Babasız Büyüyen Çocuklar

Birkaç gece evveldi... Rüyamda körpe bir kız çocuğu gördüm. Başında, üzerindeki pastel sarısı elbiseyi zarifçe tamamlayan mor ve eflatun tonlarında, şeffaf, tül benzeri hafif bir örtü vardı. Yüzünde, neredeyse belirsiz, çizgiden ibaret hafif bir tebessüm; bakışları, saf, duru, bilgeceydi.
Rüyanın etkisinden henüz sıyrılamamışken, ertesi gün çalan telefonların birinde ekrana baktığımda donakaldım; zira profil resmi, gece rüyamda gördüğüm kızın ta kendisiydi.
Arayan numara kayıtlı değildi.
Karşıdan gelen ses rüyamın perdesini araladı:
“Harun Hocam, ben Naci Bey’in kızı Süheyla. Sizden arkadaşlarıma bir sohbet rica edecektim.”
Şaşkınlığımı gizleyemeyerek, "Telefondaki bu resim sen misin?" diye sordum.
“O ben değilim.” dedi.
” Osmanlı’nın son dönemlerindeki Göksu sefasını tasvir eden bir resim. Zonaro adında İtalyan bir ressama ait.”
Verdiği cevap, sanattan ne denli bihaber olduğumu aşikâr eden zarif bir ders gibiydi:
Daha fazla mahcup olmamak için konuyu değiştirdim:
“Baban buralardaydı. Görüşebildiniz mi?”
“Bir saat kadar görüşebildik.” dedi, sesindeki burukluğu gizlemeye çalışarak.
“Kaç yıldır görüşmüyordunuz?”
“On yıldır.”
“Çok az zaman ayırmış baban sana.”
“Biz zaten babasız büyüdük.”
İçim burkulmuştu.
Sohbet gününü planlayarak Süheyla ile vedalaştık ama tek bir cümle içimde amansızca yankılanmaya başladı: "Biz babasız büyüdük."
İçimdeki eski bir yara yeniden depreşti.
Kızım Sümeyra’nın o unutulmaz sözü yankılandı zihnimde.
Akdeniz sahillerinin durdurak bilmeyen küheylanlarıyla yol yürüdüğümüz yıllardı. Hafta sonları Kumluca, Finike, Korkuteli, Elmalı, Alanya’ya açıldığımız, Toroslara tırmandığımız, köy köy dolaştığımız pazartesi sabahı da yine ders başı yaptığımız günler...
Kızım Sümeyra henüz dört-beş yaşındaydı. Markete gitmek için apartmanın merdivenlerinden inerken dördüncü kattan kırılan camlarla birlikte asansör boşluğuna düşmüştü.
O gün neredeydim hatırlamıyorum.
Hastanenin o soğuk koridorlarında karşılaştığım an, zihnine kazınan o büyük yalnızlığı haykırdı:
“Baba, bizimle hiç ilgilenmiyorsun.”
Dün bu kutsal hizmet, Süheylalar, Sümeyralar, Sümeyyeler, Süheybler, Selmanlar gibi babasız büyüyen o fedakâr çocukların omuzlarında büyüdü, yükseldi ve bugünlere geldi.
Hacı Kemal Ağabeyin ve başka ağabeylerimizin çocuklarından kaç defa duydum bu sözü.
“Biz babasız büyüdük.”
Bir devrin çocuklarının sessiz çığlığı olan bu söz, zamanı aşan kesif bir özlem ve aynı zamanda göğüste taşınan en ağır madalyadır.
Çünkü o çocuklar bilirlerdi ki;
babalarının yokluğu bir terk edilmişlik değil, başkalarının
yetim kalmaması,
insanlığın ihyası
ve adanmış bir davanın omuzlanması içindi.
Onlar,
babalarını kendi evlerinde bulamadılar belki; ama gittikleri her
yerde, dokunulan bir yürekte, yeşeren bir umutta ve hürmetle
anılan bir isimde babalarının izini sürdüler.
Zaman
akıp geçti, mekânlar
değişti ama adanmışlığın ve bedel ödemenin rengi hiç
değişmedi. Bugün ise babasına hasretle zindan ve gurbet yollarını
gözleyen o sabırlı fidanların yüzü suyu hürmetine tüm
insanlığın en büyük ümidi haline geldi. Dünün gönüllü
hicretlerinin yerini, bugünün demir parmaklıkları, Meriç’in
