Kuzey Işıklarında İftar Vakti

Kuzey Işıklarında İftar Vakti
Kuzeyin sonsuzluk senfonisi gibi uzanan beyaz gecelerine, Ramazan’ın ruhu bir kandil inceliğiyle asılmıştı.
Mütevazı salon, sanki sihirli bir el değmiş gibi memleket kokan motiflerle tezyin edilmişti.
Aslıhan Hanım'ın bir elinde telefonun çeviri ekranı, diğer elinde ikramlar; masadan masaya koşuşturuyordu. Eşi Semih Bey ve küçük kızı da ona yardımcı oluyordu.
Daha iki ay olmuşlardı bu kasabaya geleli.
İlk defa bir iftar atmosferinde bulunan İskandinav insanlarının simasında iftar vaktinin aydınlık sevinci parlıyordu.
Bana
huzurun resmi nedir diye sorsalar; tuvalime o yüzlerdeki tevekkülü,
o bakışlardaki sonsuz dinginliği nakşederdim.
O iftar akşamı
mütevazı salonda sadece oruçlar açılmadı;
önyargılar kırıldı, gurbet sustu ve melekler, buz tutmuş bir ülkede filizlenen bu sevdaya şahitlik etti.
Misafirler gidip de ortalık biraz sakinleşince Aslıhan Hanım ve Semih Bey ile konuşma fırsatı bulduk. Yüzlerinde tatlı bir yorgunluk vardı.
"Yıllar var ki," dedi Aslıhan Hanım. Sesi bir kuyunun derinliğinden gelir gibi yankılı ve hüzünlüydü. "İftar sofralarının huzur veren ikliminden uzak kaldık. Buna daha fazla sabredemezdik. Bu Ramazan’ı bir kapı, bir nefes bildik.
Biz
İzmir'de, Balçova'da oturuyorduk.
Evimiz, gönüllerin dolup
taştığı bir dergâhtı sanki. Sohbetler edilir, çaylar içilirdi.
Çocuklara
düşkündüm. Başka
bir şehirde, üniversitede
çocuk gelişimi okudum ve çalıştım.
Her
sabah kendimi cıvıl cıvıl çocukların arasında buluyordum.
15
Temmuz sabahı güneş sanki bir daha doğmamak üzere battı.
Önce
işsizlik vurdu kapımızı.
Baba ocağına, İzmir'e döndük.
Fakat sığındığımız o evde, komşuların bakışlarından bile
sakladık kendimizi.
Bir seher vakti kapımız sert yumruklarla sarsıldı.
Polisler eşim Semih Bey'i alıp götürdüler.
İki ay geçmeden bu kez benim için geldiler. Çocuklarımın hatırına verilen tutuksuz yargılama kararı bir özgürlük değil, ucu görünmeyen bir belirsizliğin başlangıcıydı.
On bir ay sonra dosyam onaylandı.
Gaybubet günleri başladı.
Arkadaş evleri, akraba yanları...
Bir sığıntı gibi yaşamak.
Çok zor günlerdi.
Sürecin dördüncü yılıydı.
Corona günleri başlamıştı.
Eşi hapiste olan bir arkadaşımın evindeydik.
O da aranıyordu.
Vakit gece yarısını çoktan aşmış; gece, sabaha doğru dingin ve ağır bir nehir gibi akıyordu. Derken, o huzursuz sessizliği keskin bir ses bıçak gibi böldü.
Titreyen adımlarla kapıya yaklaştım. Dürbünden baktım. Dışarıda bekleyen üniformalılar, nihayete eren bir yolculuğun habercisiydi. Usulca arkadaşımın odasına yöneldim, onu uyandırdım.
"Geldiler."dedim.
Sessizce abdest alıp namaza durduk. Alnımız secdeye değdiğinde, kâinatta sığınacak yegâne kapının önündeydik. Namazın ardından, birbirimize sarıldık; gözyaşlarımız birbirine karışırken tek bir nefes gibi ağladık. İçeride melekler kadar masum çocuklarımız uykudaydı.
Bir umut, "Belki kimse yok sanıp giderler." diyerek nefeslerimizi tuttuk.
Arkadaşım, kendi derdini unutmuştu; "Benim yüzümden oldu." dedi hıçkırıklar arasında. "Bunlar bana geldiler. Seni de ateşe attım."
Onun dosyası henüz kesinleşmemişti, belki bırakabilirlerdi ama benim hükmüm çoktan mühürlenmişti.
"Açın kapıyı!" diye bağırıyordu polisler. "İçeride olduğunuzu biliyoruz. Yoksa kapıyı kıracağız!"
Apartman koridoru meraklı gözler ve telaşlı adımlarla dolmuştu. Yüzümde pandeminin arkasına gizlenmiş bir maske ile kapıyı açtım. Göğüs kafesim bir kuşun kanat çırpışları gibi sarsılsa da soğukkanlı görünmeye çalışıyordum.
