Sistemli, planlı ve bilinçli hareket 7: Çağa uygun yol ve yöntemler

Okuma Süresi 10 dkYayınlanma Cumartesi, Ocak 17 2026
Paylaş
X Post


Önceki yazılarda irşad ve tebliğ vazifesinde zamanın gerektirdiği yol ve yöntemlerin kullanılmasının zaruri olduğu üzerinde durulmuştu. Fethullah Gülen Hocaefendi, (Hakk’a Ulaştıran Yollar ve Çağımız) yazısında Allah’la insanlar arasındaki engelleri kaldırıp gönülleri Hak’la buluşturma vazifesi yerine getirilirken bilhassa birlik ve beraberlik ruhu açısından günümüz itibariyle hangi yolların kullanılması gerektiği üzerinde durmaktadırlar.

Günümüze kadar İslâm’ı insanlara ulaştırmak adına farklı farklı metot ve yöntemler kullanılmıştır. Bunlardan çok önemli bir yol olan Nakşîlik yolundan gidenlerin hem bu dünyayı hem de öbür dünyayı unutmaları, amellerinde, kulluklarında maddi ve manevi getirileri hesaba katmamaları, nefsini yani kendisini de unutarak, nefsin doyma bilmeyen arzu ve isteklerine karşı tavır almaları ve nihayetinde bu uğurda ortaya koydukları her şeyi de unutmaları gerekmektedir.

Halbuki günümüzde şartlar çok değişmiştir ve insanlarda enaniyet ve bencillik zirve yapacak bir konuma gelmiştir. İşte bugünün insanına yukarıda ifade edilen bu yol teklif edildiğinde onlar için bunların hayata geçirilmesi zorlardan zor bir iş haline gelmiştir.

O zaman yeni yol ve yöntemler geliştirilmesi gerekir ki Hazreti Bediüzzaman ifade edilen esasları zamana uygun olarak yeniden formüle etmiştir. Nakşîlikteki dünyayı, ahireti ve nefsini unutma ve bunları unuttuğunu da unutma esasları yerine aczini ve fakrını bilme, şükür ve şevkle hareket etme esaslarını getirmiş ve bunlara ayrıca şefkat ve tefekkürü de ekleyerek altı esas ortaya koymuşlardır: 

“Ancak günümüzde enaniyet çok ileri gittiği, insanlar bencilliğin tesiriyle oturup kalktığı ve dolayısıyla günümüzde bu ölçüde bir “terk mülahazası” mümkün olmayacağı düşüncesinden hareketle olsa gerek, Hz. Pîr, farklı bir yaklaşımla, Dördüncü Mektup’ta;

“Der tarîk-i acz-mendî, lâzım âmed çâr çiz:

Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-i mutlak, şevk-i mutlak, ey aziz!”

der ve günümüzde bu dört esasa sımsıkı sarılmak gerektiğini ifade eder. Yani, insan öncelikle kendinin mutlak âciz olduğunu idrak ve kabul edip “Allah dilemediği sürece ben hiçbir şey yapamam.” anlayışı içinde olmalı.

Aynı şekilde kendini öyle fakir bilmeli ki, elindeki sermayenin hepsinin O’nun bahşettiği imkânlar olduğunun farkında bulunmalı. Âcizlik ve fakirliğine rağmen Cenab-ı Hakk’ın bahşettiği lütuf ve imkânlar karşısında da şükürle gerilip şevkle coşmalı, oturup kalkıp sürekli Allah’a şükretmeli ve doyma bilmez bir aşk u heyecan, bir şevk u iştiyakla O’nu gönüllere duyurma adına koşturup durmalıdır.

Hz. Pîr, Yirmi Altıncı Söz’ün Zeyl’inde de, yolunun dört esasını “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” olarak ifade eder ki, bu da ortaya konan sistemin farklı altı derinliğinin bulunduğuna işaret eder” (Hakk’a Ulaştıran Yollar ve Çağımız)

Hocaefendi, Bediüzzaman’ın çağımızın insanının aklını ikna, kalbini tatmin eden bu mülahazalarına bina edilen eserler ve hizmetlerin, günümüzde, dinsizlik ve imansızlık fırtınaları karşısında kalblere ulûhiyet hakikatini duyurduğu, nam-ı celil-i nebevîyi bir kere daha gönül burçlarında dalgalandırdığı ve Allah’ın izni ve inayetiyle haşr ü neşri âdeta gözle görüyor gibi idraklere sunduğundan dolayı kendisine minnettarlık duyulduğunu ifade etmektedir. Böyle bir minnettarlık isabetli olmakla birlikte bu hususta dengeli olup aşırılıklara girilmemesi gerektiğinin de altını çizmektedirler:       

“Esasen, çeşitli söz ve beyanlarla seslendirilmekte olan bu şükran duygusunun ifadesi bir vazifedir. Zira hadis-i şerifte, insanlara teşekkür etmeyenin Allah’a da şükretmeyeceği ifade buyruluyor. Demek ki insanda evvela şükür karakterinin ve minnet (teşekkür) hissinin olması lazımdır.

