Hicran ve ümit

Hicran ve ümit
Takvimler,
Hocaefendi ’siz ikinci Ramazan’ın burukluğunu işaret
ederken
aşina bir ses Kamp’tan “İftar Vakti” programını
sunuyordu.
Ekranın bir ucunda körpe bir gencin dudaklarından
bir emaneti taşır gibi dökülüyordu mısralar. Sesi, sanki Tanrı
Dağları’nın
vakur sessizliğini ve Ceyhun’un
kederli akışını yüklenmişti;
"Yine hicran dolu günleri andım,
Yıllar gözyaşına karışıp gitmiş…
Hazan esmiş, bütün bağlar bozulmuş,
Sararmış yapraklar, çiçekler solmuş,
Yiğit ölmüş, küheylânı yorulmuş,
Koca bir ifritle savaşıp gitmiş."
Okunan sadece bir şiir değil; bir ömrün, bir kavganın ve bir adanmışlığın hüzünlü özetiydi. Üzerinde hasretin rengine bürünmüş siyah bir gömlek bulunan gencin sesindeki o masumiyet, "Işık Süvarileri"nin dünyanın en ücra köşelerinde nasıl kök saldığının; "Yiğit" gitse de "Küheylan" yorulsa da, o ruh mirasının sahipsiz kalmadığının canlı bir kanıtı gibiydi.
Gurbetin o dingin ikindileri iftara evrilirken, ekrandan süzülen o ses ve mısralar bize şunu fısıldıyordu:
“Bir ses susmuş olabilir ama o ses artık bir talebenin göz nurunda küresel bir koro olarak yankılanmaya devam ediyor.”
Kutlu mekânın her köşesi, Hocaefendi’yi hatırlatan hatıralarla parlıyordu. Duvarlarda ışıklarla derinleştirilmiş tablolar, usta bir elden çıkmış motiflerle bezeli kubbeler ve o kubbelerden nurlar yağıyormuşçasına serilen krem rengi halılar... Her bir eşya, annesinin kollarından koparılmış bir çocuğun sessiz çığlığı gibi mahzundu.
Hocaefendi, kampın bahçesinde; güllerin, lalelerin arasında ve serin servilerin gölgesinde istirahat ediyordu.
Ve
o krem rengi boş koltuk sanki
gecenin ortasında sönmeyen bir kandil gibiydi.
Sahibi hemen
gelip oturuverecekmiş gibi öylece bekliyordu.
Hasırlı odanın kapısı kadim bir dostun kollarını açması gibi ardına kadar açıktı.
Mor ve mavi karışımı füsunlu bir ışığın sızdığı odanın havasına, yüzyıllar öncesinden yankılanan o eşsiz çağrı sinmişti:
"Ne olursan ol, yine gel."
Mesaj, sessizliğin en duru lisanıyla fısıldanıyordu: Kapıyı kapatmak, sadece dışarıdakini mahrum bırakmak değil, içerideki ruhu da yalnızlığın zindanına hapsetmektir.
Kapılarınızı herkese açın.
Geçen
yıl Muhammed
Yeşilyurt’ un
harem dairesinden anlattıkları hala hafızlarımızda;
“Hocaefendi
‘siz bir Ramazan demek doğru değil. O bedeniyle olmasa da
hatıralarıyla, ruhaniyetiyle hep aramızda.
Bir anı cihana
değer günler yaşadık burada.
Kampın ta dış kapısından
içeri girdiğiniz zaman Hocaefendi’yi hiç görmeseniz de onun
nasıl bir halet-i ruhiye içinde olduğunu hissederdiniz. O hüzünlü
ise kampın da tıpkı hisli bir insan gibi derin hüzün içinde
olduğunu fark ederdiniz.
Hocaefendi sevinçli ise kamptaki
canlı cansız bütün varlıklarda o sevinci
hissederdiniz.
Hocaefendi oruçlu ise sanki kamp da oruç
tutardı. Bütün odalarda sükûtun çığlıkları
duyulurdu.
Ramazan’da Hocaefendi’nin dünya ile alâkası
neredeyse bütünüyle kesilirdi. Dünyada olup bitenleri merak
etmezdi. Bütünüyle uhrevileşirdi.
Sanki yıllardır
beklediği biri çıkıp gelmişçesine bir çocuk gibi
heyecanlanırdı.
Oruç tutmayan bir insan onu görünce, ‘Ya
ben de oruç tutayım.’ derdi. Ramazan’ın son on beşinden
sonra hicran başlar, gözleri taşkın pınarlar gibi olurdu.
