Hicran ve ümit

Okuma Süresi 21 dkYayınlanma Pazar, Mart 1 2026
Paylaş
X Post
Hicran ve ümit

Hicran ve ümit

Takvimler, Hocaefendi ’siz ikinci Ramazan’ın burukluğunu işaret ederken
aşina bir ses Kamp’tan “İftar Vakti” programını sunuyordu.
Ekranın bir ucunda körpe bir gencin dudaklarından bir emaneti taşır gibi dökülüyordu mısralar. Sesi, sanki
Tanrı Dağları’nın vakur sessizliğini ve Ceyhun’un kederli akışını yüklenmişti;

"Yine hicran dolu günleri andım,

Yıllar gözyaşına karışıp gitmiş…

Hazan esmiş, bütün bağlar bozulmuş,

Sararmış yapraklar, çiçekler solmuş,

Yiğit ölmüş, küheylânı yorulmuş,

Koca bir ifritle savaşıp gitmiş."

Okunan sadece bir şiir değil; bir ömrün, bir kavganın ve bir adanmışlığın hüzünlü özetiydi. Üzerinde hasretin rengine bürünmüş siyah bir gömlek bulunan gencin sesindeki o masumiyet, "Işık Süvarileri"nin dünyanın en ücra köşelerinde nasıl kök saldığının; "Yiğit" gitse de "Küheylan" yorulsa da, o ruh mirasının sahipsiz kalmadığının canlı bir kanıtı gibiydi.

Gurbetin o dingin ikindileri iftara evrilirken, ekrandan süzülen o ses ve mısralar bize şunu fısıldıyordu:

Bir ses susmuş olabilir ama o ses artık bir talebenin göz nurunda küresel bir koro olarak yankılanmaya devam ediyor.”

Kutlu mekânın her köşesi, Hocaefendi’yi hatırlatan hatıralarla parlıyordu. Duvarlarda ışıklarla derinleştirilmiş tablolar, usta bir elden çıkmış motiflerle bezeli kubbeler ve o kubbelerden nurlar yağıyormuşçasına serilen krem rengi halılar... Her bir eşya, annesinin kollarından koparılmış bir çocuğun sessiz çığlığı gibi mahzundu.

Hocaefendi, kampın bahçesinde; güllerin, lalelerin arasında ve serin servilerin gölgesinde istirahat ediyordu.

Ve o krem rengi boş koltuk sanki gecenin ortasında sönmeyen bir kandil gibiydi.
Sahibi hemen gelip oturuverecekmiş gibi öylece bekliyordu.

Hasırlı odanın kapısı kadim bir dostun kollarını açması gibi ardına kadar açıktı.

Mor ve mavi karışımı füsunlu bir ışığın sızdığı odanın havasına, yüzyıllar öncesinden yankılanan o eşsiz çağrı sinmişti:

"Ne olursan ol, yine gel."

Mesaj, sessizliğin en duru lisanıyla fısıldanıyordu: Kapıyı kapatmak, sadece dışarıdakini mahrum bırakmak değil, içerideki ruhu da yalnızlığın zindanına hapsetmektir.

Kapılarınızı herkese açın.

Geçen yıl Muhammed Yeşilyurt’ un harem dairesinden anlattıkları hala hafızlarımızda;
Hocaefendi ‘siz bir Ramazan demek doğru değil. O bedeniyle olmasa da hatıralarıyla, ruhaniyetiyle hep aramızda.
Bir anı cihana değer günler yaşadık burada.
Kampın ta dış kapısından içeri girdiğiniz zaman Hocaefendi’yi hiç görmeseniz de onun nasıl bir halet-i ruhiye içinde olduğunu hissederdiniz. O hüzünlü ise kampın da tıpkı hisli bir insan gibi derin hüzün içinde olduğunu fark ederdiniz.
Hocaefendi sevinçli ise kamptaki canlı cansız bütün varlıklarda o sevinci hissederdiniz.
Hocaefendi oruçlu ise sanki kamp da oruç tutardı. Bütün odalarda sükûtun çığlıkları duyulurdu.
Ramazan’da Hocaefendi’nin dünya ile alâkası neredeyse bütünüyle kesilirdi. Dünyada olup bitenleri merak etmezdi. Bütünüyle uhrevileşirdi.
Sanki yıllardır beklediği biri çıkıp gelmişçesine bir çocuk gibi heyecanlanırdı.
Oruç tutmayan bir insan onu görünce, ‘Ya ben de oruç tutayım.’ derdi. Ramazan’ın son on beşinden sonra hicran başlar, gözleri taşkın pınarlar gibi olurdu.
Ne zorlukla oruç tuttuğunu bilen sevenleri, kutlu ay ufukta göründüğünde, günlerin kısa olduğu bir bölgeye gitsek teklifinde bulunurdu.

