Ekip ruhu ve hüsn-ü zan

Önceki yazılarda, insanlarla uyum içinde yaşama ve birlikte yaşama ahlâkının geliştirilmesi, imtihanın varlığını kabul etme ve sorgulama ve gıybet dengesi, birbirimize karşı kalb istikametini koruma, alan belirlemesi, samimi istek ve dua konularını bir toplumda veya toplulukta birlik ve beraberliğin sağlanması açısından değerlendirmiştik. Aynı konuya devam ediyoruz…
Hazreti Bediüzzaman İhlas ve Uhuvvet gibi risalelerde ve Fethullah Gülen Hocaefendi yazılarında ve sohbetlerinde ekip ruhu, kardeşlik ruhu gibi konularda Kur’an ve Sünnet’ten çıkardıkları çok orijinal ve önemli tespitlerde bulunmaktadırlar. Bu öyle bir ruhtur ki, kardeşlerin birbirlerinde fani olmaları yani onların meziyet ve hasletleri ile gurur duymaları, acı ve kederlerini kendi acıları ve kederleri gibi hissetmeleri ve değil sadece maddi menfaatlerde, manevi hususlarda bile kardeşlerini kendi nefislerine tercih etmeleri ile şekillenmektedir:
“Takım halindeki çalışmalarda insanın bazen normal ve meşru haklarını kullanmaması gerekebilir. Bediüzzaman Hazretlerinin “Bir başkasına yaptırtmak hoşunuza gitsin” sözleri ile verdiği ölçü içinde, mesela, siz kendinizin daha başarılı olacağını zannettiğiniz durumlarda dahi başkalarını o iş için tercih edebilmelisiniz. Bu hem ekip ruhunun vazgeçilmez esaslarından biri, hem de ihlâs ve samimiyeti koruyacak önemli bir iksirdir. Bırakın, son adımı hep başkaları atsın. Ancak şu da var ki insan fıtratında işi kendisinin bitirme isteği hâkimdir. Onun için bu mesele o kadar basit ve kolaylıkla hayata geçirilebilecek bir düstur değildir.
Meselenin tekniğini çok anlamam; ama futbolda koskocaman bir ekip oyun oynar, en son bir oyuncu ayağının ucuyla dokunur ve golü atar. Herkes o golü atan oyuncuyu nazara verir, kahraman yapar. Omuzlara o alınır, manşetlere o çıkartılır. Oysaki orada bir ekip çalışması vardır. Diğer oyuncular pozisyonu hazırlamasaydı, o kişi golü atabilir miydi?
Bence meseleye böyle bakmak lâzım. Geleceğin iftirak ve ihtilafının çözülmesinde bu ruh, bu düstur büyük rol oynayacaktır. Aksine, “Herkes cennete girmeli; ama anahtarı bende olmalı”, veya “Golü mutlaka ben atmalıyım” misalleri ile açıklanabilecek ruh bizim adımıza çok tehlikeli. Bırakın anahtar başkasında olsun, bırakın golü bir başkası atsın. Ruhu öldüren bu tip tehlikeli hastalıklardan geri duralım.” (Kardeşlik ruhu)
Böyle yüce bir ufku yakalayabilmek ve İslâm aleminin kurtuluşunu gerçekleştirebilecek bu ruha ulaşabilmek, ancak insanın kendine rağmen ve kendini aşarak her türlü fedakârlığı göze almasıyla mümkün olabilecektir. İşte bunlardan bir tanesi de güzel hakikatleri başkalarına anlatma mevzuunda bile kardeşlerini tercih etmektir. Hazreti Bediüzzaman, ihlasa zarar gelmemesi ve nefsin kendine bu işlerden pay biçmemesi adına bunun önemli olduğunun altını çizmektedir:
“Hattâ, en lâtif ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü'mine bildirmek ki, en mâsumâne, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer "Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim" arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur; fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.”
Fethullah Gülen Hocaefendi de sevap hırsının tehlikelerine dikkat çekerek bu konunun önemi üzerinde ısrarla durmaktadır:
“Herkesin bir izzet duygusu, bir onur duygusu var diyorsanız, bu duyguları gelin âlem-i İslâm’ın içinde bulunduğu şu mezelletten kurtarmak için kullanalım. Zira müşterek haysiyetimiz, müşterek şerefimiz ayaklar altında. “Bu zillete ancak bu kadar katlanılır” demek gerekmez mi? Müsbet hareket yolunu seçerek, sevgi ve hoşgörü ile herkese kucağımızı açmak; kudsî mesajları başkalarına ulaştırmak; yaşatma uğrunda yaşamadan vazgeçmek; şartların gerektirdiği ölçülerde hareket etmek ve son adımı başkalarına bırakmak. Evet, “Üzerime aldığım vazifeyi illa ki ben bitireceğim” mülâhazası, şeytanî bir mülâhazadır.
