Yuva

Okuma Süresi 24 dkYayınlanma Pazar, Mayıs 3 2026
Paylaş
X Post
Yuva


Yuva

İskandinavya’nın o vakur çam ormanları, gökyüzüne uzanan birer mızrak gibi kıştan kalan son soğuğu delip geçerken; doğa, asırlık bir sadakatle baharın kadim davetine icabet ediyor. Kuşlar, göç yollarının yorgunluğunu kanatlarından silkip yeni umutların harcıyla yuvalarını örüyorlar. 

Bahar, cömert bir ressam gibi dokunduğu her yeri yeşilin bin bir tonuna boyarken mülteci kampındaki Samim Bey’in buğulu gözlerinde bambaşka bir manzara canlanıyor: Geride bıraktığı o sıcak yuva, kızının evin içinde yankılanan neşeli çığlıkları ve dumanı üstünde tüten o huzur kokulu günler…

Her gece başımı yastığa koyduğumda,” diyor. Hep o kıymık gibi beynimi kemiren sorular: 

Yeniden o huzurlu yuvamıza kavuşacak mıyız? 

Evlatlarımın saçlarını kapı çalınacak korkusu duymadan okşayabilecek miyim? 

Eşimin elini tutup, gözlerinin içine bakarak 'Geçti, hepsi geçti.’ diyebilecek miyim?”

Bir insan yurdunu kaybettiğinde, aslında kaybettiği şey sadece coğrafi bir harita değil, aynı zamanda o haritanın içindeki sıcak bir odadır. Çünkü dünya ne kadar geniş bir sürgün yeri olursa olsun, insan hep o en korunaklı kalesine, ilk sığınağına dönmek istiyor.

Samim Bey gözlerindeki uzakların buğusuyla, “Ben üniversiteyi Antalya’da okudum.” diyor.

Ben de on yıl kaldım o güzel şehirde.” diyorum.

Biliyorum.” diyor. “Siz o şehirden ayrılalı yirmi yıl geçmesine rağmen, Antalyalılar sizi unutmamışlardı.”

Benim de kalbim onlarda kaldı.” diyorum, sesimde geçmişin huzuruyla. “Antalya, sadece bir şehir değildi, güzel insanların yurduydu. Üniversiteyi bitirdiğim yaz, Antalyalılar, Hocaefendi’den bir yurt müdürü talep etmişler. Hocaefendi de gıyabımda beni işaret etmiş. 1980’li yıllarda şehirlerin samimi talepleri, yolumuzu çizen asıl pusulaydı.

Antalya’da geçen o on yıl, ömrümün en saf, en bereketli baharıydı. Hüseyin Tulparların, Hasan Libasların, Nevzat Ayvacıların, Süleyman Çobanların, Ramazan Keskinlerin, Yusuf Ziyaların ve daha nice isimsiz kahramanların "güzel insanlar ülkesi" haline getirdiği Antalya’da hizmetle, himmetle ve dostlukla yoğrulan o günleri şimdi burnumun kemikleri sızlayarak özlüyorum.”

"Benim Antalya hikâyem de aslında bir yol şaşırmasıyla başladı." diyor Samim Bey. 

Nasıl oldu bu?” diyorum.

"Adana’daki o güzel rehber hocamı çok seviyordum.” diyor. “Akdeniz Üniversitesi’ni kazandığımda bana, '8 Eylül’de Antalya’da ol. Seni kendi ellerimle yerleştireceğim,' dedi.

O gün kayıtların son günüydü. Civar illerden gelen tüm öğrencileri yerleştirdikten sonra Antalya’da beni bekleyecekti.

Gece 24:00’e bilet aldım. 

Ankara otobüsü tam vaktinde perona yanaştı. Antalya otobüsü gelmedi. On beş dakika geçince telaşla yazıhaneye koştum. Görevli, ‘Bu vakitte Antalya otobüsü olmaz,’ dedi. 

Bileti uzattım.

Senin biletin Ankara’ya kesilmiş.’ dedi.