Ne
zorlukla oruç tuttuğunu bilen sevenleri, kutlu ay ufukta
göründüğünde, günlerin kısa olduğu bir bölgeye gitsek
teklifinde bulunurdu.
“Böyle bir şey caiz olsa da oruca hile karıştırma sayılır gibi geliyor bana. Şu ahir ömrümde Allah’tan utanıyorum.” derdi.
Doktorların; “Efendim oruç tutmanız tehlikeli olabilir.” uyarılarına ise;
“Ben asıl oruç tutmazsam ölürüm.” diye cevap verirdi.
Hemen her gece bir iki saat dinlendikten sonra, hiç aksatmadığı teheccüd namazını kılar, ümmet-i Muhammed (s.a.v) için uzun uzun dualar ederdi.
Hele
Ramazan’ın son on gününün gecelerinde kirpikleri uyku nedir
bilmezdi.
Sahur yemeği ile birlikte, elindeki insülin ve diğer
ilaçlarla gün boyu şeker ve tansiyonunu dengede tutabilmenin
derdine düşerdi.
Bazen
gözlerini kapatıp kendini Anadolu’da ya bir şadırvan başında
ya da saf bağlamış pırıl pırıl insanlar arasında hayal
ederdi. Bulunduğu yerde Süleymaniye,
Sultan
Ahmet, Fatih
gibi mabetler, minareler arası mahya ışıkları yoktu. Gürül
gürül mabetlere koşan insanlar da...
Televizyondaki sahur
programlarıyla teselli olurdu. Okunan ezan ve Kur’anları dinler,
samimi konuşan insanları dinledikçe mutlu olurdu. Dünyanın
dört bir yanına yayılan Işık Süvarilerinin fedakârlıklarını
gördükçe duygulanır, hayır dualar ederdi.
Hele ömürlerinin
baharındaki evlatlarını yâd ellere yollayan fedakâr
anne-babaları gördükçe, evlatlarının ardından bir ağıt gibi
yükselen samimi sözlerini dinledikçe gözyaşlarını
tutamazdı.
Sahur sonrası okunan mukabeleyi gözleri kapalı
huşu içinde dinlerdi.
Öğle namazından sonra halsizlik
kendisini bütünüyle hissettirmeye başladığında ayağa kalkacak
derman bulamazdı. Çoğu zaman namazını en arka safta zorlukla
tamamlardı.
Gün guruba kayınca artık başını taşıyacak
mecali kalmazdı.
Herkes yanındaki hurma ve suyla o ise
elindeki insülin iğnesiyle iftarı
beklerdi.
Oturduğu
yere yaslanır, başı bir tarafa düşmüş vaziyette ezanı
beklerdi.
O anda bile dudakları kıpır kıpır olurdu.
Etrafındakilerin;
“Ne
olur Allah’ım! Sadece Sen’in rızanı arayan ve ona ulaşmak
için bunca sıkıntıyı şerbet gibi yudumlayan şu kulunun
dualarını kabul eyle!” dediklerini duyar gibi olurduk.
İftar
sonrası daha orucun sarsıntısı geçmeden talebelerle ders okumaya
başlardı.
Teravih namazını odasında bir başına hatimle
kılardı.
Oldukça uzun süren kıraatini gücü yettikçe
ayakta tamamlardı.
Bazı teravihlerde dört cüz okuduğu bile
olurdu.
Bir gece odasından oldukça erken bir vakitte
ruhların, mor pembe ışıklarla kuşatıldığı, ötelerden gelen
esintilerle beslendiği, seccadelerin gözyaşlarıyla ıslandığı
o bereketli salona çıkmıştı.
Ana yüreği kadar sıcak
salonda üç beş gönül eri namaz kılıyordu.
Işıklandırılmış
dünya haritasından loş mavi bir ışık yayılıyordu
etrafa.
Başını kapının sövesine dayadı. Yorgun ve
bitkindi. Yitiğini arıyor gibi bir hâli vardı.
“Konya’dan
biri var mı?” dedi.
Doktor
İbrahim Erkul Hoca’yı
çağırdılar.
Doktor Bey,
“Sizin orada şu boyda,
siması şöyle, kılığı kıyafeti böyle birisi var mı?”
dedi
Hocaefendi.
“Böyle birini hatırlamıyorum efendim.”