Polisler evi aramaya başladılar.
Arkadaşımın kardeşi geldi. Ona “Sakın bana adımla seslenme!” dedim.
O da durumu biliyordu.
Arkadaşımın kızı uyandı o korkunç gürültüye. Ona da aynı şekilde ‘Bana adımla seslenme.’ diye tembihledim.
Bana, “Senin ne işin var burada? Nereden tanışıyorsunuz?’’ dedi polisler.
Okuldan tanıştığımızı söyledim.
Arkadaşımı alıp götürdüler.
Geride darmadağın edilmiş bir ev ve babası hapiste, annesi gözaltında, yapayalnız bir kız çocuğu kaldı.
Zavallı kızı dayısı aldı götürdü.
Arkadaşımın yasını tutmaya bile vaktim yoktu. Oradan bir gölge gibi kaybolmalıydım.
Ailem benim için yeni bir ev kiraladı.
Hapisteki eşimi ziyarete bile gidemiyordum.
Gölgem, ailemin üzerine bir karabasan gibi çökmüştü. Annem, babam ve kardeşlerim bitmek bilmeyen polis tacizlerinin kıskacındaydı.
Bir gece, kader ortağım olan bir arkadaşım misafirim olmuştu. Gecenin zifiri karanlığını, sokağın sessizliğini bıçak gibi kesen bir araba kapısının sesi böldü. Perdeyi titreyen parmaklarımla hafifçe sıyırdım. Dışarısı mavi-kırmızı flaşörlerin soğuk ışıklarıyla yıkanıyordu.
Gözleri, karanlıkta bir ejderha gözü gibi parlayan polis müdürü ile göz göze geldim.
Bütün bedenim titredi.
O dehşet anında on üç yaşındaki oğlum;
‘Anne, sakin ol!’ dedi.
Arkadaşımı sarsarak uyandırdım.
Can havliyle ev sahibinin kapısına dayandım.
"Beni almaya geldiler." dedim.
Ev sahibi, "Sakin ol, seni saklayacağım." dedi. Evin bitişiğinde, inşası yarım kalmış metruk bir yapı vardı. Tozun, toprağın ve keskin cam kırıklarının arasından geçip o karanlık boşluğa sakladı.
Kapının önüne eski merdivenleri, tahta parçalarını ve molozları yığarak bir duvar ördü.
Çıplak ayaklarım cam kırıklarının üzerinde değil, sanki paramparça olmuş hayatımın üzerinde duruyordu.
Polis müdürü:
"Ben onu gördüm. O burada! “diye bağırıyordu.
Arkadaşım, bir metanet heykeli gibi durup kader ortaklığımızın gereğini yapmış;
"Ben sadece bir bakıcıyım." demişti. "Anneleri yok. Ben çocukların temizliğini, yemeğini yapıyorum."
Polislerin ev sahibimle konuşmalarını duyabiliyordum.
"Ben evi çocuklara verdim. Annelerini ne gördüm ne de sesini duydum."
Rabbim beni onlara göstermedi.
Ancak gecenin en ağır imtihanı, on üç yaşındaki oğlumun omuzlarına binmişti. Onu aşağıya indirip üzerine soğuk namluları doğrultmuşlar.
‘Annen burada. Eğer onu bize vermezsen geleceğini yakarız.’ demişler. On üç yaşın masumiyetiyle bir annenin onurunu ve hayatını sükûtuyla savunmuş.
Şafak vakti, gecenin o kurşunî karanlığı yerini gri bir aydınlığa bırakırken, ruhumun derinliklerinde bir ses yankılandı. Ne bir fısıltıydı bu ne de bir hayal... Gaipten gelen, berrak bir ses:
‘Kuzenine git!’
Oğlum, onca baskının ve alnına dayanan silahın soğukluğuna rağmen bir yolunu bulup dayısına haber uçurmuş. Kardeşim, o mahşer gecesi boyunca evin etrafında bir gölge gibi dolanmış, durmuş.
Güneşin ilk ışıkları yeryüzüne düşerken ev sahibi, nefes nefese yanıma geldi:
"Kardeşin arka sokakta seni bekliyor.”
Beni saklamak, beni benden bile gizlemek için üzerime eski-püskü bir elbise giydirdiler. Başıma, Anadolu'nun kederini örten bir yazma bağladılar. Ayaklarımda, içinde saklandığım o yıkıntının tozunu taşıyan yırtık bir ayakkabı vardı.
Dışarıda kuşatma henüz bitmemişti, evimize açılan her sokağın başı tutulmuştu.
