Neden Olmasın?

Okuma Süresi 12 dkYayınlanma Pazar, Şubat 8 2026
Paylaş
X Post
Neden Olmasın?


Neden Olmasın?

Kuzey Kutup Dairesinin hemen kıyısında, gökyüzünün zifiri karanlığında dans eden yeşil ışıkların aydınlattığı bir Norveç gecesindeyiz. Pencerenin dışındaki dondurucu rüzgâr, fiyortların arasından uğultuyla geçerken içeride, Meriç'in sularından süzülüp gelen yorgun ama huzurlu bir hikâye demleniyor.

Küçük Erva'nın rüyalarında hâlâ Meriç'in serinliği, oyunlarında ise yeni yurdunun "anneanne" kokulu şefkati var. Zaman, kuzeyin beyaz sessizliğinde ağır aksak ilerlerken Selman Bey'in dilinden dökülen bir çocukluk hatırası, bizi kışın ortasından alıp bir yaz ikindisinin toprak sahada oynanan mahalle maçına götürüyor.

“Ortaokul ikinci sınıftaydım” diyor Selman Bey. “Mahalle aralarında toz kaldıran bir yaz akşamıydı. Arkadaşlarla maç yapıyorduk. Bir pozisyonda benden yaşça büyük bir ağabey sertçe girdi, dengemi kaybedip yere kapaklandım. Dizim sızlıyordu ama asıl canımı yakan, yere düşen gururumdu.

Beni yerden kaldırdı. Ona öfkeyle baktım.

 "Ne bakıyorsun?" dedi.

 "Faul yaptın" dedim, sesim titreyerek.

Bir an durdu: 

“Yarın bizim kaldığımız eve gel helalleşelim” dedi. 

Giderken de geriye dönüp ekledi:

"Altınekin Sitesi, 26 numara."

Eve gidince anneme anlattım olan biteni.

Annem yüzüme uzun uzun baktı, sonra hafifçe gülümsedi:

 "Git bakalım oğlum, kimlermiş bu insanlar."

Ertesi gün kalbim biraz çarparak kapıyı çaldım.

 Kapıyı açan bana faul yapan ağabeydi. Daha eşikten içeri adımımı bile atmadan sordu:

“Abdestin var mı? Namaz kılıyoruz.”

 Şaşırmıştım. Meğer burası Hizmet'ten ağabeylerin kaldığı bir evmiş. Yüzlerinde sertliğin değil, sükûnetin izi vardı. Konuşmaları yavaş, bakışları berraktı. İnsanın içini incitmeden, sessizce dokunan bir hâlleri vardı.

Akşam eve geldiğimde:

“Anne ben namaz kılacağım” dedim. Annem elindeki işi bıraktı, yüzüme baktı.

 "Oğlum, sen henüz çok küçüksün" dedi.

"Ağabeyler öyle demiyor ama..." dedim.

Bir şey demedi.  Sadece uzun uzun yüzüme baktı. Kendimi birden büyümüş, koca adam olmuş gibi hissediyordum. Sanki çocukluğum bir anda geçip gitmişti. 

O ağabeylerden hiç kopmadım. Hayatım onların ritmine girdi. Ege Üniversitesi'nde istatistik okudum. 2015'te Selma Hanım'la evlendik. 2016'da kızımız Erva doğdu. Avuç içi kadar bir mucizeydi. Yuvamıza bahar dolmuştu. Ama o bahar çok kısa sürdü.

15 Temmuz'dan sonra çalıştığımız müesseselerimiz kapatıldı. Arkadaşlarımız birer birer tutuklanmaya başladı. Telefonlar kesildi. Sesler fısıltıya dönüştü. Kapı zilleri korku sesi oldu.

Eşimle gaybubete başladık. İki hayalet gibi bir sığınaktan diğerine savruluyorduk. Maddi sıkıntılar başlayınca bir yakınımızın adına küçük bir dükkân açtık. Hayata tutunmak için son bir dal gibi.

Bir gün yolda, bana o maçta faul yapan ağabeyi gördüm. O da bizim gibi ihraç olmuş, "Restoranlara traliçe satıyorum" dedi. Sesindeki hüzün, yılların yorgunluğunu taşıyordu.

