Boğazımdan Geçmiyor Anne

Boğazımdan Geçmiyor Anne


Boğazımdan Geçmiyor Anne

Mülteci kampındaki kadının yüzü, Van Gogh’un "Yıldızlı Gece" tablosu gibi; sarsıcı, karmaşık ve içindeki fırtınaları dışarı vuran o girdaplı fırça darbelerini andırıyor. Acı, yüzünde derin bir sanat eseri gibi işlenmiş.

Pek de yabancısı olmadığım bir ses tonuyla bana, “Hocam, hoş geldiniz!” diyor.

Bu sesi bir yerlerden tanıyorum ama nereden olduğunu çıkaramıyorum.

Çok tanıdık, çok içten...

Merak ve hayretin harmanlandığı bir duyguyla soruyorum:

"Yıllar evvel Doğu'da öğretmenlik yaparken Buket adında bir öğrencim vardı. Senin sesin, senin siman... Ona o kadar benziyor ki…"

"Buket benim kardeşim." diyor.

"Aman Allah’ım, o halde sen Melek olmalısın!" 

"Evet." diyor sessizce.

O "evet" kelimesiyle birlikte, mülteci kampının kasvetli havası dağılıyor; hayalim, o ıssız orman kuytusundan kopup yıllar öncesinin hatıralarına, o masum okul sıralarına gidiyor. Yolların kesildiği, otobüslerin ıssız düzlüklerde durdurulduğu, bahar tazeliğindeki kızların ve delikanlıların dağlara devşirildiği 1990’ların o tekinsiz yıllarına doğru kanat çırpıyor.

Melek Hanım, “Buket bu süreçte çok çile çekti.” diyor. “Çok acılar biriktirdi heybesinde. En kavurucu olanı da eşini kaybetmesiydi. Evlatlarıyla, bir başına fırtınanın ortasında kalakaldı."

Eşinin vefatını haberlerden öğrenmiştim.” diyorum. “Bildiğim kadarıyla gazeteciydi.”

Evet.” diyor Melek Hanım.

Cevabı bildik bir soru olmasına rağmen yine de soruyorum;

Siz neden geldiniz buralara?

Biz de çok acılar yaşadık.” diyor Melek Hanım.

Benim eşim emniyet görevlisiydi. 15 Temmuz’da memlekette ailemin yanında tatildeydik. İzni yarıda bırakıp görev yerine döndük. 

Sabah erkenden eşim göreve gitti. 

Gece sabaha doğru eve geldiğinde çok yorgundu.

Hemen uyuyacağım.’ dedi.

Biraz uyudu, uyumadı.

Çalıştığı yerden aradılar.

Acil gelmen lazım!’

Açığa alındığını söyleyerek tutuklamışlar. Silahını, üniformasını teslim ederken o kadar çok ağırına gitmiş ki ne zaman o sahneyi anlatsa gözleri dolardı.

Eşimin gözaltında tutulduğu binada büyük bir patlama oldu.

Benim için çok kötü bir gündü.

Siren sesleri yeri göğü inletiyordu.

Çocuklarım okuldaydı. 

Evimizde arama yaparken polisler telefonlarımızı almışlardı. 

Kimseyi arayamıyordum.

İnsanlar büyük bir panikle sağa sola koşuyordu.

Evlerin, binaların camları kırılmıştı.

Herkes patlamanın, tutukluların olduğu binada olduğunu söylüyordu.

Emniyetin kapısındaki polise Eşim burada tutukluydu.’ dedim.

Burada yok, hastanelere bakın.’ dedi.

Bir anda dizlerimin bağı çözüldü.

Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.

Hangi hastane?

Nasıl gideceğim, araba yok, para yok?

Bütün hastaneleri aradık.

Eşim hastane kayıtlarında yoktu.

Tekrar emniyete gittim. Eşimi bulamıyorum. Hiçbir hastanede yok.’ dedim.

Artık kesin öldü diye düşünüyordum.

Benim perişan halimi gören polis memuru,

Biraz bekle bacım.’ dedi.

Biraz sonra geldi. ‘Gözaltında olanları spor salonuna götürmüşler.’ dedi.

Spor salonuna gittik. Eşimin orada olduğunu öğrendik.

Görüştürmediler. 

