatan bir metin
değildir — Allah ile konuşturan bir metindir.
“Sen
diyen, kutsalı çağırır. Çünkü her Sen’de, ebedî Sen konuşur.”
Belki
de dua, insanın bilimle, felsefeyle, inançla ulaşabileceği en yüksek bilinç
hâlidir:
Yaratıcı’yı anlamakla sınırlı olmayan, O’nu duymak onunla bir bağ kurmaktır.
Ve O’nu duymanın yolu, tıpkı Fâtiha’nın gösterdiği gibi, kalpten yönelişten
geçer.
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

ORHAN KESKİN

SAFVET SENİH

ERTUĞRUL İNCEKUL

TÜRKMEN TERZİ

ABDULLAH AYMAZ

Adalet Bakanı'nın tapu kayıtlarını sorgulayan müdü...

Muhittin Böcek birşeye mi zorlanıyor? Akın Gürlek,...

Yatırım altın ve konuttan, faiz ve borsaya kayıyor

Dogalgaz ve Elektiriğe Nisan ayında zam yolda mı?

ABD paraşütçü birliklerin Ortadoğu'ya doğru yola ç...


