MAVİ TÜRKÜ

Okuma Süresi 13 dkYayınlanma Pazar, Ocak 25 2026
Paylaş
X Post
MAVİ TÜRKÜ

MAVİ TÜRKÜ

Merve Hanım, İskandivya’nın Florida bölgesinde çocukları Orhan ve Dicle ile birlikte bir mülteci kampında hayata tutunmaya çalışıyordu.


Orhan'ın doğum gününde kadim dostu, iyilik meleği Elif kendilerine epeyce uzak olan şehirden kalkıp gelmişti.  


Masadaki pastanın üzerinde titreyen mavi mumlar, salona sade ve dingin bir huzur katıyordu.


Orhan mumlara güçlüce üfledi. Dumanlar havaya süzülürken salonda bir alkış koptu.


Mumların dumanı henüz havada asılıyken Orhan, kendini annesinin şefkatli kollarına usulca bıraktı. Merve Hanım, oğlunun kokusunu içine çekerken o kokuda eksik bir parçayı arıyordu. 


“İyi ki doğdun oğlum, iyi ki yanımdasın.” 


O an, yıllardır tutmaya çalıştığı tüm bentler birden yıkıldı. Gözleri taşkın pınarlar gibi doldu ve hasret incileri yanaklarından süzülüp oğlunun yumuşak saçlarına döküldü. 


Bu zamansız fırtınaya dayanamayan küçük Dicle de annesinin kucağına sığındı. Güzel gözleriyle annesinin yüzüne bakarak:


“Anneciğim, bu en mutlu günümüzde niye ağlıyorsun?” diye sordu.


Merve Hanım, titreyen elleriyle bir mendil aldı. Islak yanaklarını silerken içindeki o devasa boşluğu kelimelere döktü:


“Keşke babanız da burada olsaydı…”


Salondaki o neşeli hava, bir anda tarifi imkânsız bir kedere dönüşüverdi. 


Elif, gamlı havayı değiştirmek istedi:


“İstanbul’da ne güzel günlerimiz vardı, değil mi?”


Merve Hanım, Elif’in bu çıkışına kayıtsız kalamadı:


“Ah o günler...”


Gözleri uzaklara, Florida’nın çam kokulu pencerelerinden çok ötelere daldı: 


“O günleri öyle özlüyorum Elif. Bazen zamanı durdurup o sokaklarda sonsuza dek dolaşmak istiyorum. Üniversite yıllarım, o telaşsız uyanışlar… Şimdi her biri, bir daha görülmesi asla mümkün olmayan yaz rüyası gibi.


İstanbul’a ilk geldiğim günü hatırlıyorum. Kalacak yerim yoktu. Mecburen bir Hizmet evinde kalmaya başladım. O günlerde Hizmet’e de Hocaefendi’ye de mesafeliydim. Bir yanım hep tetikte, özgürlüğüne düşkün o Çerkez kızıydım. Bana bir şey deseler de gitsem diye fırsat kolluyordum. Açık giyinir, onları sınardım. Ama onlar... Sadece sustular ve sevdiler. 


Biri vardı, bir abla… Onun bana çok dua ettiğini hissediyordum.


“Senden bir şey olacak ama…” diyordu sürekli.


Ne olacaktım, ben de bilmiyordum. Evden her ayrılmak istediğimde:


“Sakın gitme, hallederiz” diyordu. 


Bir gün onu bavulunu almış giderken gördüm.


“Abla nereye gidiyorsun?”


“Afrika’ya. Siyah inciler beni çağırıyor.” 


O gün anladım ki en büyük fedakârlık, insanın kendisine ait olmadığını fark ettiği bir hayattan, bir meçhule doğru attığı ilk adımdır.


Kısa süre sonra beni Yeditepe Üniversitesi bölgesine gönderdiler. O Kayışdağı yollarının bir dili olsa da konuşsa. Sabahtan akşama kadar dua dua dolaşırdık o sokakları. 


Kadıköy, Üsküdar, Kayışdağı... Takım tutar gibi yarışırdık hizmette. 


Hizmette Kadıköylüler, Üsküdarlılar…


Ben de artık bir 'abla' olmuştum. Öğrencilerimin üzerine, onları şehrin bin bir türlü tehlikesinden korumak için ince bir tül gibi titrerdim.


Babamı mezuniyetime iki ay kala kaybettim. Dünya başıma yıkıldı. Annem yalnızdı, beni bırakmak istemiyordu. Ama ablalar gelip 'Onun vazifeleri var' dediklerinde, annem o beklemediğim şartı sundu: 


'Evlendirirseniz gönderirim.' 


