Peygamberdevesi

Peygamberdevesi
Gurbette gün batımı...
Denize nazır bir bankta oturuyorum.
Gurbetin omuzlara binen yükü, en çok günün el ayak çektiği bu saatlerde ağırlaşıyor.
Kuşlarda, kelebeklerde tatlı bir telaş var. Her kanat çırpışlarında “Yarın yine bekliyoruz.” der gibi güneşi selamlıyorlar.
Gün, gurupta kaybolurken telefonuma bir mesaj düşüyor.
Açıp bakıyorum.
Gurbetin ve ebediyetin kucağında taze bir toprak yığını. Üzerinde yer yer uçuşan kurumuş yapraklar, hayatın geçiciliğini, sonbaharın hüznünü ve toprağa karışanların sessizliğini hatırlatıyor.
Taze toprak yığının başucunda kırmızımsı-kahverengi granit bir mezar taşı, bir bekçi gibi vakur ve dimdik duruyor.
Taşın üzerinde “İlknur Can (1989 - 2025)”yazıyor.
Gurbette üç çocuğunu ve eşini yalnız bırakarak Sonsuzluğun Sahibi’ne yürüyen cefakâr kadın.
Bu kahraman kadın daha 35 yaşındaydı. Yaşadıklarını kaldıramadı. Eşinin ve çocuklarının gözleri önünde gün gün eridi. O güzel gözlerinden sevgi fışkıran, yanakları bir gül gibi kızaran hayat dolu kadından eser kalmadı. Gözler derinlere gömüldü, yanakları çukurlaştı, bir deri bir kemik kaldı. Ölümün soğuk rüzgârlarında titreyip duran o kandil bir bahar akşamında bütün bütün söndü.
Yarım kalan hikayesini çocuklarına; çocuklarını da babalarına emanet ederek gitti.
Bir başka dünyada yeniden doğmak için.
Bir hesap daha mahşere kaldı. Bu süreçte başta Ömer Faruk Gergerlioğlu olmak üzere hepsi aynı tonda olmasa da Ahmet Altan, Sırrı Süreyya Önder, Natali Avazyan, Cemre Birand, Sezgin Tanrıkulu, Mustafa Yeneroğlu, Hüseyin Çelik, Ertuğrul Günay, Sema Silkin Ün, Zülfü Livaneli gibi vicdan sahibi bir avuç insan zulme karşı seslerini yükselttiler, mazlumun yanında oldular.
Kazım Güleçyüz'ün yeri ise bir ayrı. 15 Temmuz'dan sonra Sünni gelenekli tüm İslamcılar ya sustu ya da Cemaat'e cephe aldı. "Soyları tüketilmesi gereken insanlar" muamelesi yaptılar. Bunun istisnası Yeni Asya grubu ve Nurşin Şeyhi Molla Nureddin oldu.
Kazım Güleçyüz, bu dönemde iktidarın tüm saldırılarına karşı Hizmet mensuplarına uygulanan sosyal soykırıma karşı durdu. Gazetesi dağıtım ağından atılıp okuyucularla buluşması engellendi. Resmi ilanları kesildi. Hocaefendi'nin vefatında verdiği taziyeden dolayı ise hapse atıldı. Hapisten çıktıktan sonra yine mazlumların yanında durmaya devam etti. Hapishane günleri ile ilgili yazılar yazdı, videolar çekti.
Bir videosunda koğuştaki ‘peygamberdevesi’ni anlatıyor:
"Metris Cezaevi'nde ilk sabah… Pencereden bakıyorum. Bir kırlangıç. Avludaki duvarın korkuluk demirlerinde öylece duruyor. Böyle anlar insanda başka bir duygu yaşatıyor. Hapishanede bunlar önemli. Kuşları, çiçekleri, güneşi, bulutları göremiyor insan.
Silivri’de ise avlunun üst tarafları tel örgü ile kapalıydı. Avluda bile insan kafeste gibi hissediyordu kendini.
Koğuş arkadaşlarım haklarını savunduğum pırıl pırıl gençlerdi. Hayatlarının en güzel yılları dört duvar arasında geçen bu gençler çok hamaratlardı.
Nöbet sistemi vardı. Avlu yıkanıyor, yerler siliniyor, tuvaletler pırıl pırıl oluyordu. Örtüler kısa aralıklarla yıkanıyordu. Semaverde çaylar yapılıyor, tostlar, börekler pişiriliyordu ve bunlar gelen ailelere ikram ediliyordu.