Aradan
birkaç gün geçmişti ki İbrahim
Erkul Hoca
elinde bir dosya ile geldi.
Dosyadaki fotoğrafları bir bir
Hocaefendi’ye göstererek: “Efendim aradığınız zat bunlar
arasında var mı?” dedi.
Hocaefendi
parmağını
bir resmin üzerine koyarak; “İşte! Aradığım zat bu.”
dedi.
“Efendim, gecenin o saatinde bu zatı neden sordunuz?”
Hocaefendi bir an sustu. O susuş, hatıranın kapısını aralayan bir anahtar gibiydi.
“O
gece bir rüya gördüm. Her devrin büyüklerinin toplandığı,
sırayla söz aldığı bir yerdeydim. Sıra asrımızın büyük
çilekeşi, Üstad
Bediüzzaman’a
gelmişti.
Ayağa kalkıp konuşmaya başladı. Ses tonundan,
duruşundan çok hasta olduğu belliydi.
Ara sıra bir yere
tutunma, birisine dayanma ihtiyacı hissediyordu.
Her
sendeleyişinde işte bu zat yerinden bir ok gibi fırlıyor, büyük
çilekeşe
destek veriyor, düşmesine mani oluyordu.
Oysa
asrımızın en meşhur âlimleri, önde gelen dava erleri, iman
hizmetine sahip çıkanların ilkleri de o mecliste bulunuyordu.
Ne
var ki asrın sahibi hiçbirine değil de işte bu zata dayanıyor ve
ondan destek alıyordu.
Bu zatın Hak katında makbul bir insan
olduğu ve duasının alınması gerektiği hissi doğdu içime.
Onu
makbul bir kul haline getiren bir yanının olduğunu ve bunun
nazara
verilmesi gerektiğine inandım.
Göz pınarlarından
taşan yaşlar, İbrahim Erkul Hoca’nın yanaklarından
süzülürken;
“Efendim, o bizim Terzi
Ahmet Ağabeyimizdir.”
dedi. “Kendisini yirmi senedir tanırım. Onca yıldır hep iman
hizmetinde koştuğuna şahidim. Ailesini zar zor geçindirir,
fakircedir.
Toplantılarda en arkada bir yerlere oturur, sessiz,
sakin durur.
Bazen yeni açılacak evlerin, yurtların,
okulların konuşulduğu himmet toplantılarında salonda derin bir
sessizlik olur.
Herkesin sustuğu, herkesin başını önüne
eğdiği bir anda Terzi
Ağabey’in
sesi yankılanır salonda;
‘Kardeşlerim! Şimdiye kadar
hizmetleri biz mi yaptık sanki? Hangi okulun, hangi yurdun temeli
önceden hazır edilen bir parayla atıldı. Biz temellerde harç
yerine gözyaşı, dert, ızdırap ve sancı kullanmadık mı? Darda
kalıp dua dua yalvardığımızda Allah’ın yardımını yanı
başımızda bulmadık mı? Sen hiç merak etme, bunları da
buluruz…’ diyerek bir aslan gibi kükrer ve hizmetin ortada
kalmasına mâni olur.”
“Doktor
Bey, bu zat sadıklardan.” dedi Hocaefendi. “Yerinizde olsaydım
bu zatın ziyaretine gider, duasını alırdım.”
Böyle nice
Ramazan hatıraları birikirdi o kutlu mekâna.
Takvimler,
Hocaefendi
’siz
ikinci Ramazan’ın burukluğunu işaret ederken; ekranı açtığımda
karşıma çıkan manzara, hicran ve ümidin içe içe geçtiği bir
tablo gibiydi.
Orta Asya bozkırlarından körpe bir genç Hocaefendi’nin bir şiirini okuyordu.
İlk yazıldığında adı ‘Hicranlı Yıllar’ olan daha sonra ise ‘Hicran ve Ümit’ olarak değiştirilen şiirin mısraları, bir emaneti taşır gibi dökülüyordu körpe gencin duldalarından;
"Yine hicran dolu günleri andım,
Yıllar gözyaşına karışıp gitmiş…
Hazan esmiş, bütün bağlar bozulmuş,
Sararmış yapraklar, çiçekler solmuş,
Yiğit ölmüş, küheylânı yorulmuş,
Koca bir ifritle savaşıp gitmiş."
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

HARUN TOKAK
ESRA BÜYÜKCOMBAK

ŞERİF ALİ TEKALAN
DR. ERGÜN ÇAPAN












