Kuran Sayfaları başörtüsü ve Cuma Namazı

Şeytan sadece soldan yaklaşmaz. Sağdan önden veya arkadan da yaklaşarak aldatır, saptırır ve dalalete sürükler.
“Öyleyse, beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onlar için
senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra önlerinden arkalarından,
sağlarından sollarından onlara sokulacağım ve sen onların çoğunu şükredenlerden
bulmayacaksın.” (Araf, 7/16-17)
“Namazları her gün beş vakit kılmak ne de zor” dedirtip vesvese vermek
soldan bir yaklaşımdır. “Oruç namı
altında kendini insanın aç bırakması akıl karı mıdır? Alın terinle
kazandıklarını zekât, sadaka diyerek tembellere kaptırmak da ne acı?” gibi
şeytanın vesveseleri de öyle.
Fakat imana ve ibadete kendini inandırmış kullara Şeytanların bu tür
vesveselerle soldan fırlattıkları okları işlemez. Lakin âh sağdan gelen oklar!
Asıl tehlikeli olanlar sağdan atılan oklardır. Sağ yanımıza fırlatılan Şeytan
okları, sezilemez, görülmez ve duyulmazdır. Aklın ve basiretin hakkını
vermeden sağdan gelen saldırılar önlenemez. Hatta Allah göstermezse sağdan
yanaşanların şeytan veya avenelerinden geldiğini fark edemeyiz.
Şeytanlar şeytanlarla da sınırlı değildir. İradelerinin dümenlerini şeytana kaptıran
insanlar ve cinler de zamanla şeytanlaşabilirler. Nas Suresi yani Kuran’ın son
kelimesi: “Şeytan, insanlardan ve cinlerden...” ibaresi ile son bulur. Demek
bazı insanların veya cemiyetlerin Şeytan gibi nüfuz ve saldırı yolları vardır.
Soldan sağdan, önden veya arkadan... Fakat şeytanlaşanların sağdan yaklaşması
daha tehlikelidir.
Şeytanlar ve aveneleri suret-i haktan görünerek
kutsallarımızı paravan diye kullanırlar ve taarruz ederler. Paravanlar... Her mukaddes şey paravan
olabilir. Kıyamadığın, değer verdiğin, uğruna hayatını fedaya hazır olduğun
kutsalların bazan şeytan taifesinin paravanı olur. Ve bu paravanlar
şeytanlaşmış cemiyetleri melekleştirir(!) Suret-i haktan görünerek onların
taarruzlarına maruz kalmak bindiğin dalı kestirir insana. Kendi kalene gol
atarsın. İçi düşman dolu Truva Atlarını harem dairesine alırsın. Dahası,
suret-i haktan görünmek veya sağdan yaklaşmak taşları pirinç tanesinin rengine
boyar. Kurt kuzu postuna girerse koyunların da çobanların da vay haline!
Hz. Ali (r.a) Efendimiz, döneminde bir sağdan
yaklaşma hikayesi yaşandı. Sıffın Savaşı’nda Hilafet davasının haklı taraftarı
Ali (r.a), saltanatın temsilcisi Muaviye (r.a) karşısında tam da kesin bir
galibiyet elde edecekken Hz. Amr’ın mahareti ile Şam ordusu mızrakların ucuna
Kuran sayfaları taktılar. Ali (r.a) taraftarları ise bunlara karşı savaşmak
Kuran’a karşı savaşmak deyup ceng etmekten vazgeçti. Haklı davalarında ellerini gevşettiler. Muaviye
(r.a) taraftarları için mızrakların ucuna takılan Kuran sayfaları bir
paravandı. Karşı tarafta bir firen etkisi yaptı ve Ali (r.a) haklı davasında
muvaffak olamadı. “Bu bir hiledir” dediyse de askerlerine dinletemedi. Hz. Ali
(r.a) Onlara kılıç sallamakla Kuran’a kılıç sallamış olmazsınız gerçeğini
dostlarına anlatamadı. Amr’ın tuzağını geçersiz veya tesirsiz kılamadı.
Ve dağıldılar.
Doksanlı yıllardan itibaren, 2000’li yılların
başında, 28 Şubatçılarla beraber hareket eden müfsit zekâlar, inanan Anadolu
halkını kamunun imkanlarından bütün bütün mahrum ederek köşeye sıkıştırmak için
Sıffın Savaşında mızraklara takılan Kuran sayfaları gibi başörtüsünü paravan
yaptılar ve baş örtülerini politik çıkar mızraklarının ucuna takıp havalara
kaldırdılar. Burada başörtüsü
hem paravan hem de suret-i haktan sağdan saldırmak içindi. Mürekkep bir durum;
iç içe geçmiş bir tuzak vardı. Bir taraftan siyasal İslamcıların elinde
başörtüsü politik bir simge olarak havalara kaldırıldı. Öte yandan politik bir
simgedir bahanesi ile 28 Şubatçılar, eğitim dahil kamusal alanlara bütün
kapılarını başörtülülere sıkı sıkıya kapattılar. Masum Anadolu insanı iki
