Kuran Sayfaları başörtüsü ve Cuma Namazı

Okuma Süresi 17 dkYayınlanma Perşembe, Ocak 22 2026
Paylaş
X Post
Kuran Sayfaları başörtüsü ve Cuma Namazı

Şeytan sadece soldan yaklaşmaz. Sağdan önden veya arkadan da yaklaşarak aldatır, saptırır ve dalalete sürükler.

“Öyleyse, beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onlar için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara sokulacağım ve sen onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.” (Araf, 7/16-17)

“Namazları her gün beş vakit kılmak ne de zor” dedirtip vesvese vermek soldan bir yaklaşımdır.  “Oruç namı altında kendini insanın aç bırakması akıl karı mıdır? Alın terinle kazandıklarını zekât, sadaka diyerek tembellere kaptırmak da ne acı?” gibi şeytanın vesveseleri de öyle.

Fakat imana ve ibadete kendini inandırmış kullara Şeytanların bu tür vesveselerle soldan fırlattıkları okları işlemez. Lakin âh sağdan gelen oklar! Asıl tehlikeli olanlar sağdan atılan oklardır. Sağ yanımıza fırlatılan Şeytan okları, sezilemez, görülmez ve duyulmazdır. Aklın ve basiretin hakkını vermeden sağdan gelen saldırılar önlenemez. Hatta Allah göstermezse sağdan yanaşanların şeytan veya avenelerinden geldiğini fark edemeyiz. 

Şeytanlar şeytanlarla da sınırlı değildir. İradelerinin dümenlerini şeytana kaptıran insanlar ve cinler de zamanla şeytanlaşabilirler. Nas Suresi yani Kuran’ın son kelimesi: “Şeytan, insanlardan ve cinlerden...” ibaresi ile son bulur. Demek bazı insanların veya cemiyetlerin Şeytan gibi nüfuz ve saldırı yolları vardır. Soldan sağdan, önden veya arkadan... Fakat şeytanlaşanların sağdan yaklaşması daha tehlikelidir.

Şeytanlar ve aveneleri suret-i haktan görünerek kutsallarımızı paravan diye kullanırlar ve taarruz ederler. Paravanlar... Her mukaddes şey paravan olabilir. Kıyamadığın, değer verdiğin, uğruna hayatını fedaya hazır olduğun kutsalların bazan şeytan taifesinin paravanı olur. Ve bu paravanlar şeytanlaşmış cemiyetleri melekleştirir(!) Suret-i haktan görünerek onların taarruzlarına maruz kalmak bindiğin dalı kestirir insana. Kendi kalene gol atarsın. İçi düşman dolu Truva Atlarını harem dairesine alırsın. Dahası, suret-i haktan görünmek veya sağdan yaklaşmak taşları pirinç tanesinin rengine boyar. Kurt kuzu postuna girerse koyunların da çobanların da vay haline!

Hz. Ali (r.a) Efendimiz, döneminde bir sağdan yaklaşma hikayesi yaşandı. Sıffın Savaşı’nda Hilafet davasının haklı taraftarı Ali (r.a), saltanatın temsilcisi Muaviye (r.a) karşısında tam da kesin bir galibiyet elde edecekken Hz. Amr’ın mahareti ile Şam ordusu mızrakların ucuna Kuran sayfaları taktılar. Ali (r.a) taraftarları ise bunlara karşı savaşmak Kuran’a karşı savaşmak deyup ceng etmekten vazgeçti. Haklı davalarında ellerini gevşettiler. Muaviye (r.a) taraftarları için mızrakların ucuna takılan Kuran sayfaları bir paravandı. Karşı tarafta bir firen etkisi yaptı ve Ali (r.a) haklı davasında muvaffak olamadı. “Bu bir hiledir” dediyse de askerlerine dinletemedi. Hz. Ali (r.a) Onlara kılıç sallamakla Kuran’a kılıç sallamış olmazsınız gerçeğini dostlarına anlatamadı. Amr’ın tuzağını geçersiz veya tesirsiz kılamadı. Ve dağıldılar.

Doksanlı yıllardan itibaren, 2000’li yılların başında, 28 Şubatçılarla beraber hareket eden müfsit zekâlar, inanan Anadolu halkını kamunun imkanlarından bütün bütün mahrum ederek köşeye sıkıştırmak için Sıffın Savaşında mızraklara takılan Kuran sayfaları gibi başörtüsünü paravan yaptılar ve baş örtülerini politik çıkar mızraklarının ucuna takıp havalara kaldırdılar. Burada başörtüsü hem paravan hem de suret-i haktan sağdan saldırmak içindi. Mürekkep bir durum; iç içe geçmiş bir tuzak vardı. Bir taraftan siyasal İslamcıların elinde başörtüsü politik bir simge olarak havalara kaldırıldı. Öte yandan politik bir simgedir bahanesi ile 28 Şubatçılar, eğitim dahil kamusal alanlara bütün kapılarını başörtülülere sıkı sıkıya kapattılar. Masum Anadolu insanı iki arada bir derede kalmıştı. Başını açsa dininden olacaktı, başını kapatsa hayatın her alanına yayılan devletin imkanlarından mahrum kalacaktı; yani geleceği kararacaktı. Siyasal İslamcılar diretiyordu; Dinin en önemli emriymiş gibi; “İlla da başını örtmelisin ve din düşmanlarına haddini bildirmelisin.” Devletin imkanlarını kullanan derinler ve laikler de diretiyordu; “Başını örttüğün müddetçe eğitim dahil devletin hiçbir imkan ve fırsatlarından istifade edemezsin.”

