Kime Emanet Ederim?

⏱ Okuma Süresi 11 dk•Yayınlanma Pazar, Eylül 27 2026
Paylaş
X Post
Kime Emanet Ederim?

Yine o kavurucu yaz mevsimiydi.

Ruhumun ebedî menzili olan memleketime, anamın şefkatli dizinin dibine doğru yola koyulmuştum. 

Kütahya topraklarına vardığımda güneş, gökyüzünde kan kırmızısı bir yangın bırakarak dağların arkasına çekiliyor; yamaca nakış gibi işlenmiş o küçük köy, bağda bahçede çalışıp yorulmuş bir ihtiyar gibi sessizce dinleniyordu. 

Köyün girişinde, yılların acısından yontulmuş iki sabır abidesi gibi birbirine yaslanan iki mahzun mezar vardı. Kara toprak, Ahmet’in babası Salih Efendi’yi çok erken bir vakitte, ömrünün baharında bağrına basmıştı.

Kocasının vefatından sonra Selvi Ana, hayatın o omuzları çökerten ağır yükü altında çabucak yaşlanmıştı. Büyük oğlu Mustafa’nın askerliği, küçük oğlu Ahmet’in gurbet ellerdeki bitmek bilmeyen tahsili derken ayrılıklar, bu çilekeş kadının belini iyice bükmüştü. 

Gelini ise onun bu sessizliğini fırsat bilip sert davranıyor, o nazenin kalbini sık sık incitiyordu. Fakat Selvi Ana, sineye çektiği bütün bu hicranı gözünden sakındığı oğullarından bir sır gibi saklıyordu. Geceleri, duvarda asılı duran kocasının eski fotoğrafına bakıyor, gözlerinden sessizce yaşlar süzülürken, “Ne olur al artık beni yanına, Salih’im!” diye fısıldıyordu.

Oğlu Mustafa annesini böyle kederli bir hâlde yakaladığında ise yaşlarını alelacele siliyor, yüzüne zoraki bir tebessüm yerleştirerek, “Ana yüreği işte oğlum… Ahmet’imin hasretine dayanamıyorum.” diyordu.

O günlerde herkes yollardaydı. Kutlu bir göç başlamıştı. Anadolu ile Atayurt hasretle kucaklaşıyor; mutluluktan tarih ağlıyor, toprak ağlıyor, gök ağlıyordu. Asırlık dertlerle yüreği yaralı olan Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sineleri sarsan o tarihî çağrısı Anadolu’da yankılanıyordu:

“Ne olur gidiniz! Allah aşkına gidiniz! Muhammed aşkına gidiniz! Hamza aşkına gidiniz! Oralarda sizi bekleyen gözler var, suya hasret yürekler var. Maddi, manevi hiçbir şey beklemeden gidiniz, dönmemek üzere gidiniz!” 

Ahmet gidecekti; adını göklere yazdıracak olan Önden Giden Atlılar’ın arasına karışacaktı. Ama önce anasının mübarek elini öpmeli, duasını ve rızasını almalıydı.

Ahmet, köye yaklaştığında Selvi Ana;

“Ahmet’imin kokusu geliyor! ”dedi.

Ahmet içeri girer girmez anasının boynuna sarıldı. “Geldin, değil mi Ahmet’im? Bir daha ananı yalnız bırakmak yok, değil mi oğlum? Artık ananın ne hasretlere yanacak bir yüreği kaldı ne de dizlerinde derman…” 

Ahmet cevap veremedi; kelimeler boğazına düğümlendi, sustu.

Günler geçtikçe Ahmet, annesinin yıllardır büyük bir sabırla sakladığı çileli hayatın perdelerini fark etmeye başladı. Gelin eziyetini kendi gözleriyle gördü; geceleri yastığa gömülen o sessiz hıçkırıkları işitti. Hele bir gün yengesinin yüzüne bir tokat gibi fırlattığı, “Al ananı, götür buradan! Biraz da sen bak!” sözü, Ahmet’in yüreğini paramparça etti. Ahmet gitmekten vazgeçti; anasını bu vefasızlığın ortasında böyle bırakamazdı.

O gece erkenden yatağına uzandı. Gözlerini kapattığında düşünceleri annesiyle o kutsal sevdası arasında amansız bir kavgaya tutuştu. Tam bu arafın ortasında, hayatının yönünü değiştirecek o mübarek rüyayı gördü. Sabah olduğunda annesinin odasına doğru yürürken nereden başlayacağını bilemedi. Usulca yanına yaklaştı:

“Anacığım! Biliyor musun, ben buraya aslında seninle helalleşmeye, vedalaşmaya gelmiştim. Orta Asya’ya öğretmen olarak gidecek, Önden Giden Atlılar’ın arasına katılacaktım. Fakat senin bu hâlini görünce vazgeçtim. Lakin anacığım, bu gece Peygamberimiz (s.a.v.) evimize geldi. Başında siyah bir sarık vardı. Yüzü dolunay gibi parlıyordu fakat üzgündü. Öyle güzel gözleri vardı ki, sanki yüzüme değil, ruhumun derinliklerine bakıyordu. Bana, ‘Söz verdiğin yerde seni bekleyenler var.’ dedi.

‘Ama Efendim… Annem? Onu kime emanet ederim?’ dedim.

‘Bize emanet et…’ buyurdu.”

Odada zaman durdu. 

“Git Ahmet’im, git!” dedi Selvi Ana. Sesi birden büyük bir vakara bürünmüştü.

