Hicret düşüncesi

Hayat, iman, nefisle uğraşma mânasına cihad ve “mukaddes göç” dediğimiz HİCRET ile güzelleşir. İslâm tarihinde, Efendimizin doğumu, nübüvvetin gelişi ve Mekke’nin fethi gibi çok mühim olaylar olduğu halde TARİH BAŞLANGICI olarak HİCRET esas alınmıştır.
Hizmetin geldiği bu noktada Hicreti tekrar ele almamız gerekir. Evet aslında Hicret meseleleri yepyeni ülkelerde yepyeni muhataplara gönüllerimizi boşaltmak anlatmak üzere, HİZMET ERLERİ İÇİN yollara düşmek demektir. Büyüğümüz diyor ki: “Bir yere hicret eden, kendini kurtarır. İki yere hicret eden akrabalarını kurtarır. Üç yere hicret eden ise, istediğini kurtarır.”
Ama boyanan kimse, aynı zamanda da boyanır. Eğer çamurdan birisini kurtarmaya çalışıyorsanız üzerinize biraz da olsa çamur bulaşır.
Çocuklarımız eğer özümüze ve kökümüze bağlı olarak çok iyi yetiştirilip, yaşadıkları ülkelerin kültürleriyle entegre edilmezlerse, asimile olurlar. Bilhassa Batı kültürünün potası eritici ve yok edici bir güce sahip olduğu için dirençli yetiştiremezsek neslimize yazık etmiş oluruz, hem de başkalarına faydalı olamayız. O mozaiklerde kendi rengimizle çiçek açmazsak, ne işe yararız?
Ümit Yaşar Oğuzcan
İzmir İmam-Hatip Okulunda öğrenci iken, edebiyat öğretmenimiz Nafize Hanım, Ümit Yaşar Oğuzcan’ı okula davet etmişti. Kitaplarını imzaladı. İhsan Emci Ağabey imzanın yanında bir de Necip Fazıl Kısakürek’e ithaf ettiği şiirini de boş sayfaya yazdırdı… Tıp Fakültesinde okuyan dayım da onun hayranlarındandır. Şöyle bir şiirini hatırlıyorum:
“Biraz kül biraz duman
O, benim işte
Ferhat gibi yanan
O, benim işte
Ben, ben değilim
Beni sevdiğin zaman
O, benim işte…”
Denilir ki, “Külü kim yakabilir? Çünkü zaten yanıp kül olmuş, yakılacak yeri kalmamıştır.” Halbuki küllerinden doğanlar var. Ayrıca 15 Temmuz’dan iki üç sene önce merhum bir Strateji uzmanı, Hizmet’e yapılacak su-i kastı haber vermiş; Hizmet’in bütün okullarının kapatılıp el konulacağını, şahısların mallarına el konulacağını, Hizmetle ilgili olan herkesin hapse atılacağını, hatta kadınların da kelepçelenip hapse sokulacağını söylemişti. Sonra bir arkadaşımıza da şöyle demiş: “Hizmet yakılıp külleri savrulsa bile Hocaefendinin o küllerden kazak örer gibi Hizmet’i yeniden nakış nakış öreceğine de inanıyorum.”
Bu Dinin Günahkârı Bile
Afrika kökenli Betûl Hanım Müslüman olmadan önce, açık-saçık ve içki kullanan bir Türk kızına, Hz. İsa’nın hâşâ oğul olduğunu anlatmaya kalkışmış, o da ona “Allah’tan başka ilah olmaz. Allah’ın kudreti her şeye yeter. O hiçbir şeye benzemez. Hiçbir şeye muhtaç değildir.” demiş. Bunları o kadar ciddi ve inanarak söylemişti ki, Betûl Hanıma bu sözler çok tesir etmişti… Kendi kendine dedi ki: “Bu dinin günahkârı bile böyle… Ben böyle bir inancı papazlarda dahi göremedim. Bu, ne güçlü imandır?!.” Bu, gerçek karşısında: “Bu dinin hak din olması lazım.” der ve araştırmaya başlar ve İslamiyet'e ulaşır… Sonra da “Acaba o Türk kızı ne oldu diye merak eder. Bir gün onunla karşılaşır. Bakar ki, namazında, niyazında, dindar bir Müslüman…
Teksas’ta bir esnafı ziyaret etmiştik, şunları anlattı: “Ben buraya ilk geldiğim zaman bana her şey yabancı ve yabanî geldi. Kuşları ve ağaçları bile bana çok farklı görünüyordu. Türkiye’de ise nereye baksam, nereye gitsem, yazılar, konuşmalar hep dost… Bana yabancı hiçbir şey yoktu. Ama burası çok yabancıydı. Artık, “Ben buraya niye geldim? Ne işim var?” demeye başladım. Sonra bir de baktım, Çinliler, Koreliler, Hintliler buralara yerleşmişler. Ticaretlerini işlerini geliştirmişler. Çocuklarını yetiştirmişler… Evlilikler yapmışlar, yerelleşmişler… Artık buralı olmuşlar ve buraların nimetlerinden istifade ediyorlar. “Biz niye yerelleşmeyelim” diye düşünmeye başladım. Sonra hata ettiğimi anladım ve onlar gibi olmaya karar verdim…
Demek Bu İş Bize Kalmış
Kayserili Ali Oruç Hoca, İslamiyet'i öğreten mânevî kaynaklara kibrit suyu dökülüp, ocaklar söndürüldükten sonraki perişaniyeti şöyle anlatmıştı: “Biz çocuktuk, hâfız olmak istiyorduk. Ama bizi okutacak bir hoca bulamadık. Esnaflık yapan birisine gitmemizi söylediler. Arkadaşım Hafız Durdu ile beraber gidip bizi yetiştirmesini söyledik. Şöyle derin derin baktıktan sonra gözleri yaş dökmeye başladı ve bize “Demek ki, iş bize kadar düşmüş…. Peki öyleyse” dedi. Böylece başladık ve hafız olduk, ama hiç ilmihal dersi falan alamadık. Öyle de bir cehalet vardı ki, bir gün Hz. Ali acaba Peygamber mi diye sonra da “O, Peygamber olmayacak da kim olacak?” diye düşündük. Siz düşünün artık ne kadar düşmüş ne kadar perişan olmuşuz.”
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

SAFVET SENİH

ERTUĞRUL İNCEKUL

ABDULLAH AYMAZ

ARİF ASALIOĞLU