Koca spor salonunda iki tane ısıtıcı varmış. Birer battaniye vermişler. 

Toplama kampı gibi olan o spor salonunda eşim ve tutuklular dört ay boyunca çok üşüdüler, çok acı çektiler.

Gencecik bedenler kalıcı hastalıklarla tanıştı. 

Eşimin mahkemeye çıkacağı gün sabahtan adliyenin önünde beklemeye başladık.

Derken bir alayiş, bir nümayiş koptu ki sormayın. Toplam yirmi bir kişiydiler. Birbirlerine kelepçelenmişlerdi. Eşimi o halde gördüğümde, içimden bir şeyler koptu. Onu getiren tam teçhizatlı polisler, sanki azılı bir terörist grubunu ele geçirmiş gibi mağrurdular. Oysa daha dün, aynı masada çay içtikleri mesai arkadaşlarıydı onlar; sırt sırta verdikleri eski dostlar...
Basın ordusu oradaydı. Flaşlar patladı,
fotoğraflar çekildi. 

Hâkim, eşimi tutukladı.

 Arkadaşlarının arasında eli kelepçeli giderken buruk bir tebessümle fısıldadı:

Çocukları al, annene git. Durma buralarda…’


Lojmanı bir hafta içinde boşaltmamızı istediler.

Cebimizde borç yükü, gönlümüzde ayrılık acısıyla baba ocağına sığındık. Kısa süre sonra Buket’in eşi de tutuklanınca, o da çocuklarıyla geldi. Gelinliklerimizle çıktığımız o eve, yıllar sonra kucağımızda yetim kalmış çocuklarla ve umutlarla geri döndük.

Fırtınalar ne kadar korkunç olursa olsun insanın sığınabileceği bir baba ocağı olduğunda yüreği her yüke dayanabiliyor.

O günleri anlatmak dile kolay, yaşamak ise bir kor ateşi avuçlamak. Çocuklarımıza Kimseye bir şey söylemeyin!’ diye tembihledikçe, onların çocukluğunu ellerinden alıyorduk. Komşularının bakışlarıyla ezilen, "suçlu" etiketiyle sokağa çıkamayan o minik kalplerin psikolojisi darmadağın oldu. 

Eşim beş koca yılı bir ömür gibi tüketip çıktı ama fırtına durmadı. Önce üniversite öğrencisi oğlumu aldılar, sonra beni.

Cezaevinde kendimize küçük, tertemiz bir dünya kurduk. Kırk altı kişinin bir arada nefes almaya çalıştığı o koğuşta, her şey kısıtlıydı ama insanlık sınırsızdı. Kimse kimseyi kırmıyor, hüzünler bölüşülüyordu. Islak çamaşırlarımızı asacak bir karış ipimiz bile yoktu. Örgü iplerinden çamaşır ipi örüyorduk gizlice. Gardiyanlar ani baskınlarla o ipleri alıp götürdüklerinde, sanki dünyayla son bağımızı koparıyorlardı. Ranzaların kenarları, köşeleri sırılsıklam çamaşırlarla doluyor, içerdeki nemden nefes alamaz hale geliyorduk.

En çok da gökyüzü yasaktı bize. Havalandırmanın üstü öyle sık tellerle kaplıydı ki bulutların geçişini bile tam göremezdik. Adli mahkûmlar resim yaparken, tenis oynarken, biz bir karış gökyüzüne hasrettik.

Bir görüş günüydü… Kardeşim Buket kulağıma fısıldadı;

Abla, ben tehlikeli bir yolculuğa çıkıyorum, yurt dışına gidiyorum. Hakkını helal et!

Sarıldık. 

O gün içimden bir parçanın sökülüp alındığını hissettim. Buket, o narin Buket, Meriç’in hırçın ve bulanık sularını geçebilecek miydi? Bir başına, bilmediği diyarlarda, yabancı rüzgârlar karşısında ne yapacaktı? 

Yedi ay kaldım hapiste.

Hapisten çıktıktan sonra çocuklarım yurt dışına çıkmamı istediler. 

Yeniden hapse girmene dayanamayız.’ dediler.

Şimdi de gördüğünüz gibi buradayım. Eşim ve çocuklarım için aile birleşimi bekliyorum.”

İnşallah tez zamanda kavuşursunuz.” diyorum.

İnşallah!” diyor Melek Hanım.

Melek Hanım’ın dudaklarından dökülen o son "İnşaallah!" sanki görünmez bir kapının anahtarı oluyor. Tam o anda kapının zili, sessiz bekleyişlerin üzerine bir müjde gibi düşüyor. Kapı aralandığında, içeriye sadece bir misafir değil; sanki Van’ın soğuk kış sabahları süzülüyor.

Yine tanıdık, yine bildik bir ses:

Hocam, hoş geldiniz!” diyor.

Ses, bir rüzgârın yaprağı titretmesi gibi nahif ama bir o kadar da tanıdık. Hafızamın tozlu raflarından fırlayıp gelen bu sesin sahibine bakıyorum. Zamanın ve coğrafyaların ötesinden gelip karşımda duran, o narin fidan, o titrek yürek Buket. 

Melek Hanım’ın gözlerindeki ışıltı, hazırladığı bu sürprizin verdiği gururla parlıyor.

Göz göze geldiğimizde, kelimeler boğazımızda düğümleniyor. Duygularımız, taşan bir nehir gibi sessizce yanaklarımızdan süzülüyor.

Hocam!” diyor, Buket, sesi şimdi daha vakur ve inanç dolu. “Biz sizi hiç unutmadık. Van’ın o dondurucu ayazında, Kız Meslek Lisesi’nin sınıflarını ısıtan o sohbetlerin yankısı hâlâ hafızalarımızda. O gün anlattığınız hakikatler, bugün bizi bu fırtınalı denizlerde kıyıya ulaştıran pusulamız oldu. Meğer siz bize sadece ders anlatmamışsınız; siz bize, bir davanın uğruna narin bir fidanın nasıl çınara dönüşeceğini öğretmişsiniz. Ödediğiniz her bedel, bizim yolumuza bir kandil oldu.”

Melek Hanım’ın o mütevazı kamp odası, bir anda hatıraların kutsal bir mabedine dönüşüyor. 

Buket’in sesi, Van’ın karlı tepelerinden kopup gelen bir rüzgâr gibi narin ve tertemiz;
“En büyük hayalim ablamla birlikte olmaktı.”

Gurbette insan birbirine can yoldaşı oluyor.” diyorum.

"Hocam, ben de üç ay hapis yattım, biliyor musunuz?” diyor Buket.
"Neden?" 

"Sizin eşiniz Gül Abla yüzünden. Siz yurt dışındaydınız. Televizyonlarda sizin eve yapılan baskını görünce Gül Abla’yı aramıştım. Abla nasılsın, bir yardıma ihtiyacınız var mı?' dedim. İşte o telefon yüzünden.”

Bir selamın, bir tesellinin bedeli nasıl bu kadar ağır olabilir?” diyorum. "Bir telefon için üç ay..." diye mırıldanıyorum. Sesimdeki keder, odadaki havayı ağırlaştırıyor.

Buket, acı bir tebessümle: "Bu ne ki Hocam! Orada, o taş duvarlar arasında herkes bir masumiyet anıtı sanki... Hepsi suçsuz, hepsi masum. 

Tahliye olurken bir arkadaşımın 'Bir avuç tarhanamız olsaydı...'  sözü, bir hançer gibi hala duruyor yüreğimde.

İçeride bazı malzemeleri biriktirip tarhana yapmaya yeltendik bir defasında ama gardiyanlar gelip hayallerimizi de o tarhanayı da alıp götürdüler. Ateşsiz pişti acımız ama sofraya koyamadık. 

Tahliye olduğum ilk akşamAnnem en sevdiğim çorbayı, tarhanayı koydu önüme. Sofra tamamdı; ekmek vardı, annem yanımdaydı, babamın gölgesi üzerimizdeydi ama bir yerlerde yarım kalmış hayatlar, o sofranın tam ortasında görünmez bir boşluk gibi duruyordu.

İçemedim, o çorbayı.

Annem, ‘Niye içmiyorsun kızım? Çok seviyorsun diye yaptım.’ dedi.

Arkadaşlarım orada bir tutam tarhana bekliyorlar, anne.’ dedim.

Sofrada soğudu çorba.

İçemedim.

Boğazımdan geçmedi.”




YAZARIN SON YAZILARI