Hizmeti Vatan Belleyenler

Okuma Süresi 19 dkYayınlanma Pazar, Mayıs 31 2026
Paylaş
X Post
Hizmeti Vatan Belleyenler

Hizmeti Vatan Belleyenler

“Sen buraya ait değilsin!”

Kutupların kalbinde, bir mülteci kampının gri duvarları arasında Fatma Zehra her sabah bu sesi duyuyordu sanki. Duvarlardan, battaniyelerden, market raflarından yükselen sessiz bir dışlanış…


Üç yıla yakındır bu soğuk sessizliğin içindeydi. 

Sevdiği insanları, eşini, çocuklarını, anne ve babasını geride bırakarak gelmişti buralara.

Meramını öyle güzel, öyle dokunaklı ifade ediyordu ki içindeki o gizli bahçenin kokusu kelimelerine sızıyordu.

“Mülteci kampındaki o ilk sabah,” dedi. “Her şey bana birer düşman gibi bakmıştı. Odanın içindeki yabancı eşyalar, üzerimi örten battaniye, soğuk duvarlar... Hepsi bir ağızdan aynı şeyi haykırıyordu: Sen buraya ait değilsin!

Yalnızdım. 

Üzerine basmaya korktuğum kaldırımlar ve hatta bir şeyler almak için gittiğim o market... Her ses, her yüz, konuşulan o anlaşılmaz dil, her şey ama her şey bana yabancıydı.

Dilini bilmediğim, kimseyi tanımadığım bir ülke, nasıl benim vatanım olabilirdi?

Vatan; uğruna can verdiğimiz, anne sütü gibi dilini emdiğimiz, doğduğumuz, büyüdüğümüz yerdi. 

Nefes almakta zorlanıyordum.

‘Benim burada ne işim var!’ hissi yakamı bırakmıyordu.

Kaç defa iltica ofisine dilekçe verdim.

‘Yavrularım burnumda tütüyor. Onlar da orada annesiz perişan durumdalar. Ne olur, bana yardımcı olun!’

‘Bunlar senin dosyanı öne almamıza mazeret değil.’ dediler.

İnsan haklarına bu kadar saygılı bir ülkede bu sözleri duymak çok ağırıma gidiyordu.

Kendi ülkemde aldığım yaralara tuz basıyordu.

 Eski güzel günler aklımdan gitmiyordu.

Oysa cennet ülkemde ne kadar sevmiştim yaptığım işi. 

Sevda hâline gelmişti başkaları için yaşamak.

Ortaokulda okurken Elif adında bir abla, derslerime yardımcı olma bahanesiyle öğrenci evine davet etmişti.

Üniversiteli ablaların kaldığı o eve gittiğimde ‘Ben buraya aidim.’ demiştim.

‘Nefes aldığım yer, olmam gereken yer burası.’

Her şey bana hitap ediyordu. Yaşamak istediğim yer orasıydı.

Sürekli o melek gibi ablalarla beraber olmaya başladım. 

Çok güzel günlerdi.

Üniversiteyi kazanınca Karadeniz’in şirin şehrindeki otogarda bir abla karşıladı beni.

Beni bir yurda yerleştirecekti.

‘Ben evde kalmak istiyorum.’ dedim.

‘Ev senin için zor olur.’

‘Ben her türlü işi yapabilirim.’

‘Bu kadar hızlı gitme, yorulursun.’

‘Yorulmam.’

Üniversiteye kayıt yaptırdım.

Okulların açılmasına bir ay vardı.

Ablalarla evleri taşıdık, yeni tutulan evleri döşedik. 

Üniversite bitince de o şirin şehirde kaldım. Bir kolejde çalışmaya başladım.

O şehirde evlendim. 

Mutlu bir hayatımız vardı.

Oğlumuzla yeni mutluluklara kanatlandık.

15 Temmuz’dan sonra her şey alt üst oldu.

2016 sonbaharında şehirde büyük bir operasyon oldu. İçinde benim de olduğum yetmişe yakın kişi aldılar.

Oğlum 18 aylıktı.

21 gün nezarette kaldım. Çocuğuma süt verdiğim için olsa gerek, hâkim bana tutuksuz yargılama verdi.

Sonraki günler; korkular, stresler, yeniden alınır mıyım gibi endişelerle geçti.

Ve bir gün korktuğum başıma geldi. Polisler evimizi yeniden bastı.

Bu defa da eşimi de aldılar. 