arada bir derede kalmıştı. Başını açsa dininden olacaktı, başını kapatsa
hayatın her alanına yayılan devletin imkanlarından mahrum kalacaktı; yani
geleceği kararacaktı. Siyasal İslamcılar diretiyordu; Dinin en önemli
emriymiş gibi; “İlla da başını örtmelisin ve din düşmanlarına haddini
bildirmelisin.” Devletin imkanlarını kullanan derinler ve laikler de
diretiyordu; “Başını örttüğün müddetçe eğitim dahil devletin hiçbir imkan ve
fırsatlarından istifade edemezsin.”
Derin yapıların başörtüsü şartını getirerek
kamusal alanlardan Müminleri dışlayarak hayat hakkı tanımama üzerine kurdukları
projelerini hemen ilk bakışta anlamak fark etmek mümkündü. Fakat Siyasal İslamcıların suret-i haktan
görünerek başörtüsünü simgeleştirmelerini, derin devletten farklı gibi gözüken
fakat aynı amaca hizmet eden yaklaşımlarını, tutumlarını, gerçek niyetlerini
fark ederek o zaman anlamak ise mümkün değildi. 28 Şubatçılarla İslamcıların
başörtüsü üzerinden böyle
bir oyun kurduklarını o günlerde fark etmek mümkün olsa da bu vahim
durumu en yakın dostlarına dahi izah edemez anlatamazlardı. Ve nitekim onların
başörtüsü üzerinden Anadolu insanını pasivize etmeyi sebebiyet veren oyunlarını
Hocaefendi “furuat” hatırlatması ile darma duman etti fakat Hocamızın bu
meseleden dolayı yemediği laf, atılmadık iftira kalmadı.
“Türban taraftarı Siyasal İslamcılar, türban
düşmanlığı ile Anadolu İnsanına yaşam alanlarını dar etmek isteyen Derin
Yapıların çanağına bilerek veya bilmeden su taşıdılar’ iddiasında bulunmaya
beni bazı gerçekler sevk etti. Şöyle
gerilere doğru baktığımızda şu an 23 seneden fazla devlet idaresinde bulunan
Siyasal İslam iktidarı, kesinlikle halen daha türban yasağı ile alakalı
anayasal bir çerçevede halen daha bu işi ele almadı. Bir zamanlar da Gezi
Eylemlerini frenlemek veya manipüle etmek için “Bazı serseri eylemci gençlerin
başörtülü bacılarımızın üzerine işedikleriyle” alakalı yalan attılar.
Görüntüleri var dendi. On yıl geçti aradan görüntüleri göremedik. Cemaat
mensubu diye adli işlem gören onbinleri aşkın başörtülü kadınlar bu Siyasal
İslam iktidarı tarafından tutuklandı, hapislerde çürütüldü. Demek ki Siyasal
İslamcıların türban davası diye bir dertleri samimi olarak hiç olmadı.
O yıllarda bu kör düğümü entelektüel aklı olan bir kimsenin çözmesi
gerekirdi. Bu oyun hem bozulmalı hem de halkın rahatlatılması gerekiyordu. Tam bu kader denk noktada Bir Hoca (Fethullah
Gülen Hocaefendi) çıktı, başörtüsünün dinimizdeki imana göre furuat konumuna işaret ederek
taşları yerine oturttu. Anadolu insanın önüne gerilmiş olan seti darmadağın
etti. Başörtüsü örtmemek bir günahtı
fakat iman küfür mücadelesi olarak kesinlikle algılanmaması gerekirdi. Her
başını örten tam mümin, başını kapatmayanlar da tam din düşmanı olarak
algılanamazdı. İnanmanın tek miyarı, ölçüsü kesinlikle başörtüsü
değildi. Bu anormalliğe Hocaefendi bir
“dur” dedi ve onların oyunlarını büyük oranda yerle bir ederek bozdu. Bu
nedenle oyunu bozulan 28 Şubatçılarla Siyasal İslamcıların Hocamıza karşı olan
kinleri nefretleri bir türlü bitmedi dinmedi.
Bu aslında kördüğüm olmuş zincire vurulan
profesyonel bir darbeydi. Bu “furuat” konusu hem başörtüsünü abartıp da imanın
önüne geçirmeyin hem de düşmanlarla işbirliği yapan başörtüsünü dava
ediniyormuş gibi olanlara da prim vermeyin demekti. Ayrıca çocuklarına eğitim
vermek isteyen fakat dini gerekçelerle bir türlü çözüm bulamaya velilerin önünü
açmak demekti. Bir milleti
başörtüsü üzerinden fakirliğe köylere, cahilliğe ve ufuksuzluğa hapsetmek
isteyenlerin heveslerini kursaklarında bırakmak demekti. Nasıl mızrakların
ucuna da asılmış olsa Kuran sayfalarına kılıç sallamak din düşmanlığı değildir,
düşmanlarımızın mızrakların ucunda kaldırır gibi başörtüsü meselesini imanın
dahi önüne çıkartılarak bir milleti manen ve ahlaken köşeye sıkıştırmak
