15 Temmuz: Kim doğru kim eğri?

Her yıl 15 Temmuz geldiğinde ülkemizde "15 Temmuz Demokrasi ve Millî Birlik Günü" adı altında çeşitli törenler düzenleniyor. Resmî söylemde bugün, milletin demokrasiye sahip çıktığı büyük bir zafer olarak takdim ediliyor. Ancak toplumun önemli bir kesimi için aynı gün, cevap bekleyen pek çok soruların, derin acıların ve vicdanlarda kapanmamış yaraların yıl dönümüdür.
Bu sebeple 15 Temmuz anmaları, toplumun tamamında ortak bir sevinç meydana getirmekten ziyade, farklı duyguların iç içe geçtiği bir atmosfer oluşturuyor. İnsan ister istemez şu soruları kendisine soruyor: Sevinmeli mi, üzülmeli mi? Gurur mu duymalı, yoksa derin bir muhasebeye mi yönelmeli?
Millî bayramlarda kutlanan hadisenin mahiyeti, kahramanları ve toplumdaki karşılığı büyük ölçüde bellidir. Oysa 15 Temmuz konusunda aynı açıklığı ve toplumsal mutabakatı görmek mümkün değildir. Aradan geçen yıllara rağmen tartışmalar devam etmekte, farklı değerlendirmeler yapılmakta ve birçok soru hâlâ cevap beklemektedir.
Vicdanını tamamen susturmamış herkes, bu süreçte yaşanan acıları, mağduriyetleri ve toplumsal ayrışmayı düşündüğünde derin bir hüzün duymaktadır. Çünkü milyonlarca insanı ilgilendiren böylesine büyük hadiselerde hakikatin bütün yönleriyle ortaya çıkarılması, sadece siyasetin değil; aynı zamanda hukukun, ahlakın ve vicdanın da ortak sorumluluğudur.
Üzücü olan ise böylesine önemli bir mesele etrafında yıllardır yoğun bir propaganda atmosferinin devam etmesidir. Modern çağda algı yönetimi, siyasetin en etkili araçlarından biri hâline gelmiştir. Tarihte de görüldüğü üzere, bir iddia sürekli tekrar edildiğinde zamanla hakikatin yerine geçebilmektedir. Oysa İslam ahlakında doğruluk temel bir ilkedir; yalan ise en ağır ahlaki kusurlardan biri kabul edilmiştir. Çünkü yalan, tek başına bir yanlış olmanın ötesinde, başka birçok haksızlığın ve zulmün de kapısını aralayabilir.
Bu yazının amacı, herhangi bir peşin hükmü tekrar etmek değildir. Amaç; yaşanan hadiseleri hak, adalet, vicdan ve ahlak ölçüleri içerisinde yeniden değerlendirebilmek ve şu temel soruya mümkün olduğunca objektif cevap aramaktır:
Kim doğru söylüyor, kim yanılıyor?
Üç Farklı Bakış Açısı
15 Temmuz sonrasında Türkiye'de yaşanan gelişmeler, toplumda derin kırılmalara yol açtı. Siyasi görüşü, sosyal konumu ve olaylara bakış açısı ne olursa olsun hemen herkes bu süreçten doğrudan veya dolaylı olarak etkilendi. Zamanla toplumun üç farklı anlayış, üç farklı sınıf etrafında şekillendiği görüldü.
Birinci sınıfı, iktidarı ve onun resmî söylemini kayıtsız şartsız benimseyenler oluşturdu. Bu kesim, 15 Temmuz hakkında devletin ortaya koyduğu anlatıyı tartışmasız doğru kabul etti ve olaylara bu çerçeveden bakmayı tercih etti.
İkinci sınıfta ise darbe girişimiyle ilişkilendirilen Hizmet Hareketi gönüllüleri, Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile görevlerinden uzaklaştırılan kamu çalışanları ve bu süreçte doğrudan mağduriyet yaşadığını düşünen insanlar yer aldı. Bu kesim kendilerine yöneltilen suçlamaların gerçeği yansıtmadığını, apaçık bir iftira, yalan ve komplo olduğunu, yaşananların büyük bir haksızlığa dönüştüğünü savundu.