Ve kader, tam da o sırada eşim Safa Bey’i karşıma çıkardı. 


Safa Bey önemli bir görevdeydi.


Bende  önemli bir kurumda “Raporlama Uzmanı” olarak çalışmaya başladım. 


15 Temmuz sonrası, hayatımız bir kâğıt gibi ortadan ikiye yırtıldı. Önce işimizi kaybettik.


Her an kapının çalınabileceği gerçeği, evimizdeki havayı iyice ağırlaştırmıştı. Tedbir için başka bir eve sığındık.


Bir gece polisler evimize gelmişler. Eşimle sabaha kadar uyumadık, neler yapabiliriz diye konuştuk. O kararını vermişti. Kaçmak çare değildi, gidip teslim olacaktı. 


Safa Bey, sabahın ilk ışıklarıyla karakola gitti. Onu bizden alıp Silivri’nin o dipsiz kuyusuna, beton duvarların arasına gönderdiler.


Kısa süre sonra ailemizdeki tüm erkekleri birer birer topladılar. Biz kadınlar ve çocuklar, bir aile apartmanında toplandık. Ancak korku her an kapının arkasındaki bir gölge gibiydi. 


Çok geçmedi, Silivri ziyaretleri başladı. 


Silivri öyle bir yer ki hiçbir gazeteci orada sessizce akıtılan o gözyaşlarını görmedikçe "Ben haberciyim" demesin. Öyle dramlar, öyle asil duruşlar gördüm ki insan kendi yaşadığına bakıp kendi acısından utanıyordu.


Ciddi, soğuk ve ruhsuz güvenlik kontrollerinden geçerken kalbimiz avucumuzda atardı. Sonra o an gelirdi... Ağır demir kapılar büyük bir gürültüyle aralanır ve avluya sıra sıra "Yusuflar" girmeye başlardı. İnanın bana, onların gelişini kelimelerle tarif etmek mümkün değil. Sanki o zifiri karanlıktan evliyalar, melekler süzülüp geliyordu. Yüzlerinde masumiyetin o pırıl pırıl ışığı parlıyordu.


Görüş salonu, bir anda kelimelere sığmayan bir duygu tufanına teslim olurdu. Çocuklar, görür görmez birer ok gibi fırlayıp babalarına koşardı. 


O kırk beş dakika... Anlatılması imkânsız bir mucize silsilesiydi. Bir baba, o kısacık vakte koca bir hasreti sığdırmaya çalışırdı. Evladını mı sırtına alsın, ağlayan eşini mi teselli etsin, yaşlı annesinin elini mi öpsün yoksa hasretle bakan kardeşlerine mi sarılsın? Her saniye bir hazine kadar kıymetliydi.


Eşlerin yan yana oturmasına izin verilmezdi. Sadece çocuklar sarılabilirdi babalarının sıcaklığına. Orada, o kalabalığın içinde öyle kadınlar, öyle anneler gördüm ki... Her biri pırlanta gibi eğitimli, dereceler yapmış, vakur ve dimdik duran süper insanlardı.


Silivri’yi görmeyen, o kapının önündeki vakarı hissetmeyen bu hizmetin büyüklüğünü asla anlayamaz.


Safa Bey, hapishanenin soğuk duvarları arasından, sıcak bir nefes gibi ‘Dicle ve Orhan’ın Maceraları’nı yazıp gönderiyordu.


Çocuklarım her gece babalarının o soğuk hücrede, kısıtlı imkânlarla yazdığı masallarla uykuya dalıyordu.


Babaları yanlarında değildi ama sesi, kelimelerin kanatlarıyla her gece yastıklarının altına konuyordu.


O masallar bir gün Dicle’nin sınıfında okunduğunda öğretmeni hayran kalıyor:


 "Bu sadece bir masal değil, muazzam bir hayat dersi!”


Ve o kâğıttan kanatlar birleşti, gerçek bir kitaba dönüştü. Babaları içerideydi ama masalları dışarıda binlerce kalbe dokunmaya başladı.


Hapistekilerle bizim dua saatimiz vardı.  O an elimizi kalbimize koyarak kavuşacağımız anı hayal ederek dualar ediyorduk.  


Bir de kavuşma hatimlerimiz vardı. 


Aynı yüksek mahkemeler var ya Sayıştay, Danıştay, Yargıtay diye; biz de hatimler yapıyorduk, adına “Kavuştay” koymuştuk.  


‘Okuya okuya çıkaracağız hepsini’ diyorduk.