Keşke onlara bu cezayı reva gören hâkimler, savcılar o manzarayı görselerdi.
Koğuştakilerin aileleri, anne babaları güçlü bir direniş içindeydiler. Açık görüşlerde hüzünlü ve sevinçli sahneler yaşanıyordu. Arada cam olmadan çocuklar babalarına, analar oğullarına sarılıyordu. Ayrılık sahneleri ise çok hazin oluyordu. Çocuklar, 'Baba, sen de gel, haydi gidelim! Sen niye buradasın? Neden eve gelmiyorsun?' diyordu.
Öyle arkadaşlar vardı ki içeri girdiğinde çocuğu dört aylıkken, sekiz yaşına gelmişti. Hapishane yollarında büyüyordu çocuklar. Babası hapse girdiğinde sekiz, on yaşlarında olan kızlar babasız gelin oluyordu.
Koğuşta pilot bir arkadaşın ‘peygamberdevesi’ vardı. Üzerine titriyordu. Onun can yoldaşı olmuştu. Bir başka koğuşta bir başka arkadaşın örümceği varmış. Peygamberdevesiyle, örümceklerle arkadaş olan, onlarla arkadaşlık kuran bu pırıl pırıl insanların en verimli yılları dört duvar arasında geçiyordu."
Kazım Güleçyüz'ün peygamberdevesi hikâyesini dinlediğimde, zihnimde bambaşka bir hatıranın kapısı aralanmıştı.
Mekânlar değişiyor, zaman başkalaşıyor; fakat kaderin ince dokunuşu ve yalnızlığın dili, sanki aynı narin gövdede yeniden vücut buluyordu.
Bir bahar akşamı İskandivya’nın kuzeyindeki bir mülteci kampında ziyaret ettiğimiz Recep Bey, hayatın önüne koyduğu ağır imtihanları sabırla aşmış, sevdiklerini ardında bırakmanın acısını yüreğine mühürleyerek, bin bir tehlikeyi göze alıp bu topraklara ulaşmıştı. Yüzünde, fırtınalardan geçmiş insanların o derin ve sessiz hikmeti okunuyordu.
"Bir seher vakti eşimle birlikte sabah namazını yeni kılmıştık." diye başlamıştı bilcümle hikâyesini anlatmaya:
“Çocuklar uyuyordu. Hava aydınlanmak üzereydi. Kapının zili çaldı. ‘Aç, polis!’ diye bir ses yankılandı apartmanda. Üç erkek, bir kadın polis içeri daldılar. Yanlarında mahallenin muhtarı da vardı. Kadın polis ise tam bir dedektif gibi her bir yanı arıyordu. Bir ara kadın polisin arama yaptığı odaya girdim. Eşim ağlıyordu.
‘Ne oldu?’ dedim.
‘Polis, o köprüde insanları siz öldürdünüz, diyor.’
Kadın polisin üzerine yürüdüm. ‘Sen bunları bize söyleyemezsin. Görevini yapıp gideceksin. Yargısız infaz yapıyorsun.’ dedim. Zaten eşimin kahramanıydım. Gözünde daha da büyüdüm.
Sağlık kontrolü sırasında polis beni yalnız bıraktı. Kaçsam kaçabilirdim. Polis arabasının yanına giderek beklemeye başladım. Polis beni görünce, ‘Siz nasıl insanlarsınız, anlayamıyorum.’ dedi. ‘Kaçmıştır diye düşünmüştüm.’
‘Bana güvenen insana bunu yapmam.’ dedim.
Hâkim karşısına çıktım. Hâkim yüzüme bile bakmıyordu. ‘Dershaneye gitmişsin, bankaya para yatırmışsın.’ dedi.
‘Bunlar suç değil.' Dedim, ‘Bir gün devran dönecek ve bugün verdiğiniz bu kararların hesabını hukuk önünde siz vereceksiniz.’
‘Altı üç.’ dedi hâkim.
Asker gelip hemen kelepçeyi taktı.
Tabut denilen cezaevi aracı ile hapishaneye doğru yolculuk başladı.