Üçüncü sınıfı ise bu iki yaklaşım arasında kalan, kesin bir kanaate ulaşamayan, olayları anlamaya çalışan ve hakikati araştırma ihtiyacı hisseden insanlar oluşturdu. Belki de en zor durumda olanlar bunlardı. Çünkü yoğun propaganda ortamında doğru bilgiye ulaşmak her geçen gün daha da güçleşmişti.
Aslında bu yazının muhatabı da öncelikle bu üçüncü gruptur.
Çünkü peşin hüküm veren, kendi siyasi aidiyetini hakikatin önüne koyan veya sadece tarafgirlik duygusuyla hareket eden kimselere yeni bir şey söylemek kolay değildir. Buna karşılık, hakikati gerçekten öğrenmek isteyen; olayları hukuk, vicdan, ahlak ve adalet ölçüleri içerisinde değerlendirmeye çalışan insanlar için konuşmaya değer bir zemin vardır.
Bir mesele hakkında sağlıklı hüküm verebilmek için yalnızca bir tarafı dinlemek yeterli değildir. Adalet, iddiaları olduğu kadar savunmaları da dinlemeyi; suçlamaları olduğu kadar delilleri de incelemeyi gerekli kılar. Bu sebeple 15 Temmuz gibi milyonlarca insanı ilgilendiren tarihî bir hadiseyi değerlendirirken, tarafların temel düşüncelerini, hedeflerini, yöntemlerini ve ortaya koydukları delilleri birlikte ele almak gerekir.
Bu noktada cevap aradığımız temel soru şudur:
Hakikate daha yakın duran kimdir? Güven duygusunu zedeleyen kimdir? Söylediklerini hayatıyla destekleyen kimdir?
Bu soruların cevabı, kişilerden önce ilkelere bakılarak verilebilir. Çünkü hukukta da ahlakta da önemli olan, kimin söylediği değil; söylenen sözün doğruluğu ve onu destekleyen delillerdir.
Birinci Sınıfın Yaklaşımı
Birinci sınıfı, 15 Temmuz sonrasında ortaya konulan resmî söylemi esas alan siyasi iktidar ve onu destekleyen çevreler oluşturmaktadır. Bu kesim, yaşanan hadiseleri kendi bakış açısıyla yorumlamakta ve kamuoyuna da bu çerçevede bir anlatı sunmaktadır.
Hiç şüphesiz, demokratik sistemlerde seçimle iş başına gelmek meşruiyetin önemli unsurlarından biridir. Ancak demokratik meşruiyet, tek başına bütün uygulamaların doğru olduğu anlamına gelmez. Hukuk devleti anlayışında her iktidar; adalet, hukuk, temel hak ve özgürlükler bakımından sürekli denetlenmeye açıktır.
Bir yönetimin gerçek başarısı yalnızca ekonomik göstergelerle veya yaptığı fiziki yatırımlarla değil; toplumda oluşturduğu güven, adalet duygusu, hukuka bağlılık, sosyal huzur ve ahlaki gelişimle de ölçülür.
Siyasi iktidarın uzun yıllardır dile getirdiği temel hedeflerden biri, dindar ve ahlaklı nesiller yetiştirmek, milletin manevi değerlerini güçlendirmek ve dine hizmet etmektir. Bu sebeple şu soruyu sormak tabiidir:
Uzun yıllar boyunca yönetimde bulunan bir anlayışın sonunda toplumun ahlaki yapısı hangi noktaya gelmiştir?
Bugün gençler arasında bağımlılık türlerinin artması, aile yapısındaki çözülme, şiddet olaylarının çoğalması, ekonomik suçların yaygınlaşması, toplumsal kutuplaşmanın derinleşmesi ve insanlar arasındaki güven duygusunun zayıflaması, üzerinde ciddi şekilde düşünülmesi gereken meselelerdir. Bunların tamamını tek bir sebebe bağlamak mümkün olmasa da, uzun yıllar ülkeyi yöneten kadroların bu gelişmeler karşısındaki sorumluluğu da göz ardı edilemez.
Bir başka dikkat çekici husus ise siyasette kullanılan dildir.
