İnfak ve yardımlar

Okuma Süresi 25 dkYayınlanma Pazartesi, Mart 9 2026
Paylaş
X Post
İnfak ve yardımlar

Aklın hakkını vermek adına soru cevap şeklinde infak konusunu ele almaya çalışacağım. Fakat bilinmelidir ki infak tamamen bir inanç merhamet ve şefkat işidir. Bir mümin sıfatıdır. Bazı değerli sıfatlar gibi mümin olmayanlarda da bulunabilir. Cimrilik ise bir kafir sıfatıdır, bazı Müslümanlarda da olabilir. İnfakı temin eden cömertlik sıfatı, dünyada sosyal barışı sağlar ve hayatımızı daha yaşanabilir hale getirir. Cimri toplumlarda ise dünya yansa bir avuç samanı yanmayan vurdumduymaz insanlar etrafımızı sarar. Fertten cemiyetlere kadar uzanan cimrilik illeti, dünyamızı daha bir acımasız ve gaddar hale getirir.

Fakat bizim konumuz mümin bir kişideki mümin sıfatı olan cömertliktir. Mümin olmayanların vasıf olarak cömertlikleri bahsimizin dışındadır.   

1. Dinimizde yardım ve cömertliğin önemi ve faydası nedir?

Hadis diye rivayet edilen güzel biz sözde; “Cömert fasık da olsa cennettedir” denir. Cömertlik bize cennete giden yolları açar.

“Cömert Allah’a yakın, insanlara yakın, cennete yakındır. Cimri Allah’a uzak, insanlara uzak ve cennete uzaktır. ” (Tirmizi, Bir, h. No: 1961)

"Kulların sabaha eriştiği her gün yeryüzüne iki melek iner. Biri, 'Allah'ım, malını hayır yolunda harcayan (cömert) kişiye yenisini ver' diye dua eder. Diğeri ise, 'Allah'ım, cimrilik edenin malını telef et/yok et' diye beddua eder. (Buhârî, Zekât 27; Müslim, Zekât 57.)

“Allah yolunda infak edenin misali toprağa atılan bir tohuma benzer ki yedi sümbül verir ve her sümbülde yüz tane tanesi vardır.” (Bakara 261)

"Allah, kuluna yardım ettiği sürece, kul da kardeşine yardım ettiği sürece Allah'ın yardımı devam eder." (Müslim) Dolaysıyla Allah’ın kendisine yardım etmesini isteyen kimse elindeki imkanlarına göre yardım etmelidir.   Davranış ve sıfatlarımız Rabbe gönderilen en etkili yardım çağrıları gibidir.

 

2. İbadet olarak mali ibadetlerin yeri nedir?

Beş olan İslam'ın şartından ikisi mali ibadettir. Malınız ve paranız varsa bu ibadetleri yaparsınız. Zekât vermek ve Haccetmek gibi. Aslında diğer iki ibadetin de mali boyutları vardır.

Hatırlarsanız Ebu Bekir Efendimiz, zekât vermek istemeyen Müslümanlarla savaş etme kararı almıştı.

 

3. Cennetin verme ile alakası var mı?

Cennete girmek Allah yolunda infak etmeye bağlanmıştır. “Allah sizi cennet karşılığında mallarınız ve nefislerinizi satın almıştır.” (Tevbe,111)

Yapılanlar, verilenler boşa gitmeyecek bir gün Halik-i Kâinat tarafından mutlaka değerlendirilecektir. “Amel işleyin Allah, Resulü ve müminler görecek” (Tevbe, 105)

 

4. İnfak ve “birr u takva” arasında bir irtibat var mıdır?

“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe asla birr'e erişemezsiniz. Ne infak ederseniz, Allah, onu bilir. (Ali İmran, 92)

Halbuki biz sabah ve akşam namazlarımızın farzını kıldıktan sonra ellerimiz Rabbimize kaldırıyor ve Ondan “Allhumm edhilnel cennete meal ebrar”  diyerek bizi birr u takvaya ulaştırmasını diliyoruz.

Bu nedenle insan en sevdiğini vermelidir ki birru takvaya ulaşabilsin. Mesela İnsan olarak bizler 100 euroyu mu daha çok severiz 1000 euroyu mu? O zaman daha çok sevdiğimiz imkan dahilindeki 1000 euroyu vermeliyiz.

