İslam'da kadına tanınan haklar ve konumdan örnekler

Önceki yazılarda kadınlara bütün haklarının verilmesi ve onların sahip oldukları yüce konumlarına yükseltilmesi işinin, insanlığın en karanlık bir devresinin yaşandığı bir zamanda, yedinci asrın başlarında İslâm’ın eliyle gerçekleştirildiği ifade edilmişti. Bu yazıda, o en zifiri karanlıkların ortasında parlayan İslâm güneşinin kadınlık aleminde yaptığı o harikulade değişim ve dönüşümün bazı örnekleriyle konumuza devam edelim…
Batı’da 1870’li yıllarda kadına verilmeye başlanan birçok haklar 12 asır öncesinde İslâm’da kadınlara verilmiştir. İslam kadınlara varislik, mülkiyet edinme, mal ayrılığı ve tasarruf etme ve tevfiz-i talak (Kocanın boşama yetkisini karısına veya bir başka kişiye devretmesi) gibi birçok hakları vermiştir. Kadınların bu haklarına bir müdahale olduğunda kadınlar bu haklarını mahkemelerde arayabilmişlerdir.
Bunlardan kadınların mirastan hak sahibi olabilmeleri ile ilgili olan ayetlerin inmesine vesile olan bir olayı Dr. Reşit Haylamaz’ın “Efendimiz’in (sas) Aile Hayatı” isimli kitabından takip edelim. İslâm’dan önce Arap toplumunda kocası öldüğünde ondan karısına mirastan bir şey düşmez ve mirasın tamamını babası ve erkek kardeşleri paylaşırlardı:
“Bir gün Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına, Amra Bint-i Hazm adında bir kadın geldi. Bu kadın, Uhud’da şehîd olan Sa’d İbn-i Rebî’in hanımıydı. Hem hamileydi hem de yanında, elinden tuttuğu iki kız çocuğu vardı. Kızlarını göstererek “Yâ Resûlallah!” dedi. “İşte şunlar, seninle birlikte Uhud’da savaşırken şehîd düşen Sa’d’ın kızlarıdır! Bunların amcaları gelip bütün mallarına el koydu ve yeğenlerine hiçbir şey bırakmadı. Bu konuda bize nasıl bir yol gösterirsin, yâ Resûlullah? Hâlbuki bunlar, ellerinde imkân olmadan yarınlara yürüyemez, ayakta kalamaz ve kendi yuvalarını da kuramazlar!” Kadını dinleyen Habîbullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ona “Umulur ki Allah (celle celâluhû), bu hususta da son hükmü verir, buyurup bir müddet beklemesini söyledi.
Bir müddet sonra Cibrîl-i Emîn huzurdaydı ve Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem), içinde mirasla ilgili hükümleri de ihtiva eden Nisâ Sûresi’ni getirmişti (Nisâ Sûresi 4/6-14). Sûre, sadece mirasla ilgili hükümleri ihtiva etmiyordu; Allah’ın hakları, bütün insanların kardeşliği, çocuklara, kadınlara, yetimlere şefkat edip haklarının verilmesi, mallarının korunması, evlenme, miras, temizlik, namaz, cihâd, nizama uyma, toplumda müsamaha, dayanışma, emânete riâyet, adâlet, Ehl-i kitap ile münasebetler gibi daha birçok konudan bahsediyordu!
Bu yeni gelişme üzerine Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Câbir İbn-i Abdillah’ı yanına çağırdı ve onu, Sa’d İbn-i Rebî’in hanımı Amra ile Hazreti Sa’d’ın kardeşine gönderdi. Çok geçmeden ikisi de huzurdaydı. Nefes nefese kalan kardeşe döndü ve “Sa’d’ın iki kızına, malın üçte ikisini; kızların annesine de sekizde birini ver; geri kalanı da senindir, buyurdu. Hazreti Amra (radıyallahu anhâ), Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem), ağzı açık dinliyordu; zira ilk defa kadın muhatap alınıyor ve insan yerine konulup mirastan pay veriliyordu! Üstelik bu, bizzat Allah’ın takdiriydi…
