Sistemli, planlı ve bilinçli hareket 7: Çağa uygun yol ve yöntemler
Önceki yazılarda irşad ve tebliğ vazifesinde zamanın gerektirdiği yol ve
yöntemlerin kullanılmasının zaruri olduğu üzerinde durulmuştu. Fethullah Gülen
Hocaefendi, (Hakk’a Ulaştıran Yollar ve Çağımız) yazısında Allah’la insanlar arasındaki engelleri kaldırıp gönülleri
Hak’la buluşturma vazifesi yerine getirilirken bilhassa birlik ve beraberlik
ruhu açısından günümüz itibariyle hangi yolların kullanılması gerektiği
üzerinde durmaktadırlar.
Günümüze kadar İslâm’ı insanlara ulaştırmak adına farklı farklı metot ve
yöntemler kullanılmıştır. Bunlardan çok önemli bir yol olan Nakşîlik yolundan
gidenlerin hem bu dünyayı hem de öbür dünyayı unutmaları, amellerinde,
kulluklarında maddi ve manevi getirileri hesaba katmamaları, nefsini yani
kendisini de unutarak, nefsin doyma bilmeyen arzu ve isteklerine karşı tavır
almaları ve nihayetinde bu uğurda ortaya koydukları her şeyi de unutmaları
gerekmektedir.
Halbuki günümüzde şartlar çok değişmiştir ve insanlarda enaniyet ve
bencillik zirve yapacak bir konuma gelmiştir. İşte bugünün insanına yukarıda
ifade edilen bu yol teklif edildiğinde onlar için bunların hayata geçirilmesi
zorlardan zor bir iş haline gelmiştir.
O zaman yeni yol ve yöntemler geliştirilmesi gerekir ki Hazreti
Bediüzzaman ifade edilen esasları zamana uygun olarak yeniden formüle etmiştir.
Nakşîlikteki dünyayı, ahireti ve nefsini unutma ve bunları unuttuğunu da unutma
esasları yerine aczini ve fakrını bilme, şükür ve şevkle hareket etme
esaslarını getirmiş ve bunlara ayrıca şefkat ve tefekkürü de ekleyerek altı
esas ortaya koymuşlardır:
“Ancak günümüzde enaniyet çok ileri gittiği, insanlar bencilliğin
tesiriyle oturup kalktığı ve dolayısıyla günümüzde bu ölçüde bir “terk
mülahazası” mümkün olmayacağı düşüncesinden hareketle olsa gerek, Hz. Pîr,
farklı bir yaklaşımla, Dördüncü Mektup’ta;
“Der tarîk-i acz-mendî, lâzım âmed çâr çiz:
Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-i mutlak, şevk-i mutlak, ey aziz!”
der ve günümüzde bu dört esasa sımsıkı sarılmak gerektiğini ifade eder.
Yani, insan öncelikle kendinin mutlak âciz olduğunu idrak ve kabul edip “Allah
dilemediği sürece ben hiçbir şey yapamam.” anlayışı içinde olmalı.
Aynı şekilde kendini öyle fakir bilmeli ki, elindeki sermayenin hepsinin
O’nun bahşettiği imkânlar olduğunun farkında bulunmalı. Âcizlik ve fakirliğine
rağmen Cenab-ı Hakk’ın bahşettiği lütuf ve imkânlar karşısında da şükürle
gerilip şevkle coşmalı, oturup kalkıp sürekli Allah’a şükretmeli ve doyma
bilmez bir aşk u heyecan, bir şevk u iştiyakla O’nu gönüllere duyurma adına
koşturup durmalıdır.
Hz. Pîr, Yirmi Altıncı Söz’ün Zeyl’inde de, yolunun dört esasını “acz,
fakr, şefkat ve tefekkür” olarak ifade eder ki, bu da ortaya konan sistemin
farklı altı derinliğinin bulunduğuna işaret eder” (Hakk’a Ulaştıran Yollar ve Çağımız)
Hocaefendi, Bediüzzaman’ın çağımızın insanının aklını ikna, kalbini
tatmin eden bu mülahazalarına bina edilen eserler ve hizmetlerin, günümüzde,
dinsizlik ve imansızlık fırtınaları karşısında kalblere ulûhiyet hakikatini
duyurduğu, nam-ı celil-i nebevîyi bir kere daha gönül burçlarında
dalgalandırdığı ve Allah’ın izni ve inayetiyle haşr ü neşri âdeta gözle görüyor
gibi idraklere sunduğundan dolayı kendisine minnettarlık duyulduğunu ifade
etmektedir. Böyle bir minnettarlık isabetli olmakla birlikte bu hususta dengeli