Medineli Müslümanlar arasında en çok hurma bahçesine sahip olan Ebû Talha (r.a), Mescid-i Nebevî’nin karşısında bulunan ve içindeki tatlı su kuyusu bulunan bu bahçesini çok severdi, Hz. Peygamber () Efendimiz tarafından da beğenilen Beyruhâ adlı bahçesine zaman zaman gider dinlenir ve ha kuyusu suyundan içer abdest alırdı.

Bir gün Sahabeler toplanmışlar, derin bir huzur ve mutluluk içinde Allah‘ın Resulünü dinliyorlardı. Fahr-i Kainat Efendimiz ise;

“Muhtaçlara ve fakirlere yardım ederken malınızın kötüsünü değil de iyisini vermedikçe, olgun bir imana kavuşamazsınız. İmanda en yüksek mertebeye çıkmak istiyorsanız, yoksullara malınızın en hoşuna gidenini bağışlayınız.” (Âl-i İmrân 3/92) mealindeki ayet-i kerimeyi okurken ayet-i kerimeyi büyük bir dikkat ve hassasiyetle dinleyenlerin içinde Hz. Ebu Talha da vardı. Hz. Ebu Talha’nın Medine’de Peygamberimizin mescidine yakın bir yerde, içinde altı yüz hurma ağacı bulunan pek kıymetli bir bahçesi vardı.

 

Hz Ebu Talha şöyle dedi:

Ya Resulullah benim servetim içinde en kıymetli ve bana en sevgili olan, şehrin içindeki sizin de bildiğiniz bahçemdir. Bu andan itibaren Allah rızası için onu, Allah‘ın Resulüne bırakıyorum. İstediğiniz gibi tasarruf eder, dilediğiniz fakire verebilirsiniz.

 

Onun bu davranışını takdir eden. Resûl-i Ekrem () Efendimiz’in bahçeyi akrabalarına vermesinin daha uygun olacağını söylemesi üzerine de onu Übey b. Kâ‘b ve Hassan b. Sabit (r.a) gibi amcazadelerine ve yakın akrabalarına bağışladı (Buhârî, “Vekâle”, 15, “Vesâyâ”, 10).

Bu sözleri söyledikten sonra Ebu Talha, sevinçli ve neşeli bir halle kararını uygulamak için Mescid’den çıkarak bahçeye doğru gitti.

Ebu Talha’nın hanımı Rumeysa, bahçedeki bir hurma ağacının gölgeliğinde oturmuştu. Talha, bahçe duvarına kadar geldi ama içeriye girmedi.

Onun geldiğini gören hanımı Rumeysa:

“Ebu Talha, duvarın dışında ne bekliyorsun? İçeri gelsene” dedi.

Ebu Talha: “Ben içeri giremem, Rumeysa, sen de eşyanı toplayıp dışarı çıkar mısın?”

Rumeysa biraz şaşırdı:

“Neden, bu bahçe bizim değil mi?”

Ebu Talha:

“Hayır, artık bu bahçe bizim değil, şu andan itibaren Medine fukarasınındır” dedi. Sonra da, Hz. Peygamber’den dinlediği ayet-i kerimeyi ve verdiği kararını hanımına anlattı.

Rumeysa hanım bu sözler karşısında, hiç tereddüt etmeden şunu sordu:

“İkimiz namına mı, yoksa sadece kendi şahsın için mi bağışladın?”

“İkimiz namına bağışladım” cevabını alınca da:

“Allah senden razı olsun Ebu Talha. Etrafımızdaki fakirleri gördükçe, ben de aynı şeyi düşünürdüm de sana söylemeye bir tülü cesaret edemezdim; Allah bu hayrımızı kabul buyursun, bekle öyleyse bahçeden çıkıp ben de yanına geliyorum!”

(Buhari, Müslim, Tirmizi)

 

 "Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan infak edin. Gözünüzü yummadan (kötülerini) alıcısı olmadığınız basit şeyleri vermeye kalkışmayın..."(Bakara Suresi 267)

Çünkü verilenler Allah için olması gerektiğinden ilk önce Allah’a gider sonra fakirin eline değer. İnancımız budur. Ademin evlatlarından kaybedeni (Kabil), adadığı kurbanını sahip olduklarının en kötüsünden vermişti.  Bu bir tesadüf değildir. Verilen veya infak edilenin değersizliği kişinin değersizliğinden kaynaklanır.  

