Apaçi Cevat

Okuma Süresi 5 dkYayınlanma Pazartesi, Haziran 1 2026
Paylaş
X Post
Apaçi Cevat

Amerika’ya ilk geliş ve üç sene (1992-1995) kalışım sırasında Ankara’dan karaciğerinin nakli için gelmiş Cevat isimli bir delikanlı vardı. Kendisine Apaçi karaciğeri takıldığı için Apaçi Cevat diye biliniyordu. Pek çok insanla tanışmıştı. Bir gün hapishaneden çıkmış dev gibi siyahilerden birisini getirdi. Ama sanki kadifeden ince bir kalbi var…  Biz ona İngilizce alt yazılı  “Minyeli  Abdullah” filmini izlettik; çok hoşuna gitti. Tâ o zaman, onun gibi hapisten çıkmış, hapiste Müslüman olmuş gençler için neler yapabiliriz diye düşünmüştük ama insan, imkân ve mekân yönünden âcizliklerimiz  yüzünden iyi niyetlerimizi gerçekleştirememiştik. Ama şimdi her ırk, her renkten insanlarla diyalogların gelişmiş olduğuna şâhit olunca çok sevindim. Cenab-ı Hakkın inayetlerine hayran oldum. Bu husus sadece Amerika’ya da mahsus değil…

1992 Temmuz’da Amerika’ya  yeni geldiğimizde bir hapishane imamı olan İmam Bâki ile tanışmıştık. Onunla beraber bir Cuma günü hastaneye gidiyorduk. İmam  Baki bir suçtan hapse düşmüş, orada Müslüman olmuş ve İslamiyet hakkında öğrendiği kadarıyla imam olmuş. Onun için Kur’an okurken kelimeleri tam söyleyemiyor. Mahreçlerinden düzgün çıkmayan kelimeleri eksik telaffuz ediyor. Taksiyle giderken kasetten bir Kur’an dinliyoruz ama o da düzgün  düzgün okuyamıyor. İmam Bâki’ye onun da doğru okuyamadığını söyledim. Hapishanede Cuma namazı için bir yer ayrılmış… İmam Bâki kahve sohbetine benzer şekilde vaazını verdi. Sonra hutbesini okuyup bitirdi. Cuma namazını benim kıldırmamı istedi…

Bir gün New York'ta bir camiye gittik. New Jersey eyaletinin en kalabalık şehri Newark’ta yaşayanların yüzde 80-85’i İmam Baki gibi siyahilerden… Ama hoparlörden gelen sesin okuduğu Kur’an tam bir güzellik arzediyor. Tecvidi, tâlimi mükemmel. İmamı görmediğim için ben bir mâna vermedim. Bunu ancak seneler sonra anladım.

Başta Dr. Hüseyin Çopur, merhum Zinnur Tabakçı ve Kemâl Çetin Özgür olarak 1993’ün Mart ayında kiralık bir yaz kampı ararken, ucuz bir kamp yeri buluyorlar. Üzerinde 9 bina var. Sahibi vefat etmiş, oğlu alkolik olsa gerek…  Binalar ile hiç ilgilenen olmamış gibi… Birisi hariç diğerleri tek katlı. Bakımsızlıktan kaloriferleri patlamış; kışın kalınamaz. Zaten biz yaz tatili için yer arıyoruz.

1992’nin kış ayında Türkiye’den Ali Rıza Tanrısever (ART)  gelmişti. Onunla bir himmet toplantısı yapmıştık, elimizde 40 bin dolarımız vardı. İstişare yapıldı ve 230 bin dolara pazarlık yapıldı. Türkiye’ye gidildi. M. Fethullah  Gülen Hocaefendi’ye anlatıldı. O da köstekli cep saatini ve değerli bir tesbihini destek olarak verdi. Almanya’dan gönderilen üç bin mark para da ilave edildi. Albaraka’dan temin edilen ve iki senede her ay 7 bin 500’er dolarla ödenecek olan bir kredi ile bu kamp yeri satın alındı…