Dilemma (İkilem)

Daha önce de bahsettiğim üzere Prof. Dr. Yusuf Kenan Bal ile çeşitli konularda sohbet ederdik. Bir seferinde dilemma (ikilem) üzerinde durduk. Dedi ki: “Kâinatta her şeyin bir ANTİ’si var. Madde ve anti madde gibi. Bunlar birbirini nefyediyor. Öyleyse Allah’tan başka her şey her an fenâ bulup fâni oluyor.”
Allah’ın sonsuz ilminin her şeyi kaplamış olması meselesinde de, “Madem Allah’ın sonsuz ilmi her şeyi kuşatmaktadır, öyleyse ben de O’nun önceden bildiğini yapıyorum. Ayrıca ne yapacağını da O biliyor. Yani ilim mâluma tâbidir; yani yapacağım için biliyor. Bu bir dilemmadır” dedi.
Yalnız burada kimse günah ve isyan konusunda kendisine mazeret aramasın. Yani Allah’ın sonsuz ilmi kişinin yapacağı işi iradesiyle yapacağını biliyor ve kader takdirini ona göre yapıyor. Dolayısıyla Allah’ın ilmi ve takdiri İRADE’nin hem varlığını isbat ediyor hem de o iradeyi teyit edip kuvvetlendiriyor.
Dilemma’ya misal olarak eski Yunan’dan birisinin yetiştirdiği öğrencisine ‘Bir dava kazandığın zaman bana borcunu öde. Dava kaybettiğin müddetçe bana bir şey ödemek zorunda değilsin’ dediğini, daha sonra öğrenci parayı ödemeyince, borcunu ödemiyor, diye onu mahkemeye verdiğini, mahkemeyi hocanın kazanıp talebenin kaybetmesi üzere; talebenin davayı kaybettiği için talebenin de borcunu ödemek zorunda olmadığını, halbuki hocanın davayı kazandığı için hakkını alması gerektiğini yani iki tarafın da haklı olduğunu söyledi. Bunun da bir dilemma olduğunu söyledi.
İkinci misal olarak Eski Mısırlılardan kalma bir hikayeye göre bir timsahın, bir kadının çocuğunu kaçırdığını daha sonra timsahın çocuğu annesine benim ne yapacağımı bilirsen sana çocuğu vereceğim, dediğini kadının ‘Sen vermeyeceksin’ demesi üzerine, ‘Bildin, öyleyse vermeyeceğim. Baştan söylemiştim, bilemezsen vermeyecektim, bilemedin, öyleyse vermiyorum. Bunun üzerine kadının da “Bak şimdi vermiyorsun. Ben senin vermeyeceğini işte bilmiş oldum. Öyleyse ver oğlumu” dediğini, onun için her ikisinin de haklı gözüktüğünü söyledi.
Prof. Dr. Yusuf Kenan Bey, dedi ki: “Sivas olaylarının sebebini biliyor musunuz? Azerbaycan Petrolleri! Çünkü “Sünnîler, şiîleri öldürüyor, yakıyorlar’ diye olayı videoya aldılar. Önce Almanya’ya, oradan da Azerbaycan’a gönderdiler. Onlar da ‘Madem Şiiler ve Alevîler yakılarak öldürülüyor, biz ne diye onlara doğal gaz verelim’ diye boru hattını engellediler.
Cevşenü’l-Kebir, Risale-i Nur ve Hizb-i Nurî
Hizmet olarak bizim tasavvufî anlayışımızda, HUZUR-İ DÂİMÎ kazanmak için kainatı, ya yok saymak veya unutmak, bir daha getirmemek değil; belki kainat kadar geniş bir HUZUR MERTEBESİ kazanmak, geniş, küllî ve daimî olarak kainat genişliğinde bir ubudiyet (kulluk) dairesi açmaktır. Bütün bunlar Risale-i Nur ile muvaffak olunmuştur, Elhamdülillah.