Resûlullah’tan bunları dinleyen Hazreti Amra (radıyallahu anhâ), öyle bir tekbir getirdi ki etrafta duymayan kalmadı; zira talebine bizzat Allah (celle celâlühû) cevap vermiş ve bu vesileyle kadın konusuna kalıcı bir neşter vurmuştu. Üstelik kendi talebi olmadığı halde öyle konuları gündeme getirmiş, öyle detaylardan bahsetmişti ki kızları için çıktığı yolda şimdi, kendisi için de pay almış olarak dönüyordu!
O günün telakkilerine göre hiç olmayan bir şey olmuş, kadın ve aileyi ilgilendiren birçok hüküm gelmişti! Hepsi yeni ve hepsi de orijinaldi; ancak en çarpıcı olanı, kadın ve çocuğa da mirastan pay verilecek olmasıydı! Demek ki miras konusunda da artık, gücü elinde bulunduranların dedikleri değil, Allah’ın adâleti tecelli edecek ve insanlar mağdur olmaktan kurtulacaklardı! Aynı zamanda bu, ilâhî hükümlere göre yapılan ilk miras taksimi anlamına geliyordu.” Kadın konusuna vurulan kalıcı neşter
İslâm’da kadın hukuk önünde hür ve bağımsız bir kişiliğe sahiptir. Kadınlar sosyal hayatın içerisinde yer almışlar, düşüncelerini özgürce ifade edebilmişler ve haklarını rahatça arayabilmişlerdir:
“Kadın, hukuken hür ve müstakil bir şahsiyettir. Onun kadınlığı, ona ait ehliyetlerden hiçbirini daraltıcı ve ortadan kaldırıcı mahiyette değildir. Erkek, ne ölçüde düşüncesini açıklama hürriyetine sahipse, kadın da aynı hürriyete aynı nisbette (oranda) sahiptir. Bildiği konularda onun görüşüne de başvurulur ve kendisiyle istişare yapılır. Öyle ki, her an vahiyle beslendiği için hiçbir konuda başkasına danışmaya muhtaç olmayan Peygamber Efendimiz, bütün ümmetini alâkadâr eden (ilgilendiren) bazı meselelerde bile, kendi hanımlarının fikirlerini almış ve onların düşünceleri istikametinde hareket ettiği zamanlar olmuştur.
Bir kadının, kocasıyla arasındaki “zıhar” (bir erkeğin eşine "Sen bana annemin sırtı gibisin" veya benzeri bir benzetme yaparak onu kendisine haram kılması) meselesine çözüm bulması ve böylelikle kendisini ve çocuklarını mahvolmaktan kurtarması için Allah Rasûlü’ne gelip O’nunla tartışırcasına konuşması ve ilahî hüküm gelinceye kadar ısrarlı taleplerini sürdürmesi de çok meşhur bir hadisedir. Müslümanlar arasında, kadının fikir hürriyetinin ne ölçüde gözetildiğine bu hadise dahi tek başına yeterli bir delil ve güvenilir bir şahittir; nitekim, o kadının, halini Allah’a arz etmesi üzerine ayet nazil olmuş ve bu meseleyi anlatan sureye de “Halini anlatıp hakkını savunan kadın” anlamına gelen “Mücâdile” adı verilmiştir.