O an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Çaresizce Ankara otobüsüne bindim. Aslında içimin bir köşesinde sinsi bir rahatlama vardı. Bir akrabam, Süleyman Efendi cemaatine ait bir yurdun arsasını bağışladığı için bana onlardan bir referans mektubu almıştı. Orada ücretsiz kalacaktım. Kendi kendime, 'Nasıl olsa rehber hocam o saate kadar beklemez, Antalya’dan ayrılır. Ben de oraya giderim.' diye planlar kurdum.

Sabah sekizde Ankara’ya vardığımda telefonum çaldı. Arayan rehber hocamdı: ‘Neredesin?'

Hâlâ vicdanımı sızlatan bir yalan söyledim o an: 'Hocam, otobüs Anamur civarında kaza yaptı. Yeni bir araç bekliyorum.'

Beni beklemez, gider diye düşünmüştüm.
Öğleden sonra saat üç sularında Antalya’ya vardığımda, hocamın peronda hâlâ beklediğini görünce kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Beni görmesin diye otobüsün orta kapısından süzüldüm ama o beni fark eder etmez koşup boynuma sarıldı. Sonra gözü gayri ihtiyari otobüsün ön camındaki tabelaya takıldı: 
Ankara.

Tek bir söz etmedi. Sustu. O suskunlukta binlerce sitem ama bir o kadar da şefkat vardı. Ezile büzüle sordum: ‘Hocam, sabahtan beri burada mısın?'

Hafifçe gülümsedi: 'Buradaydım.’

İşte o an utancımdan yerin dibine geçtim. Babam olsa beni bu kadar beklemezdi. O yılların rehberlik ruhu, o iyilik meleği insanların memleket evlatları için sergilediği bu destansı fedakârlık... Hatırladıkça hâlâ burnumun direği sızlar. Ütopya yazarlarının düşlediği 'erdemli insanlar' işte bu fedakar ruhlardı.

Çantamı açtım. İçinden o referans mektubu bana bakıyordu. Mektubu oracıkta paramparça edip fırlattım.

Hocam merakla sordu: 'Neydi o yırttığın?'

'O mektup bana başka bir yol çizmek istiyordu,’ dedim. ‘Ama sizin bu sabrınız ve fedakârlığınız karşısında hükmünü yitirdi, parça parça oldu.'

Vakit kaybetmeden üniversiteye gidip kaydımı yaptırdık. Hocam beni o gün bir 'ışık evine' yerleştirdi. 

Üniversiteyi bitirince Antalya’da görev yapmaya başladım.

Bu güzel şehirde cıvıl cıvıl öğrenci sesleri arasında zaman billur bir nehir gibi akıp giderken, hiç beklemediğimiz bir fırtınayla bulandı. Derken, 15 Temmuz’un o soğuk nefesi ensemizde bitti. İki yıl süren, her kapı çalınışında yüreğimizin ağzımıza geldiği o zorlu gaybubet dönemi başladı. On bir aylık masum yavrumuzu kucağımıza alıpArtık gitme vaktidir,’ dedik.

Yakınlarımızla vedalaşarak gece yola çıktık. İstanbul’a vardığımızda kadim şehir derin uykudaydı.

Bir dostun kapısını çaldık. Kaderin garip bir cilvesi; o evde bizim gibi yola çıkmaya hazırlanan küçük çocuklu bir aile daha vardı. Akşam olup da karanlık şehre çöktüğünde, önce onlar çıktı yola. Çok geçmeden telefonumuza düşen o mesaj, sonun başlangıcı gibiydi: 

Takip ediliyoruz..."

Eşimle göz göze geldik.Hemen çıkmalıyız.’ dedi. Yavrumuzu alelacele giydirip apartmanın arka kapısından kendimizi dışarı attık. Sağ taraf çıkmaz sokaktı. Sola baktığımızda ise elli kadar polisin yolu tuttuğunu, bizden önce çıkan aileyi çoktan derdest ettiğini gördük.

Can havliyle bitişik apartmanın ziline bastık.

O sırada yanımızdan siyah bir araç geçti. Araç az ilerde durdu, içinden bir şahıs indi. O arada apartmanın kapısı açıldı. Arabadan inen şahıs yanımıza geldi. ‘Ben arkadaşıma geldim. Siz işinize bakın.’ dedi. Sesindeki o tekinsiz ton içime bir şüphe düşürse de yapacak bir şey yoktu.  Dört katlı binanın en üst katına vardığımızda, sanki tüm dünya üzerimize çöktü. Etrafımız sarılmıştı.

