Çanakkale'nin gerçek destanı

Üstad Bediüzzaman Hazretleri BİRİNCİ TALEBESİ HULUSÎ YAHYAGİL, Anafartalar Conk Bayırı Muharebesi’nde 25. Alayın 10. Bölüğüyle savaşın en yoğun çarpışmalarında bulunur. İstanbul’dan getirilen topların cepheye taşınması için, düşmanın göremeyeceği ormanlık ve patika yollar seçilir. Atlarla çekilen ağır toplardan biri bataklığa saplanır. Atlar ne kadar hamle yapsalar da bir türlü topu saplandığı yerden kurtaramazlar.
Derken Hulusî Bey devreye
girer. Birliğinde bulunan DESTAN isimli
atı getirip diğerlerinin yanına bağlar ve bir insan gibi atın boynuna sarılır.
“Destan, haydi yavrum, bu din işi, iman işi, vatan işi, göreyim seni!”
der. Atlar son bir kez dehlenir. Büyük
bir hamleyle top saplandığı yerden kurtulur. Ama Destan, yaptığı hamle sonunda
cansız yere serilir. Zira, takatinin üstünde gösterdiği gücün sonunda
hayvancağız çatlayarak ölmüştür.
“Nur’un Birinci Talebesi
Hulusî Yahyagil” isimli değerli kitapta anlatıldığı üzere: Hulusi Bey, Çanakkale Savaşı sırasında
yaralanır. Bu sahne de çok ibretlidir. Kendisi Conk Bayırında siperdeyken
yaralanışını şöyle anlatır: “Bir çok
çıkarmalar yapıldı. O zaman harbe giderken pilav yemeye gider gibi hevesle
gitmiştik. 30 Mart 1915’te Seddülbahir’e gelmiştik. Çanakkale’nin,
Anafartalar’ın Conk Bayırı’nın dinç fırkasıydık. Süngülü tüfekle ‘Allah Allah!’
diye gidiyorduk. Anafartalar Muharebesinde Cenab-ı Hakkın lütfuyla gazi olduk.
Son taarruzda bütün
subaylar ve erler abdestli olacaktı. Şayet su bulunmazsa, teyemmüm edilecekti.
8 Ağustos 1915’te yüzümden, kolumdan, göğsümden yaralandım. Yaralandığım gece
KADİR GECESİ idi. Karadan, denizden top mermileri
patlıyordu. Bir top mermisi önümde patladı. İki el ateş ettim. Yanımdaki
asteğmen ‘Silahla bir kaçını temizleyeyim’ dedi. Siperdeyken, düşman
cephesinden gelen kurşun sol yanağıma isabet etti. Yüzüme elimi attım, baktım
kanıyor. Bir kurşun da köprücük kemiğimi ikiye bölerek kalbime doğru bir buçuk
santimetre kadar ilerlemiş. Sol koluma da kurşun isabet etmişti. Artık
şuurum tam işlemiyordu. Üstümde yepyeni
bir palton vardı. Kandan, üzerinde elle tutulacak bir yer kalmamıştı.”
Hulusi
Bey, cephede bir ara aşırı kan kaybından şuurunu kaybeder. Doktorlar, genelde
ağır yaralılarla meşgul olup zaman kaybetmek yerine, kısa tedavi ile cepheye
sürebileceklerle uğraşmayı tercih eder. Bu da, ölüm-kalım savaşının bir gereği
olsa gerek. Bu yüzden Hulusi Beyi, “Bununla uğraşmaya değmez, hayata
döndürülmesi zor!” diye ölüler ve ağır yaralıların arasına atılır. (…)
“Çanakkale’de bizi
ölülerin arasına bıraktılar. Baygın halde yatıyordum. Birden kulağıma ğaipten
bir ses geldi. Bu ğaybi ses, ‘İmâmühâ, kitâbühâ, yazâruhâ!’ (Aslında bu ses şöyle diyordu: ‘Senin bu
dünyada daha vazifen var. Asrın İmamına asker, olacaksın, onun Kitabını
yazacak, yayacaksın. Ona talebe olacak, hizmet edeceksin, kalk!”) diye
çınlıyordu. Beni bu ses uyandırdı. Üzerimden pardesümü çıkardılar, her yerinden
kanlar süzülüyordu!”
Hulusi Bey, kendine gelir
gelmez, karşısında duran Fransız doktora Fransızca olarak “Allah’ın izniyle ben ölmeyeceğim!” diye
bağırır. Bunun üzerine ölüler arasından alınıp önce Biga’da daha sonra
İstanbul’da tedavi edilmek üzere gönderilir. Harbiye Mektebi hastanesinde
yaklaşık beş ay tedavisi sürer. Ocak
1916’da tekrar cephedeki birliğine döndüğünde üç gün sonra zafer ilan edilir.
Düşmanlar büyük bir hezimet içinde Çanakkale’yi terk ederler.
Bir sohbetinde Hulusi
Ağabey şöyle dedi: “Çanakkale bir salhane-i kebir (büyük bir mezbaha) dır. O
hiçbir şeye benzemez. Bölük, tabur savaşa girdiği gün eriyordu. Öyle bir
salhaneydi orası. Mezbahane muharebe ediyorduk. Asrın her türlü ihtiyaçları
temin edilmiş ordularına karşı, âdeta iman kuvvetiyle et ve kemikten bir set
oluşturmuştuk.
12-13-14 Nisan ikindi
vaktine kadar, Seddülbahir’de düşmanın o amansız saldırısına karşı, ah bir tek
atacak topumuz olsa diyorduk. Ama yoktu, hasret kalmıştık. İşte böyle
perişaniyet ve mahrumiyet karşısında bu millet en güzide evladını Çanakkale
Muharebesinde kaybetmiştir.
Savaşın sonlarında gökte bir nur görüldüğüne dair,
bir sohbette Hulusî Ağabeye sorulunca şunları anlatmıştır: “Evet, ben o NUR’u
gece rüyamda gördüm. Ertesi gün gördüğünü arkadaşlara anlattığımda ‘Biz de gördük’ dediler. O Nur’da İNNÂ
FETAHNÂ LEKE FETHAN
MÜBÎNÂ! yazılıydı.”
Savaş sonrası Hulusi Bey,
bağlı bulunduğu birlikle beraber
Çanakkale’den ayrılıp Kırklareli bölgesine intikal eder. Tarih 14 Ocak
1916…
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

SAFVET SENİH

ERTUĞRUL İNCEKUL

NUMAN YILMAZ YİĞİT

ABDULLAH AYMAZ