 

5. Malımızın ne kadarını infak edelim?

İnfak etmenin alt limiti zekâtla çizilmiş olsa da vermede üst limit yoktur. Vermedeki üst limit bizim sahip olduğumuz imkanların toplamıdır. İnfak etme limit veya oranını, muhataplarımızdaki ihtiyaçlarından daha ziyade bizim imanımızla imkanımızın kesiştiği nokta belirler.   İnfaktaki fiili kişisel üst limit budur.  “Herkes inandığı kadar verir” sözü bu açıdan oldukça manidardır.

“Sana neyi veya ne kadar verelim diye soruyorlar. “huzil af.”  Yani ihtiyacınızdan fazla olanı verin. “(Bakara, 286) Burada anladığıma göre sahabe efendilerimiz; “Ne kadar verelim, infak edelim” diye Efendimiz’e (sav) sormalarının sebebi, “Allah yolu için ne kadar paraya ihtiyacın var bu ihtiyacı sen bize söyle de o kadar infakta bulunalım” demek istemişlerdi (Allah u alem.) Fakat Kuran değişik bir zaviyeden konuyu ele alarak, ailenizin ve sizin ihtiyacınızı karşılayacak metaı kendinize ayırın ve geri kalan paranın fazlasını verin, infak edin dedi.

Allah yolu manasına gelen hizmetlerimizin büyümesi maddi olarak bir anlamda finansa bağlı olduğundan Hizmetlerin ne kadar büyümesini istiyorsanız o kadar verin denilebilir. Allah yolunun çok büyümesini istiyorsanız o zaman çokça infak edin. Allah yolunun güçlenmesini ve büyümesini istemeyen münafıklar hem zenginlerin hem de fakirlerin (muttavviin) infak etmesiyle alay ettiler de şu ayet nazil oldu:

“Sadakalar hususunda gönüllü bağışta bulunan mü’minlerle, güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler var ya; işte Allah asıl onları maskaraya çevirmiştir. Onlar için elem dolu bir azap vardır.” (Tevbe, 79)

Beyaz ve siyah köpek yavrularının ihtiyaçlarını gidermekte olan dedeye torunu sorar: “Dedeciğim bu iki köpek yavrularından hangisi daha çok büyür.” Dede de torunun sorduğu soruya manidar bir cevap verir: “Hangi yavruya daha çok yedirip içirerek beslersen o yavru ileride daha çok büyür.” Yani maddi imkanlarımızı hep nefsimize harcarsak nefsimiz, Allah yoluna harcarsak hizmetlerimiz büyür.

Vermeyi veya cömertliğimizi belirleyen en ana kıstas verdiklerimizin miktarı değil oranıdır. Anlatıldığına göre her gün evinde büyük kazanlarla misafir ağırlayıp kalma imkânı sağlayan Hatem i Taği’ye sordular. “Senden daha cömerdini biliyor musun?” O da mealen şöyle cevap verdi:

“Ben arkadaşımı ziyarete gittiğimde kölesini gördüm. Elinde ekmeğini yemek üzerdi ki, her halinden aç bir köpek kuyruğunu sallıyarak gözlerini kölenin elindeki ekmeğe dikti. Köle acıdı ekmeğinin yarısını bu aç köpeğe uzattı. Ekmeği hızlıca yiyen köpeğin açlığı henüz geçmediğinden kölenin elinde kalan ekmeğinin etrafında dönüp dolanmaya devam etti. Köle bu sefer elinde kalan ekmeği de köpeğe uzattı. Sordum; “Senin bugün bu ekmekten başka yiyeceğin var mı? Köle de “yok” dedi. “Sen yani şimdi malının tümünü bu köpeğe mi verdin.” Köle “evet” dedi. Bu köleden daha cömerdini görmedim. Evet ben her gün evimde yemek pişiriyor misafir ağırlıyorum fakat bunu malımın az bir kısmıyla yapıyorum. Malımın hepsini harcamıyorum. Dolayısıyla malının hepsini bir günde harcayan bu köle benden daha cömertti.