O gece, sadece kapılar değil, hayatımız da üzerimize kapandı. Bizi aşağı indirdiklerinde mahalle sakinleri balkonlardan, sanki bir suçluyu değil de bir kaçış filmi izler gibi bizi seyrediyorlardı. 

Ben Silivri’nin soğuk duvarlarına, eşimse Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’ne düştü.

Eşim, Nazlı Ilıcak ile aynı koğuşu paylaştı ama o daracık yerde asıl sancı evlat hasretiydi. Kızımızı yanına almasına izin vermediler. Adli suçluların koğuş kapılarını döverek sabaha kadar sürdürdüğü o uğultuda, eşim sütten erken kesilen yavrumuzun acısıyla kavruldu. Kızımız enfeksiyon kapıp hastane odalarında anneannesiyle pençeleşirken, eşim sütünü sağamadığı her an ruhsal bir yıkım yaşadı.

Beş yıl süren o esaret bittiğinde dışarısı da artık bizim için bir hapishaneydi. Baskılar dinmedi. Annemi bile gözaltına aldılar. Ailemin gözlerindeki o bitkin ifadeyi gördüm: Biz senin bir daha içeri girmene dayanamayız evladım. Git artık!’ dediler.

Kendi toprağımızda garip, kendi gökyüzümüzde mülteci kalmıştık.

Ben çıktım ve buralara geldim.  Eşim ve kızım aile birleşimi bekliyorlar. Bu süreçte ne yuvalar dağıldı, nice ocaklar söndü.

Her gece başımı yastığa koyduğumda, hep o sorular: 

Yeniden o huzurlu yuvamıza kavuşacak mıyız? 

Evlatlarımın saçlarını, kapı çalınacak korkusu duymadan okşayabilecek miyim? 

Eşimin elini tutup, gözlerinin içine bakarak 'Geçti, hepsi geçti.’ diyebilecek miyim?

Her gece aynı rüya. Bir havaalanındayım. Uzaktan o otomatik kapıların mekanik bir sesle açıldığını görüyorum. Kalbim, daracık kafese hapsolmuş bir kuş gibi çırpınıyor.

Ve işte oradalar...

Eşim, gözlerinde o bildiğim buğulu ama bu kez kederden değil, sevinçten parlayan o eşsiz ışıkla bakıyor bana. Kızım, can parçam, beni gördüğü an elindeki her şeyi fırlatıp 'Baba!' diye haykırarak kucağıma koşuyor. Yavrumun boynuma dolanan minicik kollarındaki o mucizevi sıcaklık, içeride ve dışarıda biriktirdiğim ne kadar acı, ne kadar yorgunluk varsa hepsini bir anda şifalı bir su gibi yıkayıp götürüyor. 

Rüyam burada da bitmiyor. Sahne değişiyor. Penceresinden sarı, sıcak bir ışığın süzüldüğü, mutfağından tanıdık ve huzurlu kokuların yayıldığı bir evin içindeyiz. Dışarıda varsın kar yağsın, varsın fırtına kopsun; içeride sönmeyen bir huzur ateşi yanıyor. Eşim, o zulmet dolu günlerin yorgun izlerini yüzünden silmiş; kızım artık hastane koridorlarında değil, evin en güneşli köşesinde neşeyle oyun oynuyor.

Ben işte o yuvayı özlüyorum. Sıcak, sımsıcak o yuvayı. İnsanlar yuvalarının kıymetini bilsinler.
Yuvalarını asla yıkmasınlar.











 






 



En Çok Okunanlar

Harun Tokak

HARUN TOKAK

Esra Büyükcombak

ESRA BÜYÜKCOMBAK

Hüseyin Odabaşı

HÜSEYİN ODABAŞI

Şerif Ali Tekalan

ŞERİF ALİ TEKALAN

Prof. Dr. Osman Şahin

PROF. DR. OSMAN ŞAHİN

ÇOK OKUNAN HABERLER