Böyle bir şey caiz olsa da oruca hile karıştırma sayılır gibi geliyor bana. Şu ahir ömrümde Allah’tan utanıyorum.” derdi.

Doktorların; “Efendim oruç tutmanız tehlikeli olabilir.” uyarılarına ise;

Ben asıl oruç tutmazsam ölürüm.” diye cevap verirdi.

Hemen her gece bir iki saat dinlendikten sonra, hiç aksatmadığı teheccüd namazını kılar, ümmet-i Muhammed (s.a.v) için uzun uzun dualar ederdi.

Hele Ramazan’ın son on gününün gecelerinde kirpikleri uyku nedir bilmezdi.
Sahur yemeği ile birlikte, elindeki insülin ve diğer ilaçlarla gün boyu şeker ve tansiyonunu dengede tutabilmenin derdine düşerdi.

Bazen gözlerini kapatıp kendini Anadolu’da ya bir şadırvan başında ya da saf bağlamış pırıl pırıl insanlar arasında hayal ederdi. Bulunduğu yerde Süleymaniye, Sultan Ahmet, Fatih gibi mabetler, minareler arası mahya ışıkları yoktu. Gürül gürül mabetlere koşan insanlar da...
Televizyondaki sahur programlarıyla teselli olurdu. Okunan ezan ve Kur’anları dinler, samimi konuşan insanları dinledikçe mutlu olurdu.  Dünyanın dört bir yanına yayılan Işık Süvarilerinin fedakârlıklarını gördükçe duygulanır, hayır dualar ederdi.
Hele ömürlerinin baharındaki evlatlarını yâd ellere yollayan fedakâr anne-babaları gördükçe, evlatlarının ardından bir ağıt gibi yükselen samimi sözlerini dinledikçe gözyaşlarını tutamazdı.
Sahur sonrası okunan mukabeleyi gözleri kapalı huşu içinde dinlerdi.
Öğle namazından sonra halsizlik kendisini bütünüyle hissettirmeye başladığında ayağa kalkacak derman bulamazdı. Çoğu zaman namazını en arka safta zorlukla tamamlardı.
Gün guruba kayınca artık başını taşıyacak mecali kalmazdı.
Herkes yanındaki hurma ve suyla o ise elindeki insülin iğnesiyle iftarı
beklerdi.
Oturduğu yere yaslanır, başı bir tarafa düşmüş vaziyette ezanı beklerdi.
O anda bile dudakları kıpır kıpır olurdu.

Etrafındakilerin;

Ne olur Allah’ım! Sadece Sen’in rızanı arayan ve ona ulaşmak için bunca sıkıntıyı şerbet gibi yudumlayan şu kulunun dualarını kabul eyle!” dediklerini duyar gibi olurduk.
İftar sonrası daha orucun sarsıntısı geçmeden talebelerle ders okumaya başlardı.
Teravih namazını odasında bir başına hatimle kılardı.
Oldukça uzun süren kıraatini gücü yettikçe ayakta tamamlardı.
Bazı teravihlerde dört cüz okuduğu bile olurdu.  
Bir gece odasından oldukça erken bir vakitte ruhların, mor pembe ışıklarla kuşatıldığı, ötelerden gelen esintilerle beslendiği, seccadelerin gözyaşlarıyla ıslandığı o bereketli salona çıkmıştı.
Ana yüreği kadar sıcak salonda üç beş gönül eri namaz kılıyordu.
Işıklandırılmış dünya haritasından loş mavi bir ışık yayılıyordu etrafa.
Başını kapının sövesine dayadı. Yorgun ve bitkindi. Yitiğini arıyor gibi bir hâli vardı.
“Konya’dan biri var mı?” dedi.
Doktor İbrahim Erkul Hoca’yı çağırdılar.
Doktor Bey,
“Sizin orada şu boyda, siması şöyle, kılığı kıyafeti böyle birisi var mı?”
dedi Hocaefendi.
“Böyle birini hatırlamıyorum efendim.”
Aradan birkaç gün geçmişti ki
İbrahim Erkul Hoca elinde bir dosya ile geldi.
Dosyadaki fotoğrafları bir bir Hocaefendi’ye göstererek: “Efendim aradığınız zat bunlar arasında var mı?” dedi.
Hocaefendi parmağını bir resmin üzerine koyarak; “İşte! Aradığım zat bu.” dedi.
“Efendim, gecenin o saatinde bu zatı neden sordunuz?”