Eşim içerde iken, iki ay sonra ikinci oğlumuz dünyaya geldi.

Bir müddet ailemin yanında kaldım ama yapamadım.

En yakınlarım bile içimdeki yangınları göremiyordu. 

Tekrar eşimin tutuklu olduğu şehre döndüm.

İki çocuğumla mağdurlar için koşturmaya başladım.

Korkmuyordum. ‘Bana bir şey yapmazlar. Nasıl olsa iki çocuğum var,’ diyordum.

2022’de, bir mart sabahı yine operasyon oldu. Yardım yaptığım arkadaşlarımın çoğu alındı. 

Eşime ‘Ben bu ülkeden gitmek istiyorum.’ dedim. ‘Sonuna geldik. Bugün yarın beni de alırlar.’

Eşim demir parmaklıkların arkasında boynunu büktü.

‘Hemen git buralardan.’ dedi. ‘Seni de alırlarsa çocuklarımız çok perişan olurlar.’

Evi toparladım.  

Bir mayıs sabahıydı.

Kapı çalındı.

Gelenler polisti.

Eşyaları açtılar. Didik didik aradılar. Benimle dalga geçmeye başladılar.  

‘Oooo, Abla! Nereye kaçıyorsun, falan…’

Çocuklar stres oldu. 

Evin her yerini saatlerce aradılar.

O süreç çok zordu.

İkinci kez alınmak, çocukların ‘Anne gitme!’ sözleri…

Polisler kopardılar beni çocuklarımdan. 

O an yüreğim parçalandı.

Çok ağladım.

Dört gün nezarette kaldım. Bu defa daha sıkıydı.

Hücrede tek başımaydım. Görevliler daha sertti. 

Günlerce sorgulandım.

Avukat vermediler.

Bir arkadaş salça satarak geçiniyordu.

‘Salça istiyor musun? Yarın o tarafa geleceğim.’ diye yazmıştı bana.

Bunu o kadar büyüttüler ki; salça ne sipariş ne, kimlere gidecekti…

‘Yahu, gerçekten salça! Arkadaş bununla rızkını çıkarıyor. Kocası hapiste.’ dedim.

İnandıramadım.

Yemin ettim.

‘Sizin gibilerin yeminine inanılmaz,’ dediler.

Ağladım.

‘Boşuna ağlama.’ dediler. ‘Yaparken düşünecektin.’

‘Yahu, yaptığım bir şey yok,’ dedim.

Aklımı yitirme noktasına geldim.

‘Ne istiyorsanız yazın, ben imzalayayım,’ dedim.

‘Yok, biz senin konuşmanı istiyoruz.’

‘Benim başka konuşacak bir şeyim yok.’

‘Biraz daha düşün.’

‘Başka söyleyeceğim hiçbir şey yok.’

O dört gün çok zordu. Geceleri uyuyamadım.

Neyse ki yine serbest bıraktılar.

Eşimin hapisten çıkmasını bekledim.

Beş yıl sonra, bir kış günü eşim Ahmet hapisten çıktı.

Ailemin yanında kalmaya başladık. Başka gidecek yerimiz yoktu.

Dosyam Yargıtay’da onanma aşamasına geldiğinde, ‘Çıkalım artık.’ dedik. 

‘Bu ülke bizim gibiler için yaşanır olmaktan çoktan çıktı.’

Bir daha gelirlerse ne bizim ne de çocukların psikolojisi kaldıramaz diye düşündük.

Ufak tefek birikimimize polis el koymuştu.

Çıkmak için hiç kimseden borç bulamadık. 

Çok zordu.

Ya cezaevine girecektik ya da çıkacaktık.

Çok fazla korku vardı. 

Sadece bana yetecek kadar borç para bulabildik. 

Eşim ‘Sen çık, biz çocuklarla arkadan geliriz.’ dedi.

Eşim yatarını tamamlayıp çıktığı için durumu benden daha iyi sayılırdı. Yurt dışı yasağı da yoktu.

Atina’da buluşuruz diye düşündük.

Meriç’e doğru tek başıma yolculuk başladı.

Çocuklarımdan, eşimden, anne babamdan bir kez daha ayrıldım.

Meriç’ten geçmek hiç de kolay olmadı.

Atina’da çok bekledim eşimi ve çocuklarımı. 

Her defasında bir sürü aksilik çıktı ve bir türlü vuslat olmadı. 

Sıla kokan rüzgârlar, her defasında hasret vurdu yüzüme.