Dolayısıyla, o zat sayesinde Allah’ı, Peygamber’i ve haşr ü neşri (öldükten sonra dirilme ve hesabı) tanıma gibi bir nimete mazhar olan insanın, elbette başkalarına nispeten o şahsa daha faik (üstün) bir teveccüh (yönelme) ile teveccühte bulunması tabiîdir.

Fakat böyle bir teveccüh asla, aidiyet mülahazası ve cemaat enaniyetine bağlanmamalı ve o zat hakkında ifratkar (aşırıya kaçan) yaklaşımlara meydan verilmemelidir. Çünkü İslamiyet cadde-i kübrası (en büyük cadde) içinde başka şeritlerde yürüyen daha nice insan vardır ki, yürüdüğü şerit vasıtasıyla imana ermiş, Allah’ın izni ve inayetiyle sahil-i selamete (kurtuluşa) ulaşmış ve O’nun rızasına mazhar olmuştur.

Bu itibarla minnet ve şükran hislerini ifade etmenin yanında mesele, katiyen reklam ve şova dönüştürülmemeli, tahabbüb-i nefisten (kendisine karşı muhabbet) kaynaklanan inhisar-ı fikre (fikir ve düşünceyi sınırlandırma) girilmemelidir. Evet, vesileler ile maksatlar birbirine karıştırılmamalı ve asıl maksadın hangi yolda olursa olsun, Allah’ın rızasını elde etmek olduğu unutulmamalıdır.” (Hakk’a Ulaştıran Yollar ve Çağımız)

Bu hususta denge korunabildiği ve acz, fakr, şükr, şevk, tefekkür ve şefkat esaslarına dayanarak hareket edildiğinde Allah (cc) çok büyük başarılar lütfetmektedir.

"Din-i Mübin-i İslam’ın gönüllere duyurulmasını engellemek isteyen onca hasım (düşman) daire olmasına rağmen, bu insanlar, bu mefkûre (dava) muhacirleri gittikleri yerlerde hüsnükabul (güzel bir kabul) görüyorlarsa bunu da, Allah’ın bir inayet (yardım) ve teyidi (desteği) olarak görmek gerekir.

Aynı şekilde bu insanların, yaptıkları işlerle alakalı, bilhassa küreselleşen dünyada farklı kültür ve telakkilerin (anlayışların) mensuplarıyla birlikte yaşama adına ciddi bir seminer alma imkânları olmadığı halde, çok farklı kültürlerin bulunduğu coğrafyalarda bozgun yaşamayıp dikiş tutturabilmeleri de, te’yid-i ilâhî ve te’yid-i nebevinin (ilâhî ve nebevi desteğin) ayrı bir göstergesi sayılabilir ve yapılan bu hizmetlerin murad-ı ilâhîye (Allah’ın muradına) muvafık düştüğü söylenebilir.

Zira sahabe efendilerimizden (radiyallahu anhüm) sonraki dönemlerde bu ölçüde bir açılımdan bahsedebilmek oldukça zordur. Evet, acz, fakr, şükr, şevk, tefekkür ve şefkat esaslarına dayanarak, tevazu, hacalet (utanma) ve mahviyetle yüce bir mefkure (dava) uğruna yollara dökülen bu insanların, dünyanın dört bir yanında -tabir caizse- nim-mürşid (bir nevi mürşid) mahiyetinde el ele tutuşup hak ve hakikate tercüman olmaya çalışmaları ayrı bir Hakk’a yürüme limanı ve ayrı bir inşirah (huzur) vesilesidir.

Hâsılı, inanan bütün gönüller için Allah gaye, insan yolcu ve yollar da mahlûkatın solukları sayısıncadır. Bu itibarla bize düşen, rıza-i ilahî istikametinde hizmet eden herkesi alkışlamak ve onların hepsinin muvaffak olması için ellerimizi açıp dua dua yalvarmaktır.” (Hakk’a Ulaştıran Yollar ve Çağımız)