Küresel Nükleer Güvenlikte Yeni Dinamikler: “En Büyük Kabus"

Okuma Süresi 10 dkYayınlanma Pazartesi, Ağustos 17 2026
Paylaş
X Post

Niyetim, yerküredeki nükleer riski anlatarak felaket tellallığı yapmak değil. Sadece Soğuk Savaş'ın bitiminden bu yana ilk kez nükleer silahlar bağlantılı küresel güvenlik mimarisi bu denli kırılgan hale geldiğini vurgulamak istedim. Nükleer silahların fonksiyonel güçlenmesi ve sayı olarak artması; bu konuda teknolojik dönüşümün hızı ve uluslararası anlaşmaların çöküşü, dünyayı tanımlanması zor yeni bir döneme sürüklüyor.


Ukrayna-Rusya savaşı bölgesel etkiden çıkarak, küresel yeni bir Soğuk Savaşa dönüştü. Kiev’in yanında duran Kollektif Batı’nın ve NATO’nun verdikleri uzun menzilli füzelerin yapısı aydan aya değişiyor. Buna karşı olarak Rusya, nükleer doktrinini kendisine tehdit endeksli geniş anlamlı okuyarak “nükleer güç” yaklaşımı sergilemesi ve son zamanlarda Batıda ekonomik ve sosyal değişimlerin yaşanıyor olması, asimetrik savaşın çoktan devam etmesi olarak düşünebiliriz. Hatırlanacağı üzere Moskova, nükleer başlıklı füzeler de taşıyabilen savaş gemilerini ve bir nükleer denizaltıyı ABD'nin yanı başındaki Küba'ya göndereceğini açıkladı. Aynı günlerde Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitry Medvedev de “Rusya artık Batı'nın döveceği bir ülke olmayacak” çıkışını yaptı ve “dost olmayan devletler simetrik bir tepkiye hazırlanmalı” ifadelerini kullandı.


Nükleer silah sahibi ülkelerin sayısı artıyor

Nisan 2026'da New York'ta düzenlenen Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) Gözden Geçirme Konferansı, üst üste üçüncü kez ortak bir sonuç bildirisi yayınlayamadı. Bu durum, nükleer silahların yayılmasını önleme rejiminin ağır döneminde olduğunu gösteriyor. Rusya Güvenlik Konseyi Sekreteri Sergey Şoygu, mevcut küresel istikrarsızlık ortamında, daha önce nükleer silah edinmeyi düşünmeyen birçok ülkenin artık bunu tek etkili "koruma belgesi" olarak gördüğünü belirtti.


Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Genel Direktörü Rafael Grossi ise olası bir nükleer yarışı "en büyük kabus" olarak nitelendirerek, 20 veya daha fazla nükleer silaha sahip devletin bulunduğu bir dünyanın aşırı tehlikeli olacağı uyarısında bulundu. PIR-Center'in yakında yayınlanacak raporuna göre, Güney Kore, Japonya, Avustralya, İran, Suudi Arabistan, Türkiye ve Ukrayna bu potansiyele sahip ülkeler arasında öne çıkıyor. Uzmanlar, bu şekilde nükleer silah üretme potansiyeline sahip "eşik" ülkeleri yakından izliyor. 


Ukrayna savaşının bir etkisi olarak Avrupa’da nükleer gerilim ve silahlanma yükseliyor. ABD, taktik nükleer silahlarını İngiltere, Almanya, Belçika, Hollanda, İtalya ve Türkiye'de konuşlandırıyor. Polonya ve Baltık ülkeleri de benzer bir talebi gündeme getirirken, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, nükleer silahlarla donatılmış savaş uçaklarının Avrupa genelindeki ortak üslerde konuşlandırılmasını öngören yeni bir doktrin açıkladı. Rusya ise bu adımlara karşılık olarak 2023'te Belarus'ta nükleer silah konuşlandırdı ve geniş çaplı askeri tatbikatlar düzenledi. Moskova, bu hamlelerini "simetrik yanıt" olarak savunurken, Ukrayna'daki savaşın doğrudan Rusya ile NATO arasında bir çatışma riskini artırdığını dillendiriyor.


Siber, Uzay ve Yapay Zeka ile Şekillenen Nükleer Riskler

Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin, katıldığı farklı askeri tatbikatlarda Rusya’nın nükleer gücü bir güvence olarak gördüğünü ancak nükleer silah kullanımını son çare olarak düşündüklerini ifade etti. Putin, “Yeni bir silahlanma yarışına sürüklenmeyeceğiz ancak nükleer gücümüzü gerekli yeterlilik seviyesinde tutacağız” diyerek ülkenin savunma politikalarındaki dengeli yaklaşımı vurguladı. Putin ayrıca, nükleer üçlünün Rusya’nın egemenliğini koruma konusunda güvenilir bir garantör olduğunu belirtti. Nükleer üçlüden maksat kara, deniz ve hava bileşenleri. Kara Bileşeni, mobil ve sabit (mayın) fırlatıcılarla kıtalararası balistik füzeleri içeriyor. Deniz Bileşeni, balistik füze taşıyan denizaltılardan oluşan su altı ve su üstü gücü. Hava Bileşeni ise nükleer bomba taşıyabilen veya nükleer başlıklı seyir füzelerini taşıyabilen bombardıman uçaklarını kapsıyor.