“… Cevşenü’l-Kebir, Risale-i Nur ve Hizb-i Nurî, kainatı baştan başa nurlandırıyor, zulümat karanlıklarını dağıtıyor, gafletleri, tabiatları parça parça ediyor. Ehl-i gafletin ve ehl-i dalâletin altında saklanmak istedikleri perdeleri yırtıyor… Kainatı, bütün nevi ve türleriyle pamuk gibi hallaç ediyor, taraklar ile tarıyor. Ehl-i dalâletin boğulduğu en son ve en geniş kainat perdelerinin arkasında tevhidin nurlarını gösteriyor. (…) Kozmoğrafyacılar gibi ehl-i fennin en son ve geniş nokta-i istinadları gaflete sebep olan perdelerle Ehadiyet Nurunu gösteriyor. Orada da düşmanlarını takip ediyor. En uzak sığınaklarını bozuyor. Her yerde, huzura bir yol gösteriyor. Eğer Güneş’e kaçsa, ona der: ‘O, bir soba, bir lâmbadır. Odununu, gaz yağını veren kimdir? Bil, ayıl!” der başına vurur. Hem kainatı baştan başa aynalar hükmünde İlahî Güzel İsimlere mazhariyetlerini öyle gösteriyor ki, gafletin imkânı olmuyor. Hiçbir şey huzura mâni olmuyor.” (Kastamonu Lâhikası)
Büyüklerin Hassasiyeti
Bütün büyük zatların iç dünyalarına dikkat edilse birer barometre gibi olaylarla çok yakından alâkadar oldukları görülüyor. Küll ve külliyi, cüz ve cüziyi kavrayan, kainatı bir kitap gibi okuyan zatların ruhları öyle hassasiyet kazanmıştır ki, bir hiss-i kable’l-vuku (önceden sezme) ile, gelişen ve patlamak üzere hazırlanan olayları, hemen hissettikleri fark edilir. 1980 şubat tatilinde, Hocaefendi beni Bozyaka Yurduna çağırmıştı. Dediği gün gittim. Yurdun Bekçi kulübesine gittim. Görevli, “Bugün hiç kimseyi içeri alamıyoruz, kimseye izin yok. Senden önce Hacı Kemal Ağabey ve Gürbüz Ağabey geldiler, geri çevirdik.” dedi. Ben de “Peki, ama belki beni çağırabilir. Şu yan odada bekleyeyim.” dedim. “Olur” dedi. Meşguliyet için zaten çantam dolu idi. Sızıntı dergisinin elden geçecek, tashih edilecek yazıları yanımdaydı, Allah’tan. Boş kalmadım. Öğle ve ikindi namazını orada kıldım. Tam akşam ezanı okunurken, çağrıldım… Gittim. Bana dedi ki: “Bugün içimde büyük bir sıkıntı vardı. Gerginlik yaşıyordum. Bir BASKIN bekliyordum. Onun için, kimsenin burada bulunmamasını istemiyordum. Ama şimdi aldığım bir habere göre mesele anlaşıldı. Meğer arkadaşlar İstanbul’a gitmişlerdi orada kaza yapmışlar. Siz bir taksi ile; İstanbul’a gidin ve onlarla ilgilenin.”
Biz de hemen yola çıktık… Meğer orada göreceğimiz şeyler ve tanıyacağım kimseler varmış…
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

ABDULLAH AYMAZ

ARİF ASALIOĞLU

KADİR GÜRCAN
ESRA BÜYÜKCOMBAK

HARUN TOKAK

CHP, TBMM'deki Grup Alanları İçin Meclis Başkanlığ...

Bakırköy Başsavcılığı, Nasuh Mahruki İçin 4,5 Yıla...

YENİ Parti'den İBB Meclisi Aritmetiği Hakkında Açı...

UBS, Ons Altın İçin Rekor Seviyeler Öngördü

Meclise gelmesi bekleniyordu: Çerçeve yasa geldi v...