isteyenlerin örtü tuzağını bozmak da din düşmanlığa değildir. Ama bunu anlamak
için basiret içre basiret gerekir.
Tarih bu tür sağdan yaklaşımların olduğu suret-i haktan gözüken
taarruzlarla doludur. Mesela hilafetin kaldırılması için Türkiye Büyük
Meclisinde oylama zamanını da cuma vaktine denk getirmişlerdi. Fakat pek
çoğu hacılardan ve hocalardan meydana gelen Milletvekilleri, “Biz cumamızdan
olmayız” diyerek oylamaya katılmadılar. Mehmet Akif’in uyarılarına rağmen bu
tuzağa geldiler ve neticede cuma kılanlar olmadan kanun hemen oylandı ve
İngilizlerin de isteğine uygun olarak hilafet ilga edildi. Sizce cumaya gidenler hilafeti kaldıranlar
kadar suçlu değil midir? Cuma namazına gitmek hilafetin kaldırılmasına
verilen sessiz bir destek anlamına gelmiyor muydu? Mehmet Akif, cuma
namazı kılmaya gitmeyin de bu oylamaya katılın diye o dindar milletvekillerine
yalvardı. Fakat belki de bu tuzağı kuranlarca bu millet vekilleri cuma
namazı kılmaya götürüldüler. Sonra susuz geri getirildiler, kim bilir!
Suret-i haktan gözükerek şeytanlar gibi sağdan yaklaşan insanların
tuzaklarını bilmek veya onlarla uğraşmak gerekir mi? Büyü haram olmasına rağmen
nasıl büyü yapmak için değil ama büyü çözmek için bilinmesi ve uğraşılması gibi
aklı eren bazılarımız, sağdan yaklaşmak için kurulan ve suret-i haktan gözüken
tuzakları yapmak için değil bozmak için bu yolları bilmeli, gerekirse
kullanmalıdır. Şeytanların “bu putlar bizi Allah’a yaklaştırıyor” vesvese
karışımlı hilesini boşa çıkarmak için Hz. İbrahim, bütün putları kırdıktan
sonra tek sağlam bıraktığı büyük putun boynuna baltayı asıyor. Daha sonra “Bu
putlarımızı sen mi bu hale getirdin” demlerine karşılık cevaben; “Belki o
yaptı” diye boynunda balta asılı puta sormalarını işaret etmesi, müşriklere
sağdan yani sureti haktan görünen doğru bir yaklaşımdır. İbrahim’in (as)
kurguladığı bu tuzak, Şeytanların insanlar üzerine putlar üzerinden kurduğu
tuzakları bozmaya matuftu.
Hz. Yusuf’un kardeşlerini tuzaklarını boşa
çıkarmak adına hırsızlık yapmıştır süsü vermek için kardeşi Bünyamin'inin
çuvalına sürahisini koydurması da kardeşlerinin yıllar önce kendisi ile alakalı
kurdukları tuzağı, oyunu bozmaya matuftu. Hz. Yusuf’u yıllar önce babalarından
uzaklaştıran kardeşler bu defa da Bünyamin’siz, eli boş babaları Yakub’un
yanına perişan bir şekilde döndüler. Babaları karşısında büyük kardeşler, zor
duruma düştü. Baba bu sebeple belki de Yakup peygamber; “Yıllar önce
Bünyamin’in abisi Yusuf’u size güvenerek göndermiştim. Onu kaybettiniz şimdi de
Bünyamini de mi kaybettiniz” gerçeğini onların suratına haykırdı. Yusuf’u karşı
işledikleri cinayeti bu vesile ile yeniden hatırladılar. Tövbe veya pişmanlık,
hataları hatırlatmakla mümkündü çünkü. Yusuf (a.s) bu hatırlamayı ve
akabindeki pişmanlığı temin için bir tuzak kurarak Bünyamin'i yanında tuttu.
Gerçi hemen hatalarından dönüp pişman olmadılar. Fakat bu hatırlama onları
gerçek pişmanlığa bir parmak daha yaklaştırdı.
Evet, en zor şer saldırılarının yapıldığı sağdan yaklaşmaya karşı
onların tuzaklarını bozma adına biz de onlara sağdan yaklaşabilir, onların
oyunlarını bozabiliriz. Bu da tabi önce oyunların veya tuzakların ilmek ilmek
nasıl örgülendiğini bilmekten ve farketmekten geçer. Başörtüsü üzerinden
suret-i haktan görünen bir saldırıyı Hocaefendi “Furuat” hatırlatmasıyla bozdu.
Hz. Ali Efendimiz, düşmanlarının Kuran sayfalarını mızrakların ucuna asıp
kaldırmalarına yani mukaddesler uğruna savaşıyoruz görüntüsüne aldanmadı.
Yakub’un biricik oğluna tuzak kurarak babasından koparan kardeşlerine Hz.
Yusuf, Bünyamin üzerinden tuzak kurarak misliyle cevap verdi.
Tuzak kuranlara Allah da tuzak kurmuyor mu?
Kurdukları tuzakları ayaklarına dolamıyor mu?
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

HÜSEYİN ODABAŞI

ERTUĞRUL İNCEKUL

SAFVET SENİH

ORHAN KESKİN