Kötü
koğuş dinlemişsinizdir. Bizimkisi çok kötüydü. Tavana kadar üç
katlı ranzalar vardı. Koğuşta kırk yedi kişiydik. İkisi düz,
biri ters bir yatakta üç kişi yatıyordu. Ortadakinin ayakları
diğer ikisinin başına değiyordu. Yine de ranza yetmiyordu. Yerde,
betonda yatıyorduk. Adım atacak yer yoktu. Hava almak mümkün
değildi. Şehir
son otuz yılın en soğuk günlerini yaşıyordu.
Pencereler
açılınca cam kenarındakiler çok üşüyor, hastalanıyordu.
Pencereler
kapalı olduğunda nefeslerimizden tavanda sis bulutu oluşuyordu.
Yerdeki yataklar sabah namazında toplanıyordu. Kırk yedi kişiye
tek tuvalet vardı. Bu başlı başına bir işkenceydi. Tuvalete
tekerlekli sandalye ile götürdüğümüz hastalar vardı.
Zaman
durgun bir nehir gibi akar taş duvarların ardında. Sessizlik bile
konuşur. Her bir şey geçmişi fısıldar kulağına. Her sima,
yılların sabrını taşır. Zamanla kalabalıklar içinde bile
kendinizi yapayalnız hissedersiniz. O yalnızlık sizi yeni
arayışlara, yeni arkadaşlıklara sürükler. Böceklerle,
çiçeklerle bile arkadaş olursunuz. Baharı, güneşi, gökyüzünü,
kuşları, bulutları özlersiniz.
Bir gün bahçeye bir peygamberdevesi geldi. Ben onu kendime can yoldaşı edindim. Uzun süre besledim. Arkadaşım gibi oldu. Hapishanenin duvarları yüksekti, uçamıyordu. Koğuşta bir de vali vardı. Böceklerden anlıyordu. ‘Bunun çiftleşme zamanı gelmiş. Bunu buraya gönderen, erkeğini de gönderir.’ dedi.
Birkaç gün sonra erkek geldi. Çiftleşince erkeği öldü. Yavrular yumurtadan çıkınca dişi de öldü. Yavruları beslemeye başladım. Anne babalarının yarım kalan hikâyelerini onlar devam ettireceklerdi.”
Gurbette gün batımı...
Bir bankta oturmuş gurubu seyrediyorum.
Gurbetin omuzlara binen yükü, en çok günün el ayak çektiği bu saatlerde ağırlaşıyor. Okyanusun uçsuz bucaksız laciverti ile gökyüzünün sonsuz boşluğu, sanki bir veda töreninde el sıkışır gibi ufuk çizgisinde birleşiyor. Fakat bu birleşim sakin bir buluşma değil; adeta bir yangın yeri.
Telefonuma bir mesaj düşüyor.
Açıp bakıyorum.
Gurbetin ve ebediyetin kucağında taze bir toprak yığını. Üzerinde yer yer uçuşan kurumuş yapraklar, hayatın geçiciliğini, sonbaharın hüznünü ve toprağa karışanların sessizliğini hatırlatıyor.
Taze toprak yığının başucunda kırmızımsı-kahverengi granit bir mezar taşı, bir bekçi gibi vakur ve dimdik duruyor.
Taşın üzerinde “İlknur Can (1989 - 2025)”yazıyor.
Daha 35 yaşındaydı. Yaşadıklarını kaldıramadı. Yavrularının gözleri önünde mecalsiz kanatlarını çırpıp duran sevgi kuşu gibi uçtu, gitti; bir başka dünyada yeniden doğmak için.
Yarım kalan hikayesini çocuklarına; çocuklarını da babalarına emanet etti.
Her uful, aslında bir doğuşun sancısı.
Gökyüzü, bir ayrılığın infialini yaşıyor sanki.
Güneş, ufkumuzu terk etmiş olsa da, geride bıraktığı kızıl mirasıyla gri bulutları tutuşturmaya devam ediyor
Sokaklardaki her bir gölge, her bir nesne, telleri gurbetle akort edilmiş bir sevda senfonisi bizim türkümüzü söylüyor:
Üç
gardaştık bir zamanlar üç gardaş,
O toprakta, sen
zindanda, ben sürgün.
Aynı aşkla dolu idi içimiz,
Bu
vatanı sevmek idi suçumuz.
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

ŞERİF ALİ TEKALAN
ESRA BÜYÜKCOMBAK

HARUN TOKAK

PROF. DR. OSMAN ŞAHİN












