Çirkinliklerin yaşanmayan İslam'a fatura edilmesi

Maalesef bu perişan hal ile varılmak istenen hedeflere ulaşmak mümkün değildir. Kendi için değil, başkaları için yaşayan kıvam sahibi ve ciddi insanlarla bu işte başarılı olunabilir. Bu kadar hayati ve önemli bir meselede, ciddi olarak meseleye yanaşmayan insanlarla yapılan işlerle, ancak Müslümanlığın aydınlık geleceği karartılmakta ve insanların ümitleri yok edilmektedir. Hocaefendi, bir zamanlar Ebubekirlerle ve Ömerlerle temsil edilen bir davanın başka bir zamanda daha aşağısı ile temsil edilemeyeceğini ve aksini düşünenlerin büyük bir yanılgı içerisinde olduklarını ve doğrunun yalan ile temsil edilemeyeceğini söylemektedir.
Ondokuzuncu asrın sonları ve Yirminci asrın başlarında İslâm aleminde yıkılışlar yıkılışları takip etmiş, din hayatın içerisinden çekilmiş, açık veya gizli, İslâm ülkeleri galip güçlerin hakimiyeti altına girmiş, bu ülkelerdeki fikir ve düşünce ve maneviyat insanları ciddi düşünce kaymaları içerisine girerek savrulmuşlar, halklar da ne yapacaklarını bilemez bir halde bu fırtınaların şoklarıyla perişan hale düşmüşlerdir.
Hazret-i Bediüzzaman’a bir manevi mecliste “Ey felaketler ve helaketler asrının adamı” hitabında bu durum çok güzel ifadesini bulmaktadır. Maalesef bu felaketleri ve helaketleri yaşayan bu zamanın insanları içinde bulundukları bu perişanlıktan ve sefaletten habersiz bir şekilde bir hayat yaşamaktadırlar:
“İslâm dünyası, var olduğu günden bu yana, tarihin hemen hiçbir döneminde, şu andaki hâl-i pürmelâli ölçüsünde bir tâli’sizlik yaşamamış ve bilebildiğim kadarıyla, bu seviyede asla ufkunun gerisinde de kalmamıştır.
Bundan daha kötüsü de o, bugün bulunması gerekli olan nokta ile durduğu meş’um (uğursuz) yer arasındaki mesafeyi görüp değerlendirebilecek durumda dahi değil. O, her şeye rağmen olabildiğine rahat; ne dert ne fikir sancısı ne yapıcı bir düşünce ne niyet ne de gönülden kopan bir heyecana sahip; aksine ufku bir sis gibi gamsızlıkla muhât; yaşama azmi kendi vicdanının darlığı içinde.. ve yarınlar adına -cismanî arzuları müstesna- ne bir emeli var ne de endişesi; kimi yerde cebbârlara kavaslık yapıyor; kimi yerde modern bir dilenci; kimi yerde fakr u zaruret pençesinde kıvrım kıvrım; kimi yerde de cehalet ve bağnazlıkla sürüm sürüm…” (İslâm Dünyası)
Din, ahlak ve maneviyatta bu yıkılışlarla beraber bohemliği, hazzı ve nefsin cismani arzularını tatmin etmeyi merkeze alıp teşvik eden galip güçlerin hakimiyeti ve halkların bu dayatılan yaşam tarzını benimsemeleri neticesinde, manevi değerlerden mahrum ve maddeci bir anlayışa sahip nesiller ve bireyler her tarafı sarmıştır.
Artık, bu dünyada, İslâm, sadece örf ve adet kabilinden, taklide dayalı olarak yaşanmakta ve insanların bireysel ve toplum hayatlarında bir ciddi etkisi bulunmamaktadır. İslâm alemi olarak etiketlenen bu dünyada İslam gerçek anlamda yaşanmamaktadır ve dini ve manevi motifler sadece diktatörlerin halkları/kitleleleri peşlerinden sürüklemek için kullandıkları malzeme haline gelmiştir.
Neredeyse tamamına yakını diktatör olan bu tiranlar, samimi mü’min olmadıkları halde, dini değerleri kendi siyasetlerine ve menfaatlerine alet etmişler veya dine açıkça cephe alarak ülkelerinde din ve Müslümanların varlıklarını bitirmek için bütün devlet imkanlarını seferber ederek kullanmışlardır. Her iki durumda da bunların yaptıkları hep İslâm’ı bitirmeye yönelik olmuş, ya dinin içini boşaltarak işe yaramaz hale getirmişler ya da her türlü gelişmenin önünü alarak yok etmişlerdir.