Kremlin'de yüksek askeri eğitim kurumlarının mezunlarıyla yaptığı toplantıda konuşan Putin, "Planlarımız, stratejik caydırıcılığın ve dünyadaki güç dengesinin korunmasının garantisi olarak nükleer üçlünün daha da geliştirilmesini içeriyor" dedi. Putin, nükleer doktrini değiştirmeyi düşündüğünü, çünkü "potansiyel bir düşmanın nükleer silah kullanma eşiğinin düşürülmesine ilişkin yeni unsurlar üzerinde çalıştığını" söyledi. Devlet başkanına göre Batılı ülkeler, kullanıma hazır “ultra düşük güçlü patlayıcı nükleer cihazlar” geliştiriyor. Nükleer üçlü, füze kuvvetlerinin yanı sıra stratejik deniz ve hava kuvvetlerinden oluşuyor. Moskova'nın nükleer silah kullanmaya hazır olduğu koşullar, "Rusya Federasyonu'nun Nükleer Caydırıcılık Alanında Devlet Politikasının Temelleri” doktrininde yer alıyor. Putin tarafından 2 Haziran 2020'de imzalanan nükleer caydırıcılık politikasına ilişkin mevcut başkanlık kararnamesi, devlet başkanının nükleer silah kullanmaya karar verebileceği dört durumu içeriyor.


5 Şubat 2026'da, Rusya ile ABD arasındaki son stratejik silah sınırlama anlaşması Yeni START'ın süresi doldu. İki ülke, 1970'lerden bu yana ilk kez herhangi bir resmi silah kontrol anlaşması olmadan kaldı. ABD, yeni anlaşmaların Çin'i de kapsamasını isterken, Pekin bu talebi reddediyor. Bu durum, nükleer silahların kontrolsüz bir şekilde artmasına zemin hazırlıyor. Siber saldırılar ile geleneksel askeri operasyonlar arasındaki sınır giderek belirsizleşiyor. Stuxnet solucanından WannaCry fidye yazılımına kadar birçok siber saldırı, devletlerin savaş taktiklerini dönüştürdü.


En tehlikeli hususlardan bir tanesi ise uzayın da bir savaş alanı haline geliyor olması. 1967 Uzay Antlaşması barışçıl kullanımı öngörse de, ABD, Rusya ve Çin'in uydu karşıtı silah geliştirmeleri ve yörüngede manevra kabiliyetine sahip uzay araçları, bu antlaşmayı zayıflatıyor. Özel iletişim uydularının askeri amaçlarla kullanılması, sivil-asker ayrımını da ortadan kaldırıyor. Hiperses silahları, yüksek hız ve manevra kabiliyetini birleştirerek geleneksel balistik füzelerin öngörülebilirliğini ortadan kaldırıyor. Bu durum, bir fırlatmanın nükleer mi yoksa konvansiyonel mi olduğunun anında belirlenememesi gibi ciddi bir yanlış yorumlama riskini beraberinde getiriyor. Yapay zeka ise askeri karar alma süreçlerine entegre ediliyor. ABD ve Çin, nükleer silah kullanımına ilişkin nihai kararın insan tarafından verilmesi gerektiği konusunda anlaşsa da, yapay zekanın bu süreçteki rolünü sınırlayan bağlayıcı uluslararası kurallar bulunmuyor. Bu durum, yanlış bir sinyalin felaketle sonuçlanabileceği endişesini artırıyor.


Sonuç olarak Soğuk Savaş sonrası dönemde yerküredeki nükleer güvenlik mimarisinin giderek kırılganlaştığını; nükleer güçlerin sayısı ve güçlendirme hareketlerinin arttığını; teknolojik dönüşüm ile uluslararası anlaşmaların zayıflamasının dünyayı riskli bir döneme sürüklediğini söyleyebiliriz. Ayrıca, Ukrayna savaşı ve bunun tetiklediği bölgesel-küresel etkiler, Batı’nın uzun menzilli füzelerinin yapısını değiştirdiğini, Rusya’nın nükleer doktriniyle “tehdit endeksli” geniş okumaların güçlendiğini de vurgulamak gerekiyor. Küresel güvenliğin yeniden dengelenmesi için kapsamlı bir risk azaltma ve diyalog çabasına ihtiyaç olduğu kesin. Çünkü mevcut anlaşmaların zayıflaması, istikrarsızlığı derinleştiriyor ve devletler için nükleer silahları “koruma belgesi” olarak görme eğilimini güçlendiriyor. Bu nedenle risklerin büyümesini önlemek adına tekrardan inşa edilmesi gereken diyalog kanalları ve anlaşma çerçeveleri kritik önem taşıyor.