Çanakkale'nin gerçek destanı

Okuma Süresi 7 dkYayınlanma Çarşamba, Mart 18 2026
Paylaş
X Post
Çanakkale'nin gerçek destanı

         Üstad Bediüzzaman Hazretleri BİRİNCİ  TALEBESİ  HULUSΠ YAHYAGİL,  Anafartalar Conk Bayırı Muharebesi’nde 25. Alayın 10. Bölüğüyle savaşın en yoğun çarpışmalarında bulunur. İstanbul’dan getirilen topların cepheye taşınması için, düşmanın göremeyeceği ormanlık ve patika yollar seçilir. Atlarla çekilen ağır toplardan biri bataklığa saplanır. Atlar ne kadar hamle yapsalar da bir türlü topu  saplandığı yerden kurtaramazlar.

         Derken Hulusî Bey devreye girer. Birliğinde bulunan DESTAN  isimli atı getirip diğerlerinin yanına bağlar ve bir insan gibi atın boynuna sarılır. “Destan, haydi yavrum, bu din işi, iman işi, vatan işi, göreyim seni!” der.  Atlar son bir kez dehlenir. Büyük bir hamleyle top saplandığı yerden kurtulur. Ama Destan, yaptığı hamle sonunda cansız yere serilir. Zira, takatinin üstünde gösterdiği gücün sonunda hayvancağız çatlayarak ölmüştür.

         “Nur’un Birinci Talebesi Hulusî Yahyagil” isimli değerli kitapta anlatıldığı üzere:  Hulusi Bey, Çanakkale Savaşı sırasında yaralanır. Bu sahne de çok ibretlidir. Kendisi Conk Bayırında siperdeyken yaralanışını şöyle anlatır:  “Bir çok çıkarmalar yapıldı. O zaman harbe giderken pilav yemeye gider gibi hevesle gitmiştik. 30 Mart 1915’te Seddülbahir’e gelmiştik. Çanakkale’nin, Anafartalar’ın Conk Bayırı’nın dinç fırkasıydık. Süngülü tüfekle ‘Allah Allah!’ diye gidiyorduk. Anafartalar Muharebesinde Cenab-ı Hakkın lütfuyla gazi olduk.

         Son taarruzda bütün subaylar ve erler abdestli olacaktı. Şayet su bulunmazsa, teyemmüm edilecekti. 8 Ağustos 1915’te yüzümden, kolumdan, göğsümden yaralandım. Yaralandığım gece KADİR  GECESİ  idi. Karadan, denizden top mermileri patlıyordu. Bir top mermisi önümde patladı. İki el ateş ettim. Yanımdaki asteğmen ‘Silahla bir kaçını temizleyeyim’ dedi. Siperdeyken, düşman cephesinden gelen kurşun sol yanağıma isabet etti. Yüzüme elimi attım, baktım kanıyor. Bir kurşun da köprücük kemiğimi ikiye bölerek kalbime doğru bir buçuk santimetre kadar ilerlemiş. Sol koluma da kurşun isabet etmişti. Artık şuurum  tam işlemiyordu. Üstümde yepyeni bir palton vardı. Kandan, üzerinde elle tutulacak bir yer kalmamıştı.”

         Hulusi Bey, cephede bir ara aşırı kan kaybından şuurunu kaybeder. Doktorlar, genelde ağır yaralılarla meşgul olup zaman kaybetmek yerine, kısa tedavi ile cepheye sürebileceklerle uğraşmayı tercih eder. Bu da, ölüm-kalım savaşının bir gereği olsa gerek. Bu yüzden Hulusi Beyi, “Bununla uğraşmaya değmez, hayata döndürülmesi zor!” diye ölüler ve ağır yaralıların  arasına atılır. (…)

         “Çanakkale’de bizi ölülerin arasına bıraktılar. Baygın halde yatıyordum. Birden kulağıma ğaipten bir ses geldi. Bu ğaybi ses, ‘İmâmühâ, kitâbühâ, yazâruhâ!’  (Aslında bu ses şöyle diyordu: ‘Senin bu dünyada daha vazifen var. Asrın İmamına asker, olacaksın, onun Kitabını yazacak, yayacaksın. Ona talebe olacak, hizmet edeceksin, kalk!”) diye çınlıyordu. Beni bu ses uyandırdı. Üzerimden pardesümü çıkardılar, her yerinden kanlar süzülüyordu!”

         Hulusi Bey, kendine gelir gelmez, karşısında duran Fransız doktora Fransızca olarak  “Allah’ın izniyle ben ölmeyeceğim!” diye bağırır. Bunun üzerine ölüler arasından alınıp önce Biga’da daha sonra İstanbul’da tedavi edilmek üzere gönderilir. Harbiye Mektebi hastanesinde yaklaşık beş ay  tedavisi sürer. Ocak 1916’da tekrar cephedeki birliğine döndüğünde üç gün sonra zafer ilan edilir. Düşmanlar büyük bir hezimet içinde Çanakkale’yi terk ederler.

         Bir sohbetinde Hulusi Ağabey şöyle dedi: “Çanakkale bir salhane-i kebir (büyük bir mezbaha) dır. O hiçbir şeye benzemez. Bölük, tabur savaşa girdiği gün eriyordu. Öyle bir salhaneydi orası. Mezbahane muharebe ediyorduk. Asrın her türlü ihtiyaçları temin edilmiş ordularına karşı, âdeta iman kuvvetiyle et ve kemikten bir set oluşturmuştuk.

         12-13-14 Nisan ikindi vaktine kadar, Seddülbahir’de düşmanın o amansız saldırısına karşı, ah bir tek atacak topumuz olsa diyorduk. Ama yoktu, hasret kalmıştık. İşte böyle perişaniyet ve mahrumiyet karşısında bu millet en güzide evladını Çanakkale Muharebesinde kaybetmiştir.

         Savaşın  sonlarında gökte bir nur görüldüğüne dair, bir sohbette Hulusî Ağabeye sorulunca şunları anlatmıştır: “Evet, ben o NUR’u gece rüyamda gördüm. Ertesi gün gördüğünü arkadaşlara anlattığımda  ‘Biz de gördük’ dediler. O Nur’da  İNN  FETAHN  LEKE  FETHAN  MÜBÎNÂ!  yazılıydı.”

         Savaş sonrası Hulusi Bey, bağlı bulunduğu birlikle beraber  Çanakkale’den ayrılıp Kırklareli bölgesine intikal eder. Tarih 14 Ocak 1916…