azgın suları ve zorunlu gurbetleri aldı.
Yakınımızda
Lund adında bir şehir var. Ne zaman bu kasabaya uğrasam
kalabalığın arasında bir kadın yanındaki yedi-sekiz
yaşlarındaki masum oğluyla sessizce yanıma yaklaşır ve titreyen
bir sesle adeta avucuma bir emanet bırakırdı:
“Hocam,
benim adım Sevtap,
Sevtap
Aydan. Eşim
Hüseyin Bey hapiste. Ona dua eder misiniz? Bu oğlum, Ahmed Faruk
babasız büyümesin.
”
Bir cuma günüydü. Kültür merkezindeki kılınan Cuma namazından sonra kalabalığın arasından sıyrılıp yanıma esmer güzeli bir genç yaklaştı.
"Adım Hüseyin, " dedi. "Hüseyin Aydan.”
"Sen…" dedim. “Ahmed Faruk’un babasısın!’’
"Evet." dedi.
O “evet” sözü sohbetin kapısını araladı.
Hüseyin derin bir iç çekti, gözleri uzaklara daldı. Sonra başladı anlatmaya:
“15 Temmuz bir kâbus gibi üzerimize çökünce önce eşim tutuklandı.
Eşimin kollarına kelepçe vurulduğu gün, oğlum Ahmed Faruk henüz bir buçuk yaşındaydı.
Eşim, içerde benim için dua ediyormuş, ‘hapse girsin ama başkalarının günahına girmesin.’ diye.
Eşimin duası kabul oldu. İki ay sonra ben de tutuklandım.
Babam, ilk zamanlar, ‘İtirafçı ol, ver isimleri de çık buradan!’ diye diretiyordu. Ta ki bir ağabey babama, ‘Senin oğlunun ağzından çıkacak her bir isim, dışarıda başka bir Ahmed Faruk’un babasız büyümesi demektir.’ diyerek gerçeği fark ettirene kadar.
Babam ilk açık görüşe geldiğinde, ‘Oğlum, sen dik dur! Ben senin arkandayım.’ dedi.
O günden sonra sadece benim değil, içerideki tüm kader arkadaşlarımın eşlerini, ailelerini o uzak görüş yollarına taşıyan bir Hızır oldu. ”
Hüseyin bir an durdu, kültür merkezinin penceresinden dışarıya baktı. Sanki o dört duvarı yeniden yaşıyor gibiydi. Sesine buruk bir gurur yerleşti:
“Biz hapishaneyi hiçbir zaman bir zindan olarak görmedik. Orayı kaderimizin tayin edildiği bir Medrese-i Yusufiye bildik.
Günlerimiz; Kur’anlarla, Risale sohbetleriyle ve Arapça dersleriyle ilmek ilmek dokunuyordu.
Hafız ağabeyler, teravih namazlarını hatimle kıldırır, her ayette sabrı yeniden kuşanırlardı. Aramızda doktorlar, öğretmenler, mühendisler, bilim adamları vardı. Toplumun elit zihinleri oradaydı. Onların vakur duruşları, asaletleri her şeyden daha değerliydi. En zor anlarda bile tesbihatlarını bir kez olsun aksatmazlardı.
Onlar, fırtınanın ortasında dimdik duran çınarlar gibiydi.”
Gözlerinden bir damla yaş süzüldü ama hemen sildi. Yüzünde mahzun bir tebessüm belirdi.
Zaman zaman öyle anlar oluyordu ki, eşimin ve oğlumun yükü ağır geliyordu. ‘Allah’ım, ne olur eşim çıksın, onun yerine ben burada yatmaya razıyım!’ diye yalvarıyordum. Bunu duyan o müebbetlik komutan, elimi tutup beni uyardı.
‘Öyle dar dua etme kardeşim! Allah’ın hazinesi geniş ve sonsuzdur. Hem kendin hem eşinin özgürlüğü için dua et.’
Derken, karanlığın ortasında bir ışık belirdi. Eşim tahliye oldu.
‘Git artık buralardan!’ dedim. ‘Ben seni gurbetlerde bulurum.’
Koğuşta bir Seyfeddin Ağabeyimiz vardı. Gecenin o en koyu, herkesin uykuya daldığı sessiz saatlerinde, koğuşun bir köşesinde ney gibi sesi duyulurdu. Dile kolay, sabaha kadar bıkmadan, yorulmadan, isim isim dua ederdi.