Dahası, o dönemde, kadınların halifeye dahi itiraz edip, onun Kur’ân’a aykırı buldukları içtihadlarına, hem de camide bütün cemaatin huzurunda karşı çıktıkları bile vâkidir (olmuştur). Mesela; Hazreti Ömer, evlenmeyi kolaylaştırmak için, nikah akdi (anlaşması) esnasında tesbit edilen (belirlenen) mehir miktarı hakkında üst sınır belirlenmesi gerektiğini düşünmüş ve mehir miktarının evliliğe engel olmamasını istemiştir. Bir hutbe esnasında, mescidde bu düşüncesini beyan edince bugün adını sanını dahi bilmediğimiz bir kadın, “Ya Ömer! Bu konuda Efendimiz’den duyduğun bir söz, senin bilip de bizim haberdâr olmadığımız bir ifade mi var? Çünkü, Cenâb-ı Allah, Kur’an’da, ‘Ve âteytüm ihdâhünne kıntâran…’ buyuruyor. Demek ki, kantar kantar mehir verilebilir.” demiş ve onun bu içtihadına itiraz etmiştir. Seyyidina Ömer hiç tepki göstermeden o kadının itirazını yerinde bulmuş; kendi kendine “Yaşlı bir kadın kadar da dinini bilmiyorsun!…” diyerek nefsini (kendisini) levmetmiş (kınamış) ve sözünü geri almıştır. İşte, gerçek İslam toplumunda kadın bu kadar hayatın içindedir…” (M.F.Gulen-Alan Mahkumu ve Hak Mahrumu Kadınlar)
Sahabe, tabiin (sahabeyi görenler) ve tebe-i tabiin (sahabeyi göreni görenler) döneminde kadınların bir mürşit, bir muallim (öğretmen) ve bir terbiyeci olarak çok önemli roller oynadıkları ve sağlıklı bir toplumun oluşmasına çok büyük katkı sağladıkları görülmektedir:
“Bugün dinin özüne vakıf olmayan kimseler, yanlış telakkileri sebebiyle kadını bir fanus içine koymuşlar ve onu bazı haklardan mahrum bırakmışlardır.
Aslında, Allah’ın, şefkat, merhamet, incelik ve hassasiyetle donattığı, donatıp çocuklarını yetiştirme konusunu tabiatının bir derinliği haline getirdiği kadın, fıtratı itibarıyla bir muallime, bir mürebbiye ve bir mürşidedir. En başta Ezvâc-ı Tahirât (Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in mualla zevceleri, eşleri), birer mürşide olarak yetişmiş ve çok büyük insanlara öğretmenlik yapmışlardır. Mesruk bin Ecda’, Tâvûs b. Keysan, Atâ b. Ebi Rebah, Esved b. Yezid en-Nehâî gibi âbid ve zâhid nice insanlar, hep Mü’minlerin Anneleri’nin rahle-i tedrisinde (eğitiminde, okulunda) çıraklık yapmışlardır. Hususiyle, Hazreti Aişe validemiz, Tabiîn’in en büyük imamlarına feyz kaynağı olmuştur; azize annemiz, kimi zaman bir perde arkasından, bazen de süt hısımlığı (akrabalığı) konusundaki kendine has içtihadıyla (çıkarımıyla) amel eden talebelerine doğrudan ders vermiş, en muğlak (karışık, zor) mevzuları (konuları) onlara şerh etmiş (açıklamış) ve sordukları sorular hakkında fetvalar serdetmiştir (vermiştir).
Bundan dolayıdır ki, Süleyman Nedvî, Hazreti Aişe validemizin hayatının mukaddimesinde (girişinde), Müslümanların geçirdiği inhitat (gerileme, kuvvetten düşme) devrinin sebeplerini zikrederken, bu inhitatın yarı sebebinin kadınlar olduğunu ve bilhassa onların Hazreti Aişe validemiz gibi numune-i imtisal (örnek) bulamayışlarını vurgulamaktadır.” (M.F.Gulen-Alan Mahkumu ve Hak Mahrumu Kadınlar)
Sonraki yazıda konuya devam edelim…
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

PROF. DR. ŞERİF ALİ TEKALAN

PROF. DR. OSMAN ŞAHİN

CUMA KARAMAN

SAFVET SENİH

ERTUĞRUL İNCEKUL


Muhafazakâr Mahallede Akit Paniği: Safa Vakfı Bayr...

Ekonomi Yönetimin Korku Dağları Sardı! MSCI Kararı...

Fon Vurgununu Yazan Gazeteci Bahadır Özgür Serbest...

AKP'de Bakü Çatlağı Derinleşiyor: Oktay Saral Eleş...

Fon Vurgununda Siyasi Söylem Ve Piyasa Gerçeği: Er...