Sadece benim eşim değil kuzenlerin eşleri, hala kızları, görümcem, kız kardeşim... Hepimizin yüreği aynı demir parmaklıkların ardında atıyordu. 


Ve o dualar, o gözyaşıyla ıslanmış samimi hatimler, en nihayetinde semaya yükselip karşılık buldu. İlk önce görümcemin eşi çıktı, sonra diğerleri birer birer tahliye oldu. Her tahliye haberi, bir sonrakine olan inancımızı perçinledi. Ama imtihan bitmiyordu. Beyler çıkarken bu kez kız kardeşler, kuzenler, fidan gibi kızlar giriyordu içeriye. Bu defa "Kavuştay" hatimlerine onlar için başlıyorduk.


Eşim Safa, üç sene sonra hapisten çıkıp geldiğinde şükürle karışık bir mahcubiyet kapladı içimi. Çünkü biliyordum; Silivri’nin o soğuk betonları arasında hâlâ on yılı devirenler vardı. 17-25’in o yiğit polisleri, müdürleri... Onlar hapse girdiğinde bazılarının eşleri hamileydi; o çocuklar parmaklıkların gölgesinde doğdu, beton avlularda büyüdü ve şimdi on üç-on dört yaşına bastılar. Babalarını sivil kıyafetle, tel örgüsüz göremediler.


Bazen buralarda, gurbetin güvenli limanlarında Hizmet hakkında ileri geri konuşanları duyuyorum. O an bir bıçak saplanıyor göğsüme, utanıyorum. O kadar ağrıma gidiyor ki anlatamam. ‘Can yangını’ dersiniz ya o bile az kalır bu sızıya. Ben eşime verilen yedi buçuk yılı duyduğumda dünyam başıma yıkılmıştı. Oysa orada eşleri müebbet hapis alıp da Elif gibi dimdik duran ablalar vardı.


O ablaların ağzından bir gün ‘Yandım, bittim’ şikâyeti duymadım. Tek sitemleri, dertleri şuydu: ‘Kocam masumdu, orada olmamalıydı.’ O kadar...


Safa Bey, tahliye olduktan sonra Ankara’ya, hapisteki bir arkadaşının yaşlı annesini ziyaret ettik. Odanın baş köşesinde oğlunun üniformalı bir fotoğrafı asılıydı. Yaşlı anne, evladının hapisliğini değil, o üniformanın onurunu taşıyordu bakışlarında. O fotoğraf duvarda tam bir gurur tablosuydu.


Gruptan bir arkadaşımızın eşi yeniden tutuklanınca anladık ki fırtına dinmemişti. 


Çıkmalıydık.


Meriç’in hırçın suları için hazırlık yaparken kader bize beklemediğimiz bir kapı açtı. Bana ve çocuklara Atina vizesi geldi. Bir yol ayrımındaydık. 


Safa Bey, bir babanın ve eşin gösterebileceği en büyük fedakârlıkla gözlerimin içine baktı: 


"Siz güvenli yoldan gidin, ben arkadan gelirim.”


Önce Atina’nın sıcak sokaklarına, oradan da kuzeyin bu soğuk ama huzurlu ülkesine geldik.


Eşim bir bayram günü Meriç’ten geçti. Dünyalar bizim oldu. Sonra ne mi oldu? 


Umut tam kapıdan içeri süzülecekken kapı sertçe yüzümüze kapandı.


Safa Bey deport oldu ve yeniden tutuklandı. Çocuklarımla geri dönmeyi düşündüm. Ancak avukatın sesi, eşimden bir vasiyet gibi ulaştı bana: 


‘Eşiniz çok iyi, sakın dönmesin diyor. Sizin özgürlüğünüz, onun tek tesellisi…’


İnanmıştım. Bir gün bir mucize olacak ve biz yine kavuşacağız.”


“İnşallah” dedi Elif.


“Elif, biliyor musun? Bizim dua saatlerimiz olduğu gibi haftada bir de polis radyosundan istek saatimiz oluyor. Bugünkü türkümüzü birlikte dinleyelim mi?”


“Çok sevinirim.”


“Eşim ve koğuş arkadaşları da polis radyosunun başındalar şimdi.”


Spikerin sesi duyuldu: 


“Sıradaki türkü, İskandinavya'nın Florida bölgesindeki Merve’den hapisteki eşi Safa’ya gidiyor.”


Ali Asker’in o kederli sesi, binlerce kilometre ötedeki bir ruhun demir parmaklıkları aşıyordu. 


Öyle bırakıp gitme


Sarılmadan doya doya


Al eline gök fırçayı


İçimi maviye boya…