İslam'da kadın eve hapsedilmemiştir

⏱ Okuma Süresi 9 dk•Yayınlanma Cuma, Ekim 9 2026
Paylaş
X Post
İslam'da kadın eve hapsedilmemiştir


Günümüzde erkek ve kadının eşitliği iddiasından hareketle kadınlar türlü türlü sömürülmelere uğratılırken, İslâm kadının faydasına olacak ve onu koruyacak şekilde toplum içindeki konumlarını en mükemmel şekilde tespit etmiştir. Kadının fıtratına (yaratılışına) zor olabilecek birtakım sorumluluklar ondan kaldırılırken, kendi iradesiyle bunları yapmasına ise izin vermiştir: 

“Bu zaviyeden bakılırsa, görülecektir ki, İslam kadını hiçbir hususta mahrum etmemiş; fizikî yapısını ve hususî konumunu gözeterek merhameten onu bazı mükellefiyetlerden muaf tutmuştur. Mesela; onun omzuna, vakit namazlarını cemaatle kılma, Cuma namazı, hutbe, ezan, kâmet ve itikaf (Ramazan’ın son 10 günü ibadete çekilme) gibi sorumluluklar yüklememiştir. Bununla beraber, “Ben Cuma namazına gideceğim” diyenin önünü de hiç almamış, onun kendi isteğiyle cemaate katılmasına mani (engel) olmamıştır. Hadis ve siyer kitaplarında, Asr-ı Saadet’te kadınların bayram namazlarına, hüsuf ve küsuf (güneş ve ay tutulması) namazlarına, hatta yağmur dualarına iştirak ettiklerine dair misaller verilmektedir.

Evet, onun, erkeğin mesul sayıldığı her mükellefiyetten sorumlu olmaması ve bazılarından muaf tutulması İslam’ın kadına bakışındaki merhametin bir tezahürüdür. Bu rahmet tecellisi de şu temel espriye dayanmaktadır: Kadın, erkeğe kıyasla daha çok şefkatli ve pek merhametlidir. Ondaki engin şefkate bir iltifat olarak, yegâne merhamet sahibi Rahman ü Rahîm, ilahî rahmetinin değişik tenezzül dalga boyundaki bir tecellisine daha kadını mazhar kılmış (Allah, kadını ilahi merhametinin özel bir tecellisiyle/yansımasıyla şereflendirmiş) ve onun bazı mükellefiyetlerini kaldırmıştır.” (M.F.Gulen-Alan Mahkumu ve Hak Mahrumu Kadınlar) 

İslâm yaratılışına en uygun ve faydalı bir şekilde kadının konumunu belirlerken onu toplumdan soyutlayıp eve hapsetmemiştir. Tarih boyunca buna aykırı olarak yapılanlar ise toplumların geleneklerinde kaynaklanan yanlış uygulamalar olmuştur:

“İslam’a göre kadının dünyadaki rolü sadece evinin işleriyle meşgul olmak ve çocuk büyütüp yetiştirmekle sınırlı değildir. Aslında o, fıtratına ters düşmemesi ve dini hassasiyetleri gözetmesi kaydıyla, toplumun hemen her alanında kendi üzerine yüklenen vazifeleri yapmakla ve içtimaî (toplumsal) hayatta erkeğin elinin yetişmediği yerlere uzanıp oradaki eksiklikleri tamamlamakla mesuldür (sorumludur). 

Fakat, maalesef, bu gerçek zamanla Müslümanlar arasında dahi göz ardı edilmiş ve kaba bir anlayış, hoyrat bir düşünce kadın ve erkeğin birbirine yardımcı olmalarına dayalı bu sistemi bozmuştur. Onun bozulmasıyla da hem aile düzeni hem de içtimaî nizam bozulmuştur. Farklı milletlere mensup Müslümanların kendi tarihi birikimlerine İslam libası giydirmeleri, âdet ve geleneklerini Din-i Mübin’in esaslarıymış gibi görüp göstermeleri ve belli dönemlerde bu çizgide bir kısım içtihatlar (çıkarımlar/hükümler vermeleri) yapmaları sebebiyle kadının hakları yenmiş, gün be gün o daha dar bir alana itilmiş ve bu işin neye müncer (yol açacağı) olacağı hesaba katılmadan, bazı yerlerde hayattan bütün bütün tecrid edilmiştir (izole edilmiş/soyutlanmıştır).” (M.F.Gulen-Alan Mahkumu ve Hak Mahrumu Kadınlar)  

İslâm her şeyi en mükemmel bir şekilde ve bir denge ve uyum içerisinde ortaya koymaktadır ve bunu İfratlar ve tefritlere (aşırılıklara) düşmeyecek bir şekilde yapmaktadır. Maalesef günümüz insanı bu dengeden mahrum hep ifrat ve tefritler (aşırılıklar) arasında gel-gitler yaşamaktadır. Kadının fıtratını hesaba katmadan, toplumda ona bir rol ve konum belirleyenler, kadına hak ettiklerini kazandıralım derken, onu yaratılışına aykırı bir yola sokmakta ve neticede kadınlığa ait değerler zarar görmekte ve kadının yerine getirmesi gereken ve toplum hayatı için çok önemli olan işler aksamaktadır: 

“Fakat, bu husustaki düşünce kaymalarının ve inhirafların (sapmaların) müsebbibi (nedeni) -haşa- Din-i mübin (İslâm) değildir; hata, onu yanlış yorumlayıp yanlış uygulayanlara aittir. Tatbikattaki (uygulamadaki) bu hataların da mutlaka düzeltilmesi lazımdır. Ne var ki, bu mevzudaki (konudaki) yanlışlıklar düzeltilirken mesele feministlerin arzu ettiği şekilde ele alınırsa, bu defa yine denge bozulacak ve ifratları tefritler takip edecektir. Mesela; kadını sadece çocuk yapan bir obje kabul etmek ve onu bir çocuk fabrikası gibi görmek ne kadar çirkinse ve ona karşı saygısızlıksa, kadının tenasüle (doğuma/çoğalmaya) baş kaldırması ve bir makina olmadığını göstermek için çocuk edinmekten kaçınması da o kadar fıtrata terstir ve yakışıksızdır. Evet, kadın, bulaşık bir kap olmadığı gibi, yeri de sadece bulaşık kapların bulunduğu mutfak değildir; fakat, yemek, çamaşır, bulaşık, temizlik gibi ev işleriyle hiç alâkasının bulunmadığını iddia eden ve yuvayı bir aşhaneye, bir yatakhaneye çeviren kadın da çocuklarına iyi bir anne, iyi bir muallim ve iyi bir mürşide (doğru yolu gösteren ve doğruya sevk eden) olmaktan çok uzaktır.

Diğer taraftan, kadını maden ocaklarındaki gibi çok ağır şartlar altında çalıştırmak da zulümdür. Sırf erkeğe eşit olduğu iddiasıyla, kadının, yaz günü sıcakta tırpan sallama, tırmık çekme, dövenlerin üzerinde iş görme, ya da sınırda terörist gözetleme, eşkiyayı takip için mağaralarda yatıp kalkma, başını bir taşa koyup uyuma ve uyanır uyanmaz da düşman kovalama gibi ağır mesuliyetler altına itilmesi insan tabiatına terstir, zalimane bir işkencedir; kadınlığının hususiyetlerini görmezlikten gelme ve fıtratın kanunlarıyla çatışma demektir.

Bu itibarla, İslam’a göre, kadını eve hapseden ve onu içtimaî hayattan bütün bütün uzaklaştıran anlayış kat’iyen doğru değildir; kadın, fizyolojisi ve psikolojisi nazara alınmak kaydıyla, herhangi bir işte çalışabilir. Fakat, hem kadın hem de erkek hayatın bir paylaşımdan ve iş bölümünden ibaret olduğunu bilmeli ve her biri kendi fıtratına uygun işleri yaparak diğerine yardımcı olmalıdır.” (M.F.Gulen-Alan Mahkumu ve Hak Mahrumu Kadınlar)  


İnşallah sonraki yazıda konuya devam edelim…