Eşim, ‘Sen aile birleşimini kolay veren bir ülkeye git.’ dedi.

Ben de İskandivya’nın bu soğuk ülkesine geldim.

 

Dedim ya, mülteci kampında ilk sabah uyandığımda her şey yabancıydı bana.

Odanın içindeki eşyalar, duvarlar düşman gibi bakıyordu.

Yalnızdım, yapayalnız…

Her bir eşya, her bir nesne, ‘Sen buraya ait değilsin!’ diye haykırıyordu.

Kuzeyin bu soğuk ülkesinde her şey bana yabancıydı.

Sokaklar, kaldırımlar, bir şeyler almak için gittiğim market... 

Markette çalışanlar, konuşulan dil…

Bir gün markette raflar arasında dolaşırken gözüm bir yazıya ilişti: Turkish Yoğurt

Donup kaldım.

Bir yoğurt kutusunun üzerinde memleketimi gördüm.

Bir market rafında çocukluğum vardı. Annemin mutfağı vardı. Bayram sabahları vardı. Türkçe vardı.

Gurbette insan bazen bir kelimeye sığınırmış.

Bir gün, uzak şehirdeki Melek Abla ziyaretime geldi.

Aldı beni, kendi yaşadığı şehre götürdü. 

‘Biraz açılırsın.’ dedi.

Bir sabah kızlar dershanesine kahvaltıya gittik.

Kızların her biri tatlı bir gülümsemeyle ‘Hoş geldiniz!’ dedi.

Sarıldılar bana. 

Ağlamaya başladım.

Yıllardır içimde biriken yalnızlık sanki omuzlarımdan dökülüyordu. İnsan bazen aynı dili konuştuğu için değil, aynı yarayı taşıdığı için kendini evinde hissediyormuş.

O eski güzel günleri hatırladım. 

Evin bir duvarında muhteşem bir İstanbul Boğazı tablosu vardı.

Bir diğer duvarda da seccadesini sulara sermiş, ay ışığında namaz kılan bir derviş gibi Ortaköy Camii...

Orta okulda okurken Elif Abla’nın götürdüğü o dershane geldi hatırıma. 

Yıllar önce o evdeki üniversiteli ablaları görünce ‘Bunlar insan olamaz. Olsa olsa gökten inmiş melekler olabilir.’ diye düşünmüştüm.

Yıllar sonra gurbette aynı duyguları yeniden yaşadım. 

‘Nefes aldığım yer, olmam gereken yer burası.’ dedim.

Aidiyet duygusunu hissettim.  

Her şey bana hitap ediyordu.

Melek Abla beni kurban himmetiyle ilgili bir programa götürdü. 

Programın yapıldığı gurbetteki kültür merkezi ana baba günüydü.

Gurbet kadınlarının her biri bir başka ülkeden gelmişlerdi. 

Nice yolları, nehirleri, denizleri, korku tünellerini geçerek; nice dağları aşarak ulaşmışlar bu topraklara. 

Kimi Meriçlerden, kimi Asya bozkırlarından, kimi Afrika çöllerinden gelmişti.

Dağdan dağa gelinlik taşıyan bulutlar gibi ülkeden ülkeye sevgi taşımış gurbet gelinleriydi onlar. 

Ellerinde dünyalarını sığdırdıkları birer bavul, arkalarına ayrılığın acılarını sırtlanıp, kucaklarındaki yavruları ile ülke ülke dolaşmışlardı. 

Hangi bengisu pınarlarından içtikleri ölümsüzlük iksiriyle kendilerinden geçmişlerdi? 

Neden doğup büyüdükleri toprakları, bakıma muhtaç anne ve babalarını yaşlı gözlerle bırakmışlardı geride? 

Neden yaralı kuşlar gibi gurbetten gurbete uçuyorlardı?

Şimdi de ‘Aman, ülkemizdeki hiçbir mağdur arkadaşımız kurbansız kalmasın.’ diye çırpınıyorlardı.

Bu nasıl bir sevda ateşiydi, nasıl tutuşmuştu? 

Yüreklerindeki onca yaraya rağmen yüzleri yine de gülüyordu bu insanların. 

Omuzlarındaki yükün ağırlığına aldırmadan birbirlerine gülümsüyorlardı. 

O gün şunu anladım.

Yüce idealleri için gurbette olduklarını bilmek; ülkelerinin, sevdiklerinin, geçmişlerinin hasretiyle yanarken her derde yetişme, yarınlar için tertemