Daha mı özgürüz, yoksa daha mı tutsak?

Okuma Süresi 14 dkYayınlanma Çarşamba, Ağustos 19 2026
Paylaş
X Post
Daha mı özgürüz, yoksa daha mı tutsak?

Gerçeği görmek, onu olduğu gibi kavramak ise insanı güçlendirir.

Özgürlük meselesi, insanlık tarihi kadar kadim bir sorgulama konusudur. Modern insan ise özgürlüğü ayrı bir boyuta taşıyarak, her istediğini yapabilmeyi özgürlük olarak görmüştür. Oysa özgürlüğü arttıkça bunalımları da artmıştır. Özgürlük diye düşündüğü pek çok mesele, onu ayrı bir boyundurukla daha da tutsak hale getirmiştir. Özgürlüğü elinden alınan günümüz insanı ise daha kırılgan, daha nefret dolu ve daha bencil değil midir?

Çağımızda insan gerçekten özgür müdür? Ruhu, zihni özgür müdür? Düzenin dayattıklarından yoğun biçimde azade midir? Borçlar altında ve ihtiyacından çok fazlasını tüketen insan mutlu mudur? Zihnini lüzumsuz bilgi bombardımanından ne kadar koruyabilmektedir? Kendine hizmet etsin diye icat edilenlere ne kadar bağımlıdır? Kim kime hizmet etmektedir; insan mı teknoloji için vardır, teknoloji mi insan için?

Hegel, Hobbes ve Sembolik Özgürlük

Bu sorulara cevap ararken Hegel'in "insan özgürlüğü" kavramından ne anladığına daha yakından bakmak gerekir. Liberal Anglosakson gelenekte özgürlük, en genel anlamıyla zorun olmaması demektir. Thomas Hobbes şöyle yazar: "Özgürlük tamı tamına direncin olmaması anlamına gelir –burada dirençten kastettiğim, hareketin önündeki dış engellerdir– ve akıllılar için olduğu kadar akılsız ve cansız yaratıklar için de kullanılabilir." Bu tanıma göre, tepeden aşağı yuvarlanan bir taş, ormanda rahatça dolaşan bir ayı kadar "özgür"dür. Ama biz, taşın yuvarlanmasının yerçekimine ve yamacın eğimine, ayının dolaşmasının ise doğal arzu, içgüdü ve ihtiyaçların karmaşık bir karşılıklı etkileşimine bağlı olduğunu biliriz. Ormanda yiyecek arayan aç bir ayı, sadece biçimsel anlamda özgürdür; açlığına ve içgüdülerine uygun davranmaktan başka bir seçeneği yoktur. Ayılar, hep biliriz ki, yüce amaçlar için açlık grevi yapmaz. Taşın ve ayının davranışları, kendi doğaları ve doğal çevreleri tarafından belirlenir; bu anlamda birer makine gibidirler — belli kurallara göre işlemek üzere programlanmışlardır ve orada hep fizik yasaları geçerlidir.

Hobbes'un tanımına göre, bir şey yapması engellenmeyen her insan "özgür"dür. Ama insan maddi ya da hayvani bir doğaya sahip olduğu için onu, karmaşık ama son çözümlemede mekanik bir karşılıklı etkileşim içinde bulunan ve kendi davranışını belirleyen belli sayıda ihtiyaç, içgüdü, istek ve tutkunun bir toplamı olarak da görebiliriz. Doğal beslenme ve barınma ihtiyacını karşılamaya çalışan aç ve üşüyen bir insan, o hâlde ayıdan, hatta taştan bile daha özgür değildir: O da yalnızca karmaşık bir çark sistemine göre işleyen karmaşık bir makinedir.

Gerçek Özgürlük

Gerçek özgürlük, aslında insanın yaratılış hakikatine olan yolculuğudur. Kendi hakikatini, yani kendini bulmak ve özüne ermek için ona verilen büyük bir kabiliyettir. Vahiy ışığında insanın bir hakikat yolculuğu vardır; doğumla başlayan, ölümle son bulan bu yolculuk, aslında insanın kendini keşif hikâyesidir. Ruh özgür olmak ister, ama ruhun özgürlüğü, sonsuzluğa programlıyken bitip gitmeyen şeylerin peşinde koştuğu ölçüde özgürleşir. Maddenin yoğun baskısı altında ruh, her geçen gün daha da tutsak, daha da doyumsuz ve aç hale gelir.