Son yıllarda kamuoyunda sıkça tartışılan konulardan biri; yalan olduğu apaçık bilinen hususların en üst düzeyde rahatlıkla, hem de defalarca, ısrarla ve inatla doğruymuş gibi söylenmesi, sert üslup, kutuplaştırıcı söylemler ve özellikle doğruluğu sonradan tartışmalı hâle gelen, hatta yalan, kurgu veya algı olduğu ortaya çıkan açıklamalardır. Modern siyasetin en güçlü araçlarından biri olan algı yönetimi, bilgi ile kanaat arasındaki sınırı giderek belirsizleştirmektedir. Sürekli tekrar edilen bir iddia, zamanla birçok insan tarafından sorgulanmaksızın kabul edilebilmektedir.
Oysa İslam ahlakı açısından mesele son derece açıktır. Doğruluk, müminin temel vasfıdır; yalan ise sadece bireysel bir kusur değil, toplumsal güveni yıkan büyük bir ahlaki problemdir. Nitekim Resûlullah Efendimiz (sav), yalanı (Ekberü’l-Kebâir, büyük günahların da büyüğü) olarak ifade etmiş; doğruluğu ise insanı iyiliğe ve nihayet cennete ulaştıran bir haslet olarak tavsiye etmiştir.
Bu sebeple herhangi bir iddiayı değerlendirirken ilk sorulması gereken soru şudur:
Ortaya konulan bilgi, delillerle destekleniyor mu; yoksa tekrar edilerek doğru kabul ettirilmeye mi çalışılıyor?
Çünkü hakikati belirleyen şey, iddianın ne kadar yüksek sesle dile getirildiği değil; ne kadar sağlam delillere dayandığıdır.
İkinci Sınıf
İkinci sınıf ise, 15 Temmuz sonrasında darbe girişimiyle ilişkilendirilen Hizmet Hareketi gönüllüleri, Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile görevlerinden uzaklaştırılan kamu görevlileri ve bu süreçte çeşitli mağduriyetler yaşadığını düşünen insanlardan oluşmaktadır.
Bu sınıf, yani Hizmet gönüllüleri açısından; Hizmet gönüllülerine yöneltilen darbe suçlaması, Hizmet Hareketinin temel düşüncesiyle, yıllardır benimsediği eğitim ve hizmet anlayışıyla bağdaşmamaktadır. Bu itham, sadece belirli kişilere değil, milyonlarca insanın yıllarca ortaya koyduğu eğitim, diyalog ve sivil toplum faaliyetlerine yöneltilmiş ağır bir suçlamadır.
Hizmet Hareketi, uzun yıllar boyunca eğitim kurumları, yardım faaliyetleri, kültürel çalışmalar ve gönüllülük esasına dayalı hizmetleriyle tanınmıştır. Hareket içinde yer alan insanlar, kendi ifadelerine göre, sahip oldukları zaman, emek ve imkânları herhangi bir maddî karşılık beklemeden sırf Allah rızası hedefli toplum yararına kullanmaya çalışmışlardır. Hocaefendi'nin de ifade ettiği gibi onların hiçbir zaman iktidar olmak gibi siyasi politik bir amaçları olmamıştır, yoktur. Bu sebeple, hareket mensuplarının devleti zor yoluyla ele geçirmeyi amaçladıkları yönündeki iddialar, kendi düşünce dünyalarıyla bağdaşmadığı gibi hizmet pratikleriyle de çelişmektedir; hatta gülünçtür.
Oysaki milyonlara baliğ Hizmet gönüllülerinin yıllar boyunca katıldıkları sohbetlerde, eğitim faaliyetlerinde veya gönüllü hizmetlerde şiddeti teşvik eden, silahlı mücadeleyi meşru gören ya da darbe fikrini telkin eden bir söylemeyle karşılaştıkları vaki değildir. Aksine, en mahrem —ki ne kadar mahremse— ders, sohbet, mütevelli veya hizmet buluşmalarında dile getirilen konuların eğitim, diyalog, sabır, hukuk içinde hareket etme ve toplumsal barışı koruma gibi ilkelerden başkası olmadığına bu hizmetlere şahitlik eden milyonlarca talebe, kardeş, dost ve taraftar rahatlıkla şehadet eder, etmektedir.