Ne zaman koğuşa yeni biri gelse, sessizce yukarı kata çıkar, hıçkıra hıçkıra ağlardı. Bir gün dayanamayıp sordum: ‘Ağabey, neden her defasında böyle ağlıyorsun?’
‘Oğlum, nasıl ağlamayayım! Çocuklar babasız büyüyor, yuvalar dağılıyor. Buna yürek mi dayanır?’
Koğuşta Konyalı bir arkadaşımız vardı. Evlat hasretiyle içi kavrulur, ‘Çocuğum dışarıda babasız büyüyor.’ diye erir biterdi.
Seyfeddin Ağabey ona, ‘Üzülme,’ dedi. ‘Tam iki ay sonra buradan çıkacaksın.’
Sonra yüzünü bana çevirdi.
‘Sen de dert etme, oğlun Ahmed Faruk yılbaşını babasıyla kutlayacak. Ben de bir hafta sonra çıkarım.’ dedi.
Seyfeddin Ağabey tam bir hafta sonra tahliye olup o demir kapıdan çıkıp gitti. Konyalı arkadaşımız, iki ay sonra özgürlüğüne kavuştu. Ben de gördüğünüz gibi yıl bitmeden, oğluma kavuştum.
Eşimle her telefon konuşmamızda, buralardan ruhuma serin bir su serperdi: ‘Burada arkadaşlar bize öyle güzel sahip çıkıyor ki…’derdi. ‘Ağabeyler Ahmed Faruk’u alıp gezdiriyorlar, kamplara götürüyorlar. Ona babasının yokluğunu, o kahredici yalnızlığı bir an bile hissettirmiyorlar.’
Ankesörlü telefon kulübesinden koğuşa dönüp bunları anlattığımda, o koca koca adamlar, o dağ gibi abiler çocuk gibi ağlarlardı. Hatta ben ne zaman telefon sırasına girsem, arkadaşlar arkamda birikir, sanki çölde bir vaha bulmuş gibi eşimle konuşmalarımızı dinlerlerdi. Gözlerindeki yaşları silerek, ‘Yahu senin eşin ve oğlun nasıl bir yere düşmüş böyle? Ne muazzam ne asil ne güzel insanlar var dışarıda.’ diye hayranlıklarını dile getirirlerdi.
Bu dayanışma hikayeleri, o dört duvar arasında hepimizin umut ışığı, yaşama tutunma vesilesi oluyordu.
Bir keresinde Babalar Günü’nde Ahmed Faruk’u da çağırmışlar. Ancak babası hapiste olan küçücük bir çocuğun kalbi kırılmasın, boynu bükük kalmasın diye, o koca yürekli insanlar etkinliğin adını, ‘Babaları Olanlar Günü’ olarak değiştirmişler.”
“Ne kadar zarif ne kadar estetik bir düşünce!” dedim.
İşte tam bu noktada aklıma Süheyla’nın profil resmindeki ressam Zonaro’nun o meşhur tablosu geldi.
Zonaro fırçasıyla İstanbul'un ışığını, Boğaz'ın renklerini, insanların dış görünüşündeki zarafeti tuvale mükemmel bir şekilde aktaran bir deha olabilir. Lakin bir tuval ne kadar büyüleyici olursa olsun, donmuş bir karedir.
Gerçek üstün estetik ise yaşayan, hisseden ve fedakârlık yapan ruhtur. Başkalarının ızdırabını kalbinde duyabilen, sırf bir çocuğun kalbi incinmesin diye Babalar Günü’nün adını dönüştüren o asil ruhtur.
Ve ben de babasını bir haziran günü kaybetmiş, o sızıyı kalbinde taşıyan biri olarak çok iyi bilirim bir çocuğun dünyasında babasızlığın ne büyük bir boşluk olduğunu.
Gurbette, zindanda veya sonsuzlukta; babasından ayrı düşmüş tüm mahzun çocuklara sabır, ömürlerini bu fidanlara siper eden gizli kahramanlara ise selam olsun!
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

HARUN TOKAK
ESRA BÜYÜKCOMBAK

ŞERİF ALİ TEKALAN

HÜSEYİN ODABAŞI

PROF. DR. OSMAN ŞAHİN

İngiltere'de Starmer'ın koltuğunu sallayan gelişme...

Tekin İpek başvurusunda beklenen gün: AİHM kararı ...

SGK borçlarına 31 Ağustos'a kadar borç yapılandırm...

AKP'li Bursa Belediyesi'nde işçi kıyımı sürüyor

İBB yöneticisinin kaçırılmasıyla ilgili 10 gözaltı


