Siyasetten Uzak Durmak

⏱ Okuma Süresi 7 dk•Yayınlanma Perşembe, Ekim 15 2026
Paylaş
X Post
Siyasetten Uzak Durmak

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, yaşadığı dönemde talebelerini siyasetin çekim alanından uzak tutmaya büyük önem vermiş ve bu anlayışını oldukça çarpıcı bir ifadeyle dile getirmiştir:


“Eûzü billahi mine’ş-şeytâni ve’s-siyâse.”


Yani, “Şeytandan Allah’a sığındığım gibi siyasetten de Allah’a sığınırım.”

Bu söz, siyasetin bütününü ve her türlü siyasi faaliyeti aynı anlamda değerlendirmekten ziyade, insanı hakikatten uzaklaştırabilecek siyasi tarafgirliğe, iktidar mücadelelerine, menfaat ilişkilerine ve nefsani çekişmelere karşı güçlü bir ikaz olarak anlaşılabilir.


Çünkü siyaset yalnızca seçimlerden, partilerden, makamlardan ve iktidar mücadelelerinden ibaret değildir. Siyaset, insanın düşüncesini, duygusunu, tercihlerini ve nihayetinde vicdanını da etkileyebilen güçlü bir alandır. İnsan bir siyasi görüşe bağlandığında, zaman içerisinde o görüşü savunmayı hakikati savunmakla karıştırabilir. Böylece siyasi aidiyet, farkında olmadan vicdanın önüne geçebilir.


Asıl tehlike de burada başlar.


İnsan kendi tarafının yanlışını görmez, karşı tarafın doğrusunu da kabul etmekte zorlanırsa artık ölçü hakikat olmaktan çıkar; taraf olur. Oysa hakikatin tarafı olmaz. Hakikat, kimden gelirse gelsin hakikattir; yanlış da kimden gelirse gelsin yanlıştır.


Bir insanın kendi tarafına yönelttiği eleştiri, karşı tarafa yönelttiği eleştiriden çok daha değerlidir. Çünkü insanın gerçek imtihanı, sevmediğinin yanlışını görmek değil; sevdiğinin yanlışını da yanlış olarak kabul edebilmektir.


Bu noktada destek meselesi üzerinde ayrıca düşünmek gerekir.

İnsan her zaman bir kötülüğü doğrudan kendisi işlemez. Bazen ona yol açar, bazen onu kolaylaştırır, bazen maddi destek verir, bazen manevi destek verir, bazen de yanlış olduğunu bildiği hâlde sessiz kalır. Bu durumların her birinin sorumluluk derecesi elbette aynı değildir. Fakat insanın kendi iradesiyle verdiği destek, desteklediği davranışların sonuçlarından onu bütünüyle bağımsız hâle getirmez. Çünkü “Ben yapmadım.” sözü, her zaman vicdani sorumluluğu ortadan kaldırmaz.


Bir şeyin yapılmasına yardımcı olmak ile onu bizzat yapmak arasında elbette fark vardır; ancak kişi, bile bile yanlış gördüğü bir fiilin gerçekleşmesine katkı sunuyorsa, kendi payını da sorgulamak zorundadır.


Burada vicdanın sorduğu soru şudur: 


“Ben bu yanlışın doğrudan faili miyim?” kadar, “Bu yanlışın gerçekleşmesine benim desteğim ne ölçüde katkı sağladı?” sorusunu da sormak gerekir.


İşte siyaset, insanın vicdanını en fazla zorlayabilecek alanlardan biri hâline gelebilir. Çünkü siyasi bağlılık, insana bazen kendi tarafının yanlışlarını savunma zorunluluğu hissettirebilir. Dün eleştirdiği bir davranışı bugün kendi tarafı yaptığı için mazur görebilir. Başkasında gördüğünde “zulüm” dediğine, kendi tarafında rastladığında “zorunluluk”, “siyasetin gereği” veya “daha büyük bir amaç” diyebilir.


Böylece ölçü değişir.


Oysa adaletin ölçüsü değişmemelidir.