 

Derin yapıların başörtüsü şartını getirerek kamusal alanlardan Müminleri dışlayarak hayat hakkı tanımama üzerine kurdukları projelerini hemen ilk bakışta anlamak fark etmek mümkündü.  Fakat Siyasal İslamcıların suret-i haktan görünerek başörtüsünü simgeleştirmelerini, derin devletten farklı gibi gözüken fakat aynı amaca hizmet eden yaklaşımlarını, tutumlarını, gerçek niyetlerini fark ederek o zaman anlamak ise mümkün değildi. 28 Şubatçılarla İslamcıların başörtüsü üzerinden böyle bir oyun kurduklarını o günlerde fark etmek mümkün olsa da bu vahim durumu en yakın dostlarına dahi izah edemez anlatamazlardı. Ve nitekim onların başörtüsü üzerinden Anadolu insanını pasivize etmeyi sebebiyet veren oyunlarını Hocaefendi “furuat” hatırlatması ile darma duman etti fakat Hocamızın bu meseleden dolayı yemediği laf, atılmadık iftira kalmadı.

“Türban taraftarı Siyasal İslamcılar, türban düşmanlığı ile Anadolu İnsanına yaşam alanlarını dar etmek isteyen Derin Yapıların çanağına bilerek veya bilmeden su taşıdılar’ iddiasında bulunmaya beni bazı gerçekler sevk etti. Şöyle gerilere doğru baktığımızda şu an 23 seneden fazla devlet idaresinde bulunan Siyasal İslam iktidarı, kesinlikle halen daha türban yasağı ile alakalı anayasal bir çerçevede halen daha bu işi ele almadı. Bir zamanlar da Gezi Eylemlerini frenlemek veya manipüle etmek için “Bazı serseri eylemci gençlerin başörtülü bacılarımızın üzerine işedikleriyle” alakalı yalan attılar. Görüntüleri var dendi. On yıl geçti aradan görüntüleri göremedik. Cemaat mensubu diye adli işlem gören onbinleri aşkın başörtülü kadınlar bu Siyasal İslam iktidarı tarafından tutuklandı, hapislerde çürütüldü. Demek ki Siyasal İslamcıların türban davası diye bir dertleri samimi olarak hiç olmadı.     

O yıllarda bu kör düğümü entelektüel aklı olan bir kimsenin çözmesi gerekirdi. Bu oyun hem bozulmalı hem de halkın rahatlatılması gerekiyordu.  Tam bu kader denk noktada Bir Hoca (Fethullah Gülen Hocaefendi) çıktı, başörtüsünün dinimizdeki imana göre furuat konumuna işaret ederek taşları yerine oturttu. Anadolu insanın önüne gerilmiş olan seti darmadağın etti.   Başörtüsü örtmemek bir günahtı fakat iman küfür mücadelesi olarak kesinlikle algılanmaması gerekirdi. Her başını örten tam mümin, başını kapatmayanlar da tam din düşmanı olarak algılanamazdı. İnanmanın tek miyarı, ölçüsü kesinlikle başörtüsü değildi.  Bu anormalliğe Hocaefendi bir “dur” dedi ve onların oyunlarını büyük oranda yerle bir ederek bozdu. Bu nedenle oyunu bozulan 28 Şubatçılarla Siyasal İslamcıların Hocamıza karşı olan kinleri nefretleri bir türlü bitmedi dinmedi.

Bu aslında kördüğüm olmuş zincire vurulan profesyonel bir darbeydi. Bu “furuat” konusu hem başörtüsünü abartıp da imanın önüne geçirmeyin hem de düşmanlarla işbirliği yapan başörtüsünü dava ediniyormuş gibi olanlara da prim vermeyin demekti. Ayrıca çocuklarına eğitim vermek isteyen fakat dini gerekçelerle bir türlü çözüm bulamaya velilerin önünü açmak demekti. Bir milleti başörtüsü üzerinden fakirliğe köylere, cahilliğe ve ufuksuzluğa hapsetmek isteyenlerin heveslerini kursaklarında bırakmak demekti. Nasıl mızrakların ucuna da asılmış olsa Kuran sayfalarına kılıç sallamak din düşmanlığı değildir, düşmanlarımızın mızrakların ucunda kaldırır gibi başörtüsü meselesini imanın dahi önüne çıkartılarak bir milleti manen ve ahlaken köşeye sıkıştırmak isteyenlerin örtü tuzağını bozmak da din düşmanlığa değildir. Ama bunu anlamak için basiret içre basiret gerekir.