“Bunca yıl her acıya dayandım, bundan sonra da dayanırım. Madem Efendimiz (s.a.v.), ‘Anan bize emanet.’ demiş. Bir kul için bundan daha büyük bir müjde mi olur, oğlum?”

Ayrılık vakti gelip çattı. Yanaklarından süzülen yaşları beyaz yaşmağının ucuyla silen anasından kopmak Ahmet için hiç kolay olmadı. Sarıldı anasına, kokusunu bir daha hiç duymayacakmış gibi derin derin içine çekti. Biliyordu, gurbetin ayazında bu koku ona çok lazım olacaktı.

Anası, “Ahmet’im! Giderken yol kenarındaki babanın mezarına da uğrayıver.”dedi.  ‘Baba, ben öğretmen oldum. Ata yurduna gidiyorum.’  de. Gördüğün rüyayı ona da anlat.”

Tren camlarından akan yabancı şehirler, dağlar ve nehirler boyunca Ahmet hep o rüyayı düşündü. Nihayet ata toprağı Orta Asya’nın uçsuz bucaksız, alabildiğine hür bozkırlarına ulaştığında, içinde korkudan eser kalmamıştı. Anadolu’nun sıcak nefesini bu özgür rüzgârlara bıraktı. Çok sevdiği, aylardır yollarını gözleyen o masum öğrencileriyle kucaklaştı. Onların gözlerindeki ışık, Ahmet'in yol yorgunluğunu da içindeki gurbet sızısını da bir anda silip götürdü.

Ahmet bu kutlu yolculukta yalnız değildi. Ömrünün en taze baharında, mazlum milletlerin ufkuna bir fecir parıltısı gibi doğmak için yollara düşen nice adsız kahraman, arkalarında gözü yaşlı analar, boynu bükük babalar bırakmışlardı. Bir daha geri dönmemek, gidenlerin ardında bıraktığı o ıslak gözleri bir daha görememek üzere çıkılan bu yol; sıradan bir ayrılık değil, toprağa tohum gibi düşen bir adanmışlık, tarihe kanat çırpan bir yiğitlik ve zamanın eskitemeyeceği sessiz bir destandı.

Ahmet, kendini o çocukların geleceğine öyle bir adamıştı ki zamanın nasıl aktığını fark etmiyordu.

Bir gün, yine okul bahçesinde, neşeyle etrafını saran talebelerinin arasındayken koridordan bir ses yükseldi: 

"Ahmet Öğretmenim, Türkiye’den telefon var!"

Ahizeyi kulağına götürdüğünde, binlerce kilometre öteden gelen cızırtıların arasından ağabeyi Mustafa’nın hıçkırıklarla titreyen sesini duydu:“Anamızı kaybettik.”

Ahize Ahmet’in elinden düşüp ahşap zeminde tok bir ses çıkardığında, zaman bozkırın ortasında asılı kaldı. 

Anası, emanetlerin en güzeline teslim edilmişti. Gelin eziyeti bitmiş, sessiz hıçkırıklar dinmiş, Salih’inin yanına, asıl vatanına göçmüştü.

Önden Giden Atlılar, arkalarında sadece gözü yaşlı analar değil, o anaların dualarıyla yeşeren yepyeni dünyalar bırakmışlardı. Hikâye, adanmış bir ruhun asil yalnızlığında gökyüzünün en parlak yıldızı gibi tarihe kazındı. 

…

Yıllar sonra yine memleketime, Uşak’a gidiyordum. Kütahya’ya vardığımda akşamın karanlığıyla birlikte ayaz da ovada dörtnala koşmaya başlamıştı. Köy, bağda bahçede çalışıp yorulmuş bir adam gibi dağın yamacına yaslanmış, sessizce dinleniyordu.

Köyün girişinde ise birbirine omuz vermiş iki mezar vardı: Salih Erdem, Selvi Erdem

Serin selvilerin altında, sessiz ve kimsesiz görünseler de sanki sonsuza kadar emin bir emaneti bekliyorlardı.

Tam o sırada ovayı döven rüzgâr birden uğuldamaya, selvilerin dalları feryat eder gibi sallanmaya başladı. O ıssız gecede, toprağın derinliklerinden kopup gelen o tanıdık sesi duydum. Ahmet’in annesinin sesi, sanki o soğuk mermerin altından yükselen bir fısıltı gibi rüzgârın ayazına karışıyor, zamana meydan okurcasına haykırıyordu:

“Git Ahmet’im, git…”

Göğsüme bir bıçak gibi saplanan bu sesle irkildim. Gözlerimden süzülen yaşlar, yanağımda Kütahya’nın ayazıyla donarken, rüzgârın uğultusu arasından rüyanın o kutlu cümlesi yankılandı gecede:

“Bize emanet et…”

O an anladım:

Geriye, vaktin ve toprağın eskitemediği sarsılmaz bir sadakat, göğüs kafesinde bir ömür taşınan sessiz bir destan kalmıştı. İnsanın unvanı ne olursa olsun, gücü toprağın bittiği yere, ömrü ise kaderin çizdiği o ince çizgiye kadardır. Nihayetinde kul, avucundaki en mukaddes cevheri asıl sahibinin dergâhına bırakır.

Gözyaşlarımı rüzgâra teslim edip yoluma devam ederken içim rahattı. 

Bilirdim ki fani ellerin bıraktığı yerde ilahî şefkat başlar. Sinesine dua sinmiş, Allah’a emanet edilmiş hiçbir can bu sonsuz kimsesizlikte sahipsiz kalmaz.