Hocaefendi bir an sustu. O susuş, hatıranın kapısını aralayan bir anahtar gibiydi.

O gece bir rüya gördüm. Her devrin büyüklerinin toplandığı, sırayla söz aldığı bir yerdeydim. Sıra asrımızın büyük çilekeşi, Üstad Bediüzzaman’a gelmişti.
Ayağa kalkıp konuşmaya başladı. Ses tonundan, duruşundan çok hasta olduğu belliydi.
Ara sıra bir yere tutunma, birisine dayanma ihtiyacı hissediyordu.
Her sendeleyişinde işte bu zat yerinden bir ok gibi fırlıyor, büyük çilekeşe
destek veriyor, düşmesine mani oluyordu.
Oysa asrımızın en meşhur âlimleri, önde gelen dava erleri, iman hizmetine sahip çıkanların ilkleri de o mecliste bulunuyordu.
Ne var ki asrın sahibi hiçbirine değil de işte bu zata dayanıyor ve ondan destek alıyordu.
Bu zatın Hak katında makbul bir insan olduğu ve duasının alınması gerektiği hissi doğdu içime.
Onu makbul bir kul haline getiren bir yanının olduğunu ve bunun nazara
verilmesi gerektiğine inandım.
Göz pınarlarından taşan yaşlar, İbrahim Erkul Hoca’nın yanaklarından süzülürken;
“Efendim, o bizim
Terzi Ahmet Ağabeyimizdir.” dedi. “Kendisini yirmi senedir tanırım. Onca yıldır hep iman hizmetinde koştuğuna şahidim.  Ailesini zar zor geçindirir, fakircedir.
Toplantılarda en arkada bir yerlere oturur, sessiz, sakin durur.
Bazen yeni açılacak evlerin, yurtların, okulların konuşulduğu himmet toplantılarında salonda derin bir sessizlik olur.
Herkesin sustuğu, herkesin başını önüne eğdiği bir anda
Terzi Ağabey’in sesi yankılanır salonda;
‘Kardeşlerim! Şimdiye kadar hizmetleri biz mi yaptık sanki? Hangi okulun, hangi yurdun temeli önceden hazır edilen bir parayla atıldı. Biz temellerde harç yerine gözyaşı, dert, ızdırap ve sancı kullanmadık mı? Darda kalıp dua dua yalvardığımızda Allah’ın yardımını yanı başımızda bulmadık mı? Sen hiç merak etme, bunları da buluruz…’ diyerek bir aslan gibi kükrer ve hizmetin ortada kalmasına mâni olur.”

Doktor Bey, bu zat sadıklardan.” dedi Hocaefendi. “Yerinizde olsaydım bu zatın ziyaretine gider, duasını alırdım.”
Böyle nice Ramazan hatıraları birikirdi o kutlu mekâna.
Takvimler, Hocaefendi ’siz ikinci Ramazan’ın burukluğunu işaret ederken; ekranı açtığımda karşıma çıkan manzara, hicran ve ümidin içe içe geçtiği bir tablo gibiydi.


Orta Asya bozkırlarından körpe bir genç Hocaefendi’nin bir şiirini okuyordu.

İlk yazıldığında adı ‘Hicranlı Yıllar’ olan daha sonra ise ‘Hicran ve Ümit’ olarak değiştirilen şiirin mısraları, bir emaneti taşır gibi dökülüyordu körpe gencin duldalarından;

"Yine hicran dolu günleri andım,

Yıllar gözyaşına karışıp gitmiş…

Hazan esmiş, bütün bağlar bozulmuş,

Sararmış yapraklar, çiçekler solmuş,

Yiğit ölmüş, küheylânı yorulmuş,

Koca bir ifritle savaşıp gitmiş."