olup aşırılıklara girilmemesi gerektiğinin de altını çizmektedirler:
“Esasen, çeşitli söz ve beyanlarla seslendirilmekte olan bu şükran
duygusunun ifadesi bir vazifedir. Zira hadis-i şerifte, insanlara teşekkür
etmeyenin Allah’a da şükretmeyeceği ifade buyruluyor. Demek ki insanda evvela
şükür karakterinin ve minnet (teşekkür) hissinin olması lazımdır.
Dolayısıyla, o zat sayesinde Allah’ı, Peygamber’i ve haşr ü neşri
(öldükten sonra dirilme ve hesabı) tanıma gibi bir nimete mazhar olan insanın,
elbette başkalarına nispeten o şahsa daha faik (üstün) bir teveccüh (yönelme)
ile teveccühte bulunması tabiîdir.
Fakat böyle bir teveccüh asla, aidiyet mülahazası ve cemaat enaniyetine
bağlanmamalı ve o zat hakkında ifratkar (aşırıya kaçan) yaklaşımlara meydan
verilmemelidir. Çünkü İslamiyet cadde-i kübrası (en büyük cadde) içinde başka
şeritlerde yürüyen daha nice insan vardır ki, yürüdüğü şerit vasıtasıyla imana
ermiş, Allah’ın izni ve inayetiyle sahil-i selamete (kurtuluşa) ulaşmış ve
O’nun rızasına mazhar olmuştur.
Bu itibarla minnet ve şükran hislerini ifade etmenin yanında mesele,
katiyen reklam ve şova dönüştürülmemeli, tahabbüb-i nefisten (kendisine karşı
muhabbet) kaynaklanan inhisar-ı fikre (fikir ve düşünceyi sınırlandırma)
girilmemelidir. Evet, vesileler ile maksatlar birbirine karıştırılmamalı ve
asıl maksadın hangi yolda olursa olsun, Allah’ın rızasını elde etmek olduğu
unutulmamalıdır.” (Hakk’a Ulaştıran Yollar ve Çağımız)
Bu hususta denge korunabildiği ve acz, fakr, şükr, şevk, tefekkür ve
şefkat esaslarına dayanarak hareket edildiğinde Allah (cc) çok büyük başarılar
lütfetmektedir.
"Din-i Mübin-i İslam’ın gönüllere duyurulmasını engellemek isteyen
onca hasım (düşman) daire olmasına rağmen, bu insanlar, bu mefkûre (dava)
muhacirleri gittikleri yerlerde hüsnükabul (güzel bir kabul) görüyorlarsa bunu
da, Allah’ın bir inayet (yardım) ve teyidi (desteği) olarak görmek gerekir.
Aynı şekilde bu insanların, yaptıkları işlerle alakalı, bilhassa
küreselleşen dünyada farklı kültür ve telakkilerin (anlayışların) mensuplarıyla
birlikte yaşama adına ciddi bir seminer alma imkânları olmadığı halde, çok
farklı kültürlerin bulunduğu coğrafyalarda bozgun yaşamayıp dikiş
tutturabilmeleri de, te’yid-i ilâhî ve te’yid-i nebevinin (ilâhî ve nebevi
desteğin) ayrı bir göstergesi sayılabilir ve yapılan bu hizmetlerin murad-ı
ilâhîye (Allah’ın muradına) muvafık düştüğü söylenebilir.
Zira sahabe efendilerimizden (radiyallahu anhüm) sonraki dönemlerde bu
ölçüde bir açılımdan bahsedebilmek oldukça zordur. Evet, acz, fakr, şükr, şevk,
tefekkür ve şefkat esaslarına dayanarak, tevazu, hacalet (utanma) ve mahviyetle
yüce bir mefkure (dava) uğruna yollara dökülen bu insanların, dünyanın dört bir
yanında -tabir caizse- nim-mürşid (bir nevi mürşid) mahiyetinde el ele tutuşup
hak ve hakikate tercüman olmaya çalışmaları ayrı bir Hakk’a yürüme limanı ve
ayrı bir inşirah (huzur) vesilesidir.
Hâsılı, inanan bütün gönüller için Allah gaye, insan yolcu ve yollar da
mahlûkatın solukları sayısıncadır. Bu itibarla bize düşen, rıza-i ilahî
istikametinde hizmet eden herkesi alkışlamak ve onların hepsinin muvaffak
olması için ellerimizi açıp dua dua yalvarmaktır.” (Hakk’a Ulaştıran Yollar ve Çağımız)
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

SAFVET SENİH

ABDULLAH AYMAZ

NUMAN YILMAZ YİĞİT

ARİF ASALIOĞLU