Tarih bu tür sağdan yaklaşımların olduğu suret-i haktan gözüken taarruzlarla doludur. Mesela hilafetin kaldırılması için Türkiye Büyük Meclisinde oylama zamanını da cuma vaktine denk getirmişlerdi. Fakat pek çoğu hacılardan ve hocalardan meydana gelen Milletvekilleri, “Biz cumamızdan olmayız” diyerek oylamaya katılmadılar. Mehmet Akif’in uyarılarına rağmen bu tuzağa geldiler ve neticede cuma kılanlar olmadan kanun hemen oylandı ve İngilizlerin de isteğine uygun olarak hilafet ilga edildi.  Sizce cumaya gidenler hilafeti kaldıranlar kadar suçlu değil midir? Cuma namazına gitmek hilafetin kaldırılmasına verilen sessiz bir destek anlamına gelmiyor muydu? Mehmet Akif, cuma namazı kılmaya gitmeyin de bu oylamaya katılın diye o dindar milletvekillerine yalvardı. Fakat belki de bu tuzağı kuranlarca bu millet vekilleri cuma namazı kılmaya götürüldüler. Sonra susuz geri getirildiler, kim bilir!

 

Suret-i haktan gözükerek şeytanlar gibi sağdan yaklaşan insanların tuzaklarını bilmek veya onlarla uğraşmak gerekir mi? Büyü haram olmasına rağmen nasıl büyü yapmak için değil ama büyü çözmek için bilinmesi ve uğraşılması gibi aklı eren bazılarımız, sağdan yaklaşmak için kurulan ve suret-i haktan gözüken tuzakları yapmak için değil bozmak için bu yolları bilmeli, gerekirse kullanmalıdır. Şeytanların “bu putlar bizi Allah’a yaklaştırıyor” vesvese karışımlı hilesini boşa çıkarmak için Hz. İbrahim, bütün putları kırdıktan sonra tek sağlam bıraktığı büyük putun boynuna baltayı asıyor. Daha sonra “Bu putlarımızı sen mi bu hale getirdin” demlerine karşılık cevaben; “Belki o yaptı” diye boynunda balta asılı puta sormalarını işaret etmesi, müşriklere sağdan yani sureti haktan görünen doğru bir yaklaşımdır. İbrahim’in (as) kurguladığı bu tuzak, Şeytanların insanlar üzerine putlar üzerinden kurduğu tuzakları bozmaya matuftu.

Hz. Yusuf’un kardeşlerini tuzaklarını boşa çıkarmak adına hırsızlık yapmıştır süsü vermek için kardeşi Bünyamin'inin çuvalına sürahisini koydurması da kardeşlerinin yıllar önce kendisi ile alakalı kurdukları tuzağı, oyunu bozmaya matuftu. Hz. Yusuf’u yıllar önce babalarından uzaklaştıran kardeşler bu defa da Bünyamin’siz, eli boş babaları Yakub’un yanına perişan bir şekilde döndüler. Babaları karşısında büyük kardeşler, zor duruma düştü. Baba bu sebeple belki de Yakup peygamber; “Yıllar önce Bünyamin’in abisi Yusuf’u size güvenerek göndermiştim. Onu kaybettiniz şimdi de Bünyamini de mi kaybettiniz” gerçeğini onların suratına haykırdı. Yusuf’u karşı işledikleri cinayeti bu vesile ile yeniden hatırladılar. Tövbe veya pişmanlık, hataları hatırlatmakla mümkündü çünkü. Yusuf (a.s) bu hatırlamayı ve akabindeki pişmanlığı temin için bir tuzak kurarak Bünyamin'i yanında tuttu. Gerçi hemen hatalarından dönüp pişman olmadılar. Fakat bu hatırlama onları gerçek pişmanlığa bir parmak daha yaklaştırdı.

Evet, en zor şer saldırılarının yapıldığı sağdan yaklaşmaya karşı onların tuzaklarını bozma adına biz de onlara sağdan yaklaşabilir, onların oyunlarını bozabiliriz. Bu da tabi önce oyunların veya tuzakların ilmek ilmek nasıl örgülendiğini bilmekten ve farketmekten geçer. Başörtüsü üzerinden suret-i haktan görünen bir saldırıyı Hocaefendi “Furuat” hatırlatmasıyla bozdu. Hz. Ali Efendimiz, düşmanlarının Kuran sayfalarını mızrakların ucuna asıp kaldırmalarına yani mukaddesler uğruna savaşıyoruz görüntüsüne aldanmadı. Yakub’un biricik oğluna tuzak kurarak babasından koparan kardeşlerine Hz. Yusuf, Bünyamin üzerinden tuzak kurarak misliyle cevap verdi.

Tuzak kuranlara Allah da tuzak kurmuyor mu?  

Kurdukları tuzakları ayaklarına dolamıyor mu?