Bu nedenle Hizmet gönüllülerine yöneltilen suçlamalar karşısında, Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Âişe Validemize atılan iftira vesilesiyle nazil olan şu ayeti hatırlatmakta yarar vardır:
“Onu işittiğiniz zaman: ‘Bunu konuşmak bize yakışmaz. Seni tenzih ederiz Allah'ım! Bu apaçık büyük bir iftiradır.’ demeniz gerekmez miydi?” (Nûr, 24/16)
Bu ayet, müminlere doğruluğu kesinleşmemiş ağır ithamlar karşısında bir müminin diğer başka bir insana, mümine karşı nasıl bir tavır takınması gerektiğini ortaya koyan en temel ölçülerden biridir.
Bir başka dikkat çekici husus da Hizmet Hareketi’nin teşkilat yapısıyla ilgilidir. Hizmet Hareketi gönüllülük esasına dayanmaktadır. Katılım da ayrılmak da herhangi bir zorlamaya bağlı değildir. Bu sebeple, milyonlarca insanın yıllarca içinde bulunduğu böyle geniş bir sosyal yapıda, darbe hazırlığı gibi son derece kapsamlı bir faaliyetin hiçbir somut iz bırakmadan yürütülmüş olabileceği iddiasının hayatın olağan akışı bakımından sorgulanması mümkün değildir. Dolayısıyla Hizmet hareketine isnad edilen bu suçlama büyük bir yalan, çirkin bir iftiradan ibarettir.
Üçüncü Sınıfın Durumu: Vicdanın ve Adaletin Rehberliği
Üçüncü sınıfı oluşturanlar ise herhangi bir tarafın peşin hükmüne teslim olmadan, hakikati anlamaya çalışan insanlardır. Belki de en ağır imtihanı yaşayanlar onlardır. Çünkü böylesine yoğun bir propaganda ortamında doğru bilgiye ulaşmak, çoğu zaman bilgi eksikliğinden değil; bilgi kirliliğinden dolayı zorlaşmaktadır.
Hakikati arayan bir insanın ilk vazifesi, olaylara öfke veya taraftarlık gözlüğüyle değil; adalet ve vicdan penceresinden bakabilmektir. Kur'ân-ı Kerîm'in açık emri de budur:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır.” (el-Mâide, 5/8)
Bu ilke yalnızca mahkeme salonlarında değil, günlük hayatta karşılaştığımız bütün haberler ve iddialar için de geçerlidir. Bir kişi veya topluluk hakkında hüküm vermeden önce, iddiaların doğruluğunu araştırmak, farklı tarafları dinlemek ve delilleri birlikte değerlendirmek ahlaki bir sorumluluktur.
Nitekim Kur'ân başka bir ayette şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât, 49/6)
Bu ayet, bilgi çağında her zamankinden daha büyük bir önem taşımaktadır. Çünkü günümüzde bilgi kadar dezenformasyon da hızla yayılmaktadır. Tek taraflı haberler, tekrar edilen iddialar ve sosyal medya kampanyaları, insanların sağlıklı muhakeme yapmasını zorlaştırabilmektedir.
Böyle dönemlerde müminin en önemli sermayesi; basiret, feraset ve adalet duygusudur. Haklıyı güçlü olduğu için değil, haklı olduğu için desteklemek; haksızı da yakını olduğu için değil, haksız olduğu için eleştirebilmek gerçek adaletin gereğidir.
İnsan korkabilir, baskı altında kalabilir veya konuşmaya imkân bulamayabilir. Ancak kalben zulmü tasvip etmemek, haksızlığa gönülden taraftar olmamak ve imkânı ölçüsünde doğrudan yana tavır almak, her müminin vicdani sorumluluğudur. Bu açıdan Diyanet görevlisi imamların emir kulu olduklarını iddia edip hutbelerde zalime ve zulme isteyerek ve severek destek vermeleri hem büyük bir vebal hem de oldukça düşündürücüdür.
Resûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kötülük karşısındaki tavrı şu ölçüyle ifade etmiştir:
“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin; buna gücü yetmezse diliyle, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, Îmân, 78)
Bugün de herkesin aynı imkâna sahip olması beklenemez. Ancak herkes, sahip olduğu imkân ölçüsünde adaletten yana bir tavır ortaya koyabilir. Çünkü zulmün en büyük destekçisi, çoğu zaman zalimden önce sessiz kalanlardır.
Hakikati arayan insanların en önemli görevi; sloganlarla değil delillerle, öfkeyle değil adaletle, taraftarlıkla değil vicdanla hareket etmektir. Zira tarih boyunca değişmeyen hakikat şudur: Güç geçicidir; adalet ise kalıcıdır.
Sonuç Yerine: Hakikatin Bir Gün Ortaya Çıkacağına Dair
Tarih boyunca hiçbir propaganda sonsuza kadar sürmemiştir. Güç sahipleri zaman zaman hakikati perdeleyebilmiş, kamuoyunu yönlendirebilmiş, hatta geniş kitleleri belirli söylemlere inandırabilmiştir. Ancak tarih bize göstermektedir ki, hakikat gecikebilir; fakat kaybolmaz.
15 Temmuz hakkında farklı kanaatler bulunabilir. Olaylara dair değerlendirmeler zaman içinde değişebilir. Fakat değişmeyecek olan temel ölçüler vardır: Hukuk, adalet, vicdan ve doğruluk...
Bir toplumun geleceği, yalnızca ekonomik gücüyle veya siyasî başarısıyla değil; hakikate gösterdiği saygıyla da şekillenir. Adaletin zedelendiği, hukukun güven vermediği ve insanların birbirini dinlemediği toplumlarda kalıcı huzur tesis etmek kolay değildir.
Bu sebeple bugün yapılması gereken şey, geçmişe öfkeyle bakmak değil; hakikatin bütün yönleriyle ortaya çıkmasına imkân sağlayacak bir hukuk ve vicdan zemini oluşturmaktır. Çünkü Kerîm'in emri açıktır:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun...” (Mâide, 5/8)
Bu ilke, yalnızca mahkemeler için değil; toplum hayatının tamamı için geçerlidir.
İnsanlar değişebilir, iktidarlar değişebilir, şartlar değişebilir. Fakat hakikat değişmez.
Bugün güçlü olan yarın zayıf düşebilir; bugün susturulan yarın konuşabilir. Ancak tarih, sonunda hakikatin lehine şahitlik etmeye devam eder.
Onun içindir ki mesele, bir grubun kazanması veya diğerinin kaybetmesi değildir. Asıl mesele; adaletin kazanması, hukukun üstünlüğünün korunması ve insanların birbirlerini peşin hükümlerle değil, deliller ışığında değerlendirebilmesidir.
Her vicdan sahibi insanın kendisine sorması gereken soru da budur:
Ben gücün yanında mı durdum, yoksa hakkın yanında mı?
Çünkü günün sonunda tarih, insanların hangi tarafta bulunduğunu değil; hangi değerleri savunduğunu yazacaktır. Gerçek barış, ancak adalet üzerine kurulabilir.
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

SAFVET SENİH

NUMAN YILMAZ YİĞİT

ERTUĞRUL İNCEKUL

ABDULLAH AYMAZ

KADİR GÜRCAN

DEM Parti'den hükümete Kalıcı çözüm için yasal düz...

15 Temmuz’da Erdoğan’a desteğe koşmuştu; eski İngi...

Avrupa Birliği'nde 13 yaş altına dijital sınırlama...

ABD enflasyon verileri sonrası piyasalar hareketle...

Kılıçdaroğlu'na şok! Şair Ahmet Telli'nin ailesi t...