Onların arasından bir gölge gibi geçtik.
Üzerimde emanet bir elbise, başımda kederimi örten bir tülbent ve ayaklarımda o meşum gecenin izini taşıyan yırtık ayakkabılar...
Kuzenim kapıyı açıp da beni o halde görünce, gözyaşları sicim gibi boşaldı yanaklarından. Ben ise teslimiyetin verdiği o vakur duruşla, "Zalimin eline düşürmedi ya Rabbim, ağlama artık." dedim.
Kuzenim, "Ben senin haline ağlamıyorum." dedi. “Ben bu gece rüyamda Peygamberimiz’i gördüm. Beni mağara gibi emin bir sığınağa götürdü. Orada sandıklar içinde, nurdan kundaklara sarılmış bebekler vardı. Birini alıp bana uzattı ve 'Bu Ebu Bekir, bunu al! Bu sana emanet, sakın bırakma!' dedi. “Sen bana sadece kardeşim olarak gelmedin; sen bana rüyalarımın muştusu, Rabbimin emaneti olarak geldin."
Kuzenim, “Ölene dek başımın tacısın.” dese de, “Buralar da tekin değil." dedim kardeşime, "Beni başka bir şehre götürün."
Bilinmezliğe doğru yeni bir göç başladı.
Tam sabrımın sonuna geldiğim, akıl sağlığımın o ince çizgide sarsıldığı bir demde bir mucize gerçekleşti:
Eşim Semih tahliye oldu.
Beyazıt'ın ürkek güvercinleri gibiydik.
Doktora gidecek mecalimiz, sokakta yürüyecek halimiz kalmamıştı.
"Gitmeliyiz buralardan." dedik.
Maddi imkânsızlık en ağır bedeli ödetti bize.
Bana “Anne sakin ol.” diyen ve daha on üç yaşında o gecenin yükünü omuzlayan oğlumu arkada bırakarak bir akşam alacasında Edirne'nin tozlu yollarına düştük.
Gece zifiri bir karanlığa büründüğünde kaçakçının, "Telefonları sakın açmayın!" uyarısı ölüm sessizliğine dönüştü. Bir kulübenin soğuk duvarları arasında, korkuyla harmanlanmış dört saatlik bir bekleyişin ardından, çocuklarımızın titreyen ellerinden tutup yeniden yürüdük. Bir ara, lağım kokulu, simsiyah bir bataklığın içine saplandık. Yarı belimize kadar gömüldüğümüz o pislik, sanki bizi geride kalan acılara hapsetmek istiyordu. Çocukların çığlıkları boğazımızda düğümlendi. Birbirimizin elini sımsıkı tutarak o karanlık çukurdan çıktık.
Yılan korkusuyla titreyen kızımın kulağına, "Yok kızım, korkma!" diye fısıldarken; aslında kendi korkularımı bastırıyordum. Nihayet, nice körpe fidanlara mezar olan, uğultulu seslerle akan o devasa su göründü:
Meriç.
Özgürlüğe uzanan ufkun ıslak ve tehlikeli yarış çizgisi gibiydi karşımızda.
Gurbet topraklarındaydık. Gökyüzüne baktım; Mandela'nın o muazzam sözü yankılandı zihnimde:
"Özgürlük için gökyüzünü satın almaya gerek yok. Ruhunuzu satmayın yeter."
Evet, ruhumuzu satmamıştık ama Nazım'ın dediği gibi; çayımız bardakta, çocukluğumuz o arka sokaklarda, mutluluğumuz kursağımızda kalmıştı.
Yıllar var ki iftar sofralarının huzur veren ikliminden uzak kalmıştık. Bu Ramazan’ı bir kapı, bir nefes bildik.
Arka sokaklarda bıraktığımız o çocuk gülüşleri, şimdi birer birer dökülüyor kutup gecesinin üzerine. Belki çayımız hâlâ o ince belli bardaktaki kadar sıcak değil, belki mutluluklar hâlâ biraz eksik... Ama ruhun hürse, iftar vaktini bir top sesi değil, kâinatın en zarif ışık gösterisi olan kuzey ışıkları haber verir.”
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

HARUN TOKAK
ESRA BÜYÜKCOMBAK

NUMAN YILMAZ YİĞİT

PROF. DR. OSMAN ŞAHİN

SAFVET SENİH

İsrail Lübnan'ı vurdu: 10 ölü, 24 yaralı

Alman vatandaşlığında zorlayıcı yeni düzenlemeler ...

TBMM Başkanı Kurtulmuş'tan dikkat çeken 'Anayasa r...

CHP’li Murat Emir köprülerin özelleştirmelerine da...

İBB davasında "kayyım" gelişmesi: İki şirketin kar...