Özgürlük birden elde edilmez. Her gün, ama her gün, yenilenme cehdi; yeniden kendini, varlığı keşif ister. Tek bir hamleyle elde edilemez. Ruhun abidesi her gün yeniden yontulmalıdır. Kişi, özgürlüğünü ve varlığını her gün yeniden kazanmalıdır.

Kendini arayan insan, Rabbi ile münasebetlerini derinleştirmeye, vahyin amacını anlamaya, kendi derinliklerini kavramaya ve bu anlamda yalnızlığa, tecride çok ihtiyaç duyar. "Kesrette boğulma" dediğimiz şey; özüne ait olmayan, insanın varoluş gayesinden uzak, malayani ve lüzumsuz meşgalelerle hayatı derbeder ve perişan etmektedir. "Özgür oluyorum" derken kendini yitiren insanın en büyük kaybı, kendini kaybetmesi değil midir? Yapay zekâ gibi muhteşem buluşların nimetlerini yaşadığımız şu günlerde, eğer gerçekten hakikati, özümüzü, varoluş gayemizi yitirirsek, bundan daha büyük hüsran olur mu?

Batı'da Birey Olmak

Bireyin kendi kapasite ve kabiliyetlerini ortaya çıkarması ve geliştirmesi büyük önem taşır. Doğu toplumlarında daha baskıcı ve otoriter yapılar –ister aile olsun, ister yönetim mekanizmaları– bireyleri baskılamaktadır. Bu da zaman zaman şiddet ve ahlaksızlık üretebilmektedir. Batı toplumlarında ise eleştirel bakışı ve analitik düşünceyi geliştirmeye dayalı eğitim metotları, hakkını savunma cesaretiyle birlikte, bireylerin kendini keşfetmesine ve kabiliyetlerini ortaya çıkarmasına daha fazla imkân hazırlamaktadır. Ama özgürlük noktasındaki bu serbestliğin de Batı'da tam anlamıyla bir ahlak ve mutluluk ürettiği söylenemez.

Batı toplumlarında bireyin daha özgür olması, daha ahlaksız olduğu anlamına gelmiyor. Fakat bireylerin daha mutlu olduğu anlamına da gelmiyor. Durkheim'ın "bencil intihar" (egoistic suicide) dediği intihar vakaları, boşanma oranları, uyuşturucu kullanım oranları ve sosyal izolasyon içinde yaşayan — kapısını kimsenin çalmadığı milyonlarca yalnız insan — ile artan ırkçılık gibi ciddi problemler, bu toplumların da yüzleştiği gerçeklerdir.

Aidiyet Hissi

Aidiyet hissi, insanın geçmişiyle, ecdadıyla, mazisiyle, bir toplulukla bağ kurmasıdır. Pek çok insan (herkes değil) bir hissi kaybetti; bir aidiyet, topluluk ve başkaları tarafından kapsanma hissini — İngilizcede "sense of being held" ya da "containment" olarak adlandırılan hissi — kaybetti. Geleneksel toplumlarda birey, kendisinden önce var olan ve kendisinden sonra da var olacak bir zincirin parçası olarak yaşar: atalar, soy, toprak, cemaat. Bu, bireye "sen tek başına değilsin, seni kapsayan, taşıyan bir bütünün parçasısın" hissini verir. Modern bireycilik bu zinciri kopardığında insan, teorik olarak "özgür" olur; ama pratikte kendini havada asılı, hiçbir şeye tutunamayan biri gibi hisseder.

Oysa bu şeyler aslında çok önemlidir. Atalarımızla iletişim kurmak; toprakla ve bağlı olduğumuz diğer pek çok varlıkla — sadece insanlarla değil, toprakla da — yeniden bağ kurmamıza yardımcı olabilir. Yerinden edilmiş, köksüz, sürekli hareket hâlindeki modern birey bu bağı kaybeder — ve bu kayıp da bir tür yalnızlık ve anlamsızlık kaynağı olarak okunabilir.

Hayal ve gaye, insanda tam hedefini bulamayınca vicdan daralacak, çok geniş olan manaya açık insanî ufuk kararacak ve o insan bütün bütün alçalacaktır. Aidiyetten yoksun ego, sadece kendi benliği etrafında dönen bir kibir ve paranoya abidesine dönüşecektir. Yaradanını tanımayan bir benlik, korkunç bir silaha dönüşecek ve insan aldandı! hakikatı tecelli edecektir.

 

https://insanavehayatadairhikayeler.buzzsprout.com