Neticede, kuru ve ruhsuz yığınlar ve sürüler haline getirilen bu halklar ve toplumlar İslâm’ı ve Müslümanları temsil etmekten çok uzak bulunmaktadırlar.
Hal böyle iken bu coğrafyalarda meydana gelen olumsuzlukları, hak ihlallerini, gericilikleri, fakirlikleri, sefaletleri ve diğer türlü insanlığa yakışmayan durumları İslâm’a mal etmek, bunların sorumlusu olarak İslâm’ı ve Müslümanları göstermek ne kadar insafsızca ve haksızca bir tutumdur.
Bütün bu çirkinlikler, gerçek İslâm’ın toplumdan ve Müslümanların hayatından çekilmesinin ve bunların yerini dünyevi ve nefsani şeylerle doldurulmasının sonucunda ortaya çıkmışlardır.
Batı Dünyasında yaşanan birtakım güzellikleri göklere çıkarırken, Müslümanların yaşadığı ve fakat doğru İslâm’ın yaşanmadığı coğrafyada, İslami değerlerden uzaklaşarak, onların yerine kapitalist dünyanın dayattığı değerleri yerleştirmeye çalışan ve onlar gibi bir hayatı yaşamayı hedefe koyan bu kitlelerin davranışları ve eylemlerinin sorumlusu nasıl İslâm olabilir!
İslâm Müslümanlara maddi ve manevi ilimlerde derinleşmeyi ve insanlığa yakışan medeniyetleri inşa etmeyi emrederken ve İslâm tarihi de bunların birçok örnekleri ile dolu iken, günümüz Müslümanları bunların tam aksini yapıyor ve sanki daha önce o harikulade İslâmi medeniyetler yaşanmamış veya onlardan hiç haberleri ve bilgileri yokmuş gibi davranmaktadırlar. Bu kalabalıkların ve toplumların içinde bulundukları bu perişan tablo aşağıdaki ifadelerde çok güzel resmedilmektedir:
“İslâm dini, müntesiplerine, faziletli olmayı, onurlu yaşamayı, ilme açık durmayı, varlığı güzel okumayı, kâinat ve eşyayı didik didik etmeyi, teşriî emirler (Kitap ve Sünnet kaynaklı emirler) gibi tekvînî esasları da (yaratılışa dair tabiatta var olan) en mükemmel şekilde yorumlayıp değerlendirmeyi emrediyormuş, onun umurunda bile değil; birkaç umurunda olan varsa da, onlar da ağızlarında fermuar, dinlenilmeme mahkûmu.
Ayrıca bu dünyada, başka toplumlardan tevârüs edilen (alınan) sefâhet (ahlaksızlık) en mergup (arzulanan) bir meta ve teknolojik imkânlar onu terviç etme (nazara verip değerli kılma) seferberliği içinde. Şaşkınlık yaşıyor başıboş kitleler, uyuşturucu ve fuhuş ağında bütün genç nesiller; çürüyüp gidiyorlar “Gönlümce yaşayacağım.” hülyalarıyla.
İnsan, islâmî dinamiklerin güç ve zenginliğine bakınca, her yanıyla mamur iller, cennetlerin izdüşümü kentler, firdevsleri andıran köyler-kasabalar, mutlu ve ümitli insanlar, hakikat aşkıyla gerilmiş araştırmacı ruhlar, ilim sevdasıyla kitaplar ve laboratuvarlar arasında gelip giden leylîler-nehârîler (gececiler ve gündüzcüler), çalışma yolunda uykusunu dakikalara düşüren seherîler (seherlerde, erken vakitte uyanık olanlar) ve Hakk’a adanmış ruhlar görmek istiyor… ama ne acıdır ki, görülen şeyler, görülmesi arzu edilenlerin tam aksine. Şimdilerde, bu koskoca coğrafyada, ne bir zamanlar cihanı baştan başa imar eden o ruh ve mânâ mimarlarına denk birkaç düzine entelektüel ne de yıkık-dökük yanlarımızı tamir edecek birkaç çırak göstermek bile mümkün değildir.” (İslâm Dünyası)
İnşallah sonraki yazıda devam edelim…
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

PROF. DR. OSMAN ŞAHİN

SAFVET SENİH

ERTUĞRUL İNCEKUL

ABDULLAH AYMAZ

ARİF ASALIOĞLU

Balıkesir, İstanbul ve Bilecik'te Orman Yangınları...

İzmir Belediye Başkanı Tugay, AKP İddialarını Redd...

Enerji Yönetimi, Milyonlarca Konut Abonesinin Elek...

Milli Savunma Bakanlığı, Çerçeve Yasaya Yönelik Ça...

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy, Savaşı Rusya Top...





