Taş taş dökülen bir devrimin geldiği nokta: “Death to Dictator”

Okuma Süresi 8 dkYayınlanma Pazartesi, Ocak 19 2026
Paylaş
X Post


Bir devrimin debdebeli ilk heyecanlarına, sonra da damla damla tükenişine şahit olan yazarınız, kendisini şanslı ve ayrıcalıklı hissetmekle birlikte bölgedeki yıkılışlara bir yenisinin eklenmesine de hiç şaşırmadı.

 

İran Devrimi'nden bahsediyoruz. Ta başından ölü doğan ve İslami olmaktan çok Marksist öfkenin tetiklediği bir dönüşüm tecrübesiydi. Karl Marks'ın işçilere hitaben söylediği “Kaybedeceğiniz tek şey bileğinize vurulan zincirler!” sloganı başta İran ve daha sonra da bölgedeki bütün devrim girişimlerinin en önemli motivasyonu oldu.

 

1979 senesi, Ortadoğu için yüzyılın en sıradışı yıllarından biriydi. Mısır-İsrail arasındaki Camp-David anlaşması. Rusya'nın Afganistan işgali. İranlı militanların Kabe-i Muazzama'ya düzenledikleri talihsiz baskın, İran Hostage Crisis olarak bilinen ve ABD Başkanı Carter'i bir dönem başkanlığa gömen İran Rehine Krizi ve aslında 1979'da olması gereken ancak olgunlaşması için bir yıl bekletilen Türkiye'nin 1980 ihtilali.

 

Mısır'ın İsrail ile yaptığı barış anlaşmasından sonra, Yasir Arafat'ın barış için fırsat aradığı ancak, İran Devrimi'nden sonra bu kanaatini değiştirip “Acaba bizde İranvari bir şeyler denesek mi?” hayaline kapıldığı söyleniyor. Arafat öldü. Geride bıraktıkları işte o ölü doğuma hayal dizenler. Bölge yeni bir  dünya savaşını tetikleme kabiliyetinden yoksun ancak, günler süren protesto, sokak gösterisi ve iç savaş çıkarma potansiyeline her zaman açık. Bir kıvılcım birkaç hafta içinde bütün ülkeyi kuşatacak kapasiteye ulaşıyor. Arap Baharı'nı başlatan kıvılcım, bir seyyar satıcının hırpalanması olmuştu.

 

Mağribli bir mütefekkirin tabiriyle “İran yıkılışlar, isyanlar ve devrimler ülkesi!” Ne ayaklanma ne direniş ne de başkaldırılar bitmek biliyor. Daha iki yıl önce resmi rakam ile bin iki yüzden fazla kişi sokak gösterilerinden dolayı katledilmişti. Hapse atıldıktan sonra idam edilenler bu resmi rakamlara dahil değil. Devrimin sahipleri, kendilerine yönelik her tehdidi ABD ya da İsrail'e adres ederek icraatlarına meşruiyet aramakla kalmıyor, dibe vuran itibarını yoğun bakım ünitesinde de olsa devam ettirmekte ayak diretiyor.

 

Despot rejimlerde görülen suç-ceza arasındaki uçurum İran devrim artığı ceza sistemine bütünüyle hakim. Başörtüsünü usulüne uygun takmamak, trafik suçu ya da bir şekilde sistem muhalifliği ibret-i alem maslahatına uygun, en ağır şekilde cezalandırılıyor. Akşam yakalanıp, daha mahkemeye çıkarılmadan, savunması alınmadan sabaha karşı idam ile cezalandırılanların haddi hesabı yok. Devlet şefkat ve merhametini acizlik ve zaaf zannettiklerinden olsa gerek kimsenin gözyaşına bakmıyorlar. “Göstericilerin hepsini sallandırın!” diyen ve dili sarığından uzun meczuplar da ateşe benzin döküyorlar.

 

İran'ın teröre destek veren ülkeler kategorisindeki yerinden dolayı katlanmak zorunda olduğu ticari ambargolar bütün ağırlığıyla kendisini hissettiriyor.  ABD ve İsrail saldırılarından sonra ülkenin para birimi dolar karşısında yüzde 40 değer kaybetmiş. En son sokak gösterilerini tetikleyen asıl sebebin hayat pahalılığı olduğu söyleniyor. Halkın kursağından kesip nükleer silah projelerine yatırım yapan İran, İsrail'in tesislere verdiği ağır hasardan sonra ileriye yönelik uçuk yatırımlarını şimdilik askıya almak zorunda kaldı. 1979 yılından bu yana İsrail'i haritadan silme projesi de buna dahil. Para ve silah desteği verdiği terör örgütleri de kendilerinden beklenen performansta sponsor ülkelerin kaderini paylaşmak durumundalar.

 

Yeni yılın ilk günlerinden itibaren başlayan sokak İran sokak direnişleri ABD ve İsrail protestosu değildi. Bu yüzden, yarım yüzyıl “Death to America!”, Amerikaya ölüm!, sloganları ile sokakları dolduran kalabalıklar şimdi, “Death to Dictator!”, diktatör'e ölüm diye bağırıyorlar.

 

Başlarındaki despot idarenin seçimle gitme ihtimali olmayan ülke insanları için tek seçenek her şeyi göze alıp sokağa dökülmeye kalıyor. İran Devrimi elli yıldır kendi topraklarında, kendi insanlarını ikna etmeyi başaramadı. Bölge ülkelerinden olupta hala İran'a özenen ülkelerin hali ise daha bir içler acısı. Onlar da yarım asırlık hatalarıyla yüzleşmekten ölümden korkar gibi korkuyorlar.

 

Türkiye'deki mevcut iktidar için bir zamanlar İran, “İkinci ev!” romantizminin adresiydi. Seksen beş yaşında, Humeyni'nin halefi Hamaney'in ülkeyi terk etme niyeti olduğu medyaya düşmüştü. Ama nedense, sığınmayı düşündüğü ülke, İran'a gıpta eden bölge ülkelerinden biri olmadı. Öyle ya, Maduro'nın bile kendini güvende hissetmeyeceği bir ülkeye, İran Lideri Hamaney'in kapak atmasını beklemek biraz fazla iyimserlik olurdu.

 

Hamaney ve akranları yazarınız kadar şanslı değiller. Onlar, büyük ümitlerle inşa ettikleri devrimin taş taş kendi üzerlerine devrildiğine şahit oluyorlar. Hem de “Death to dictatör” beddualarıyla!