Birlikte bizim dükkâna gittik. Çay içtik. Eskileri konuştuk. Kimsenin yüksek sesle konuşmaya cesaret edemediği günlerdi.

Bir sabah vakti… Kapı öyle bir çalındı ki ev sarsıldı. Polisler gaybubet evimizi bastı. Meğer bana yıllar önce faul yapan ağabey takip ediliyormuş. Karakolda bir polis vardı. Bakışları sert ama sesi daha da sertti. Ne abdeste izin verdi ne lavaboya. Saatler geçti, nihayet mahkemeye çıkarıldık; birkaç arkadaş tutuklandık.

Şekerim vardı. İki günde bir acile götürüyorlardı. Hızla kilo kaybetmeye başladım. Kemiklerim derimin altından sayılıyordu artık. Ardından ameliyatlar başladı. Kalın bağırsağımda kist varmış, aldılar. Sonra safra kesemi aldılar. Koğuşta altı ay yerimden kalkamadım. Arkadaşlar bana baktı. Çamaşırlarımı yıkadılar. Yatağımı düzelttiler. İlaçlarımı düzenli olarak verdiler. 

Abdurrahman Ağabey vardı. Her sabah ilk işi yanıma gelmekti.

"Sağ mısın, yaşıyor musun hâlâ?" derdi. 

Eşim, araması olduğu için görüşe gelemiyordu. Hastanede yattığım günlerde de hiç gelemedi. Bir gün kayınvalidemle baldızım geldi. Polis, eşim zannedip baldızı hemen tutuklamaya kalktı. Eşim için pusudaydılar. Eşim, babasına soruyormuş:

 "Baba, Selman nasıl?"

Babası teselli etmek için:

"Damat gibi oldu, kilolarından kurtulmuş, servi gibi olmuş" diyordu.  

O ana kadar sessizce dinleyen Selma Hanım'ın gözleri doldu. 'O gaybubet günleri benden çok şey alıp götürdü’ diye söze girdi yavaşça:

“Eşinle görüşememek, her gün alınma korkusu. Her zil sesinde ‘geldiler’ tedirginliği, uykusuz geceler. Kapıya sıçrayarak uyanmalar.

Ve bir gece yarısı… Kapı kırılırcasına vurulmaya başladı. Duvarlar titredi sanki. Gelen polislermiş.

Ağabeyimi aradım:

“Erva’yı gel al, beni götürüyorlar” dedim.

Erva ağabeyimin kucağında ağlamadı. Kadın polis küçümseyen bir sesle:

 "Kızın sana düşkün değil galiba" dedi.

O an başımdan kaynar sular döküldü. Öfkeyle baktım ona. İçimde bir şey koptu.

 Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Sakinleştirmeye çalıştılar. 

‘Karışmayın,’ dedim.

Biraz sakinleşince ‘Bir anne olarak sözlerin bana çok ağır geldi. Şunu bilmeni isterim ki bizim çocuklarımız ağlamaz. Çünkü yarınlar onlarındır. Umut onlardadır’ dedim. 

Kadın polis söylediğine pişman olmuştu. Bir daha tek kelime etmedi. Beni nezarete koydular.

Tek başınasın. Korkuyorsun. Koskoca bir alan. Nezarethanelerin kapıları açık. Her biri karanlık, her biri ölü bekleyen bir mezar gibi.

"Allah'ım, ne olur bana yardım et” dedim. 

Ağladım.

Derken gözüm karanlık bir hücreye ilişti. Nezarette bir abi namaz kılıyordu.

 Secdedeydi. Öyle bir sekîne indi ki o an içime, anlatamam. "Tamam" dedim kendi kendime, ben de namaza durdum.

Sonra bir arkadaşım daha geldi. Sonra bir başkası. Rahatladım.

Neyse ki ilk mahkemede adli kontrolle serbest bıraktılar. Selman'la birbirimizi görmeyeli dört koca yıl olmuştu. İlk işim onu görmeye gitmek oldu. Görüş salonunda içeri bir adam girdi. Yabancı biri diye başımı öne eğdim.

"Selma kaldır başını, benim" dedi.

Sesinden tanıdım.

Bir deri bir kemik kalmıştı. Gözleri çukura kaçmıştı. Omuzları çökmüştü. Elli sekiz ay sonra mahkeme Selman’a tahliye verdi. Almaya gittik. Hapishanenin o koca demir kapısı, insanın kalbine çarpan bir gürültüyle açıldı. Ve Selman göründü.