 

5. Vermede yarış olur mu?

Olur. Ebu Bekir ve Ömer'in yarış ettiğini var sayabiliriz.

“Hayırda yarışın....”(Bakara 148)

Yarış verdiklerimizin miktarından daha ziyade oranında cereyan eder.

 

6. Az veren çok verenin kriteri nedir?

İnfak etmedeki “azı” “çoğu” verdiklerimizin imkanlarımıza göre oranı belirler. 

Ömer (r.a) malının yarısı, Ebu Bekir’in hepsinden daha çok olabilir. Fakat Ömer bir defasında malının yarısını Ebu Bekir ise tümünü verdi.

 

7. Vermenin bir ahlakı veya nezaketi var mıdır?

Evet vardır. Allah için vermek ve verdiklerini malını temlik olduğunu iyi bilmektir. Karşılığında saygı, itibar ve söz hakkı gibi beklentilere girmemektir. Hele verilenlere karşı sözle eziyet ve minnet tavrı kesinlikle olmamalıdır. Verdiklerimi çar çur ediyorlar gibi mülahazalardan uzak durulmalıdır. (Bakara, 260,61,62,63,64)

Bir mücahide verdiği atın bakımını yapmıyor diye geri satın almak isteyen Ömer Efendimiz'in Peygamber Efendimiz, bu davranışını kınadı. Bu durumu köpeğin kusmuğunu yalamasına benzetti. (Buhari, Müslim)

“Verdiğini unut. Denize at balık bilmezse halık bilir.” sözü bu durumu ne güzel özetler.

 

8. İnfak etme ile kıymet, değer, üstünlük açısından bir paralellik var mıdır?

Bir insanın o toplumda derecesini, makamını öğrenmek istiyorsanız o insanın Allah yolunda ne kadar infak ettiğine bakmanız yeterlidir. Bu infak edilen vakit, hayat, imkân, ilim veya para olabilir.  En değerli insan Peygamberimizdi ve özellikle Ramazan ayında önüne kattığını sürükleyen rüzgarlar gibi cömert kesilirdi. Daha sonra en faziletli insan Ebu Bekir’di. En çok infak eden de Ebu Bekir’di. Bu bir tesadüf değildir. 

Fazilette en üst mertebede olan Halifelerin aynı zamanda diğer sahabeden daha cömert olmaları iddiamızda bizi haklı çıkartır. 

 

9. Verme vazife ve sorumluluk mudur?

Evet. Kuran Peygamber Efendimiz’e; “Onları temizlemek için sadak al ve onlara dua et diyor.”( Tevbe, 103)

Malmızın kırkta birini infak etmemiz gerektiği üzerine müesses olan Zekat, zorunlu bir ibadettir. Sadaka ise zekata beğlı üst limiti olmayan nafilesi nevindendir. Çünkü her farz ibadetin kendi türünden nafileleri vardır.

 

10. Son anda vermek mi daha makbuldür?

Hayır! Son anda vermek tasadduk etmek geçerli olmayabilir. Son anda nasıl inanmak makbul değil onun gibi. Can hulkuma gelmeden bu işleri halletmek gerekir. En makbul sadaka gençken, kazanıyorken ve gelecek planları yaparken vermektir. Yani ruhumuzu vermeden malımızdan vermeliyiz. 

 

11. Ölünce kabirdeyken sevap kazanıyor olmaya devam etmek mümkün mü?

Her insan ölünce aslında ameli kesilir. Fakat sadaka-i cariye yapanın, salih ve dua eden bir evladı olanın, istifade edilen ilim bırakanın amelleri kesilmez. Sevap kazanmaya kabirde de olsa devam eder. (Müslim, Vasiyyet 14.)

Emlakçılıkta toprak satın alıp yatırım yapanlar için “yer yatar sahibi kalkar” denir. Biz de mezarda yattıkça sevap, seviye ve makam açısından ayağa kalkmak istiyorsak dünyada bıraktığımız sevap fabrikalarının çalışıyor olması gerekir. Hatta bu sebeple kabir hayatına ateşe layık halde girenler, mahşer günü kabir hayatından cennetlik hale gelmiş olarak çıkabilirler. (Allah u alem)

Allah bol ve samimi olarak Allah yolunda infak edenlerden eylesin!