Birçok fukaha, imamın arkasında birinci safta durmayı en çok sevap alma vesilesi olarak anlamış ve anlatmışlardır. Ben bu meseleyi biraz farklı anlıyorum. Orada esas maksat camiye önce girmedir. Namaz vaktinden önce camiye gelen kişi onun sevabını alır. Arkadan gelen isterse birinci safta yer almış; hatta imamın arkasında namaza durmuş önemli değil ki? Onlar birinci safta yer almış olsalar bile Allah seni birinci saf sevabından mahrum etmez ki. Çünkü sen önce geldin camiye.
Evet, sevap hırsı da kaybettirebilir. Şahsen ben pek çok insanı bu duruma müsait görüyorum. Genel bir hüküm vermek elbette haksızlık olur; ama çoklarını bu çerçevede gördüğümü söylemek zorundayım. Tekrar edeyim, ihlâs ve samimiyetle rıza-yı ilâhîyi talep edelim, bütün mülâhazalarımızı i’la-yı kelimetullaha bağlayalım, hırsla çatlayasıya, ölesiye çalışalım; fakat “İstanbul’un fâtihi sadece ben olayım, ipi ben göğüsleyeyim” demeyelim. Çünkü bunlar şeytanî mülâhazalardır.
Ekip ruhu adına söylediğim bu sözler subjektif şeyler olabilir. Siz bunları Kur’ân’ın ve sünnetin altın mikyasları ile test edin. Uygun ise muvafık hareket edin, değilse objektif kriter arayışı içine girin ve ona göre davranın.” (Kardeşlik ruhu)
Hocaefendi birlik ve beraberliğe ulaştırmada önemli bir sebep olarak kardeşlerimize hüsn-ü zan göstermeyi zikretmekte ama bu hususta ifrata (aşırılığa) kaçmanın çok tehlikeli sonuçlara yol açabileceğini de hatırlatarak dengeli hareket etmek gerektiğini ifade etmektedir:
“Başkaları hakkında hüsn-ü zan etmek, ahlâk-ı hasenenin önemli fakültelerinden biridir. Şöyle düşünmeliyiz etrafımızdaki insanlar hakkında: “Allah’a karşı kimseyi tezkiye etmiyorum; ama tavırlarına bakınca yahşi bir kula benzer. Allah’ın rahmetinden ümit ederim ki Cenâb-ı Hak onu cennetiyle sevindirir.” Evet, bizler ne cennet hâzini (Hazinedarı/Bekçisi) ne de cehennem zebânisiyiz. Onun için ne insanları cennete sevk ediyor gibi davranalım ne de cehenneme sürükler gibi.
Öte taraftan hüsn-ü zan ettiğimiz insanların kayma ihtimaline binaen onlar için duada bulunmayı da ihmal etmemeliyiz. Bin bir tecrübemle sabit ki hüsn-ü zanda ölçü ayarlanamadığı için olsa gerek hüsn-ü zan edilen kişilerin eliyle tokat yeme mukadderdir. Kendi adıma söyleyeyim, nice hüsn-ü zan beslediğim, bir mecliste şu ya da bu sebeple hüsn-ü zannımı ifade ettiğim arkadaşım var ki aradan yirmi dört saat geçmeden onun eliyle tokat yediğim vaki (gerçekleşmiş) ve variddir (gerçektir). Onun için hüsn-ü zanda dengenin korunması hüsn-ü zannın kendisi kadar önemlidir. Öyleyse dua etmeli: “Ya Rabbi! Sen varken hüküm vermek bana düşmez. Hakkında hüsn-ü zan ediyorum ben, beni yalancı çıkarma bu mevzuda.”
Evet, nazik bir mesele bu, dikkatli olmak gerekir. Bakın hadiste bir kişinin akıbeti şöyle anlatılır: “Birisi sabahtan akşama kadar sâlih amel işler, işler ve öyle bir noktaya gelir ki cennetle arasında bir adımlık mesafe kalmıştır. Ama akşam üzeri bir halt işler ve cehennemi boylar.” Veya bir başka Peygamber beyanında belirtildiği gibi insan said doğar, said yaşar; fakat şaki olarak yuvarlanır gider. Tersi de vaki, bir başkası da şaki doğmuş, şaki yaşamıştır; ama said olarak gider. Bilemeyiz biz, dolayısıyla nihaî hüküm veremeyiz, vermemeliyiz.” (Kardeşlik ruhu)
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

PROF. DR. OSMAN ŞAHİN

SAFVET SENİH

ERTUĞRUL İNCEKUL

CUMA KARAMAN