Elinde siyah bir çöp poşeti vardı; beş yılın, hastanelerin, koğuşların, bir ömrün sığdırıldığı bir poşet. Ağlıyordu.

O sırada bir gardiyan fark etti ağladığını.

"Hepiniz aynısınız" dedi.

"Buradan çıkarken ağlıyorsunuz. Sizi anlamıyorum. İnsan eşine, çocuğuna, sevdiklerine giderken ağlar mı?"

Selman"Ağlar gardiyan kardeş, ağlar" dedi.

“Geride günahsız arkadaşlar bırakırsa ağlar. Geride sizin için dua eden, sizin için ağlayan insanlar bırakırsa ağlar. Hasta olduğunuzda evinizdeymiş gibi size bakan, çamaşırınızı yıkayan, yemeğinizi yediren, başucunuzda ağlayan arkadaşlarınız olursa ağlar."

Vatan olmuştu bize yaban. Yargıtay onarsa ikimiz de tekrar hapse girecektik. O yüzden birbirimize baktık ve sadece şunu dedik:

"Çıkalım artık.”

Bu topraklardan, bu diyarlardan çıkalım. Konya'ya, Selman'ın anne babasının yanına gittik.

“Bu ülkeden gidiyoruz" diyemedik. Sadece:

 "Hakkınızı helal edin" dedik.

Kayınvalidem hiç sorgulamadı.

"Helal olsun" dedi. Erva'yı kucağına aldı, sevdi, okşadı.

Saçlarını öptü. "Bayramda torunumu yine getirin," dedi.

O an kalbimden bir şey koptu. Bir gece vakti yolculuk başladı. Dört saat yürüdük. Tel örgülerden geçtik. Çamurlardan. Bataklıklardan. Kanalizasyonlardan. Erva babasının kucağındaydı. Başını onun omzuna koymuştu.

Bir bataklıktan geçerken Selman kaydı. Erva kucağındaydı. İkisi birden çamura kapaklandılar. Kalbim durdu sandım. Ama sanki görünmez bir el onları çamurun içinden aldı çıkardı.O an şunu düşündüm:

"Demek ki hâlâ bizimle işi var bu hayatın."

Meriç’ten geçtik. Geçen gün eşyalarımız geldi. Kartonların arasında bir fotoğraf çıktı. Erva, dedesinin kucağında. Ağzında kafasından büyük bir emzik. Bakıp bakıp ağladık. O gece Erva dedi ki:

 "Anne, ben dün rüya gördüm. Dedemle anneannem her zaman bindiğimiz arabayla benim okuluma geldiler. Bana sarıldılar..."

Tabii… Özlüyor dedeyi, babaanneyi.

Ben bu güzel kasabanın güzel evlerinin önünden geçerken “Ne olur Allah’ım şu ailelerin biriyle tanışalım; Erva’ya anneanne, dede olsunlar” diyordum. 

Bir gün markette bir kadınla tanıştım. İl Sağlık Müdürlüğünden emekliymiş. Birkaç gün sonra Erva’ya eldivenler ördü getirdi. 

Onlara Türkiye'de neler yaşadığımızı anlattık. Hocamızdan bahsettik. Benim adımı onun koyduğunu söyledim.

"Bundan çok mutlu oluyorum" dedim. Ramazan'da tek odalı evimizde onlarla iftar yaptık. Karı koca bizi çok sevdiler. Erva da onları çok sevdi. Pazar günleri evlerine gidiyoruz.

Sohbet ediyoruz. Bir gün kadın bana dedi ki:

"Siz inançlı insanlarsınız. Cennete gideceğinize inanıyorsunuz. Bizim cennete gidemeyeceğimize üzülüyor musunuz?"

Bir an sustum. Sonra dedim ki:

"Tabii üzülüyoruz. Biz sizi çok sevdik. İnsan, sevdikleriyle hep birlikte olmak ister; cennet biraz da budur.’’

Kadın hafifçe gülümsedi. Bu gülümseme ve dudaklarından dökülen iki elime, yıllardır sırtında taşıdığı tüm özlemlerin üzerine serilen ipeksi bir örtü gibi odaya yayıldı.

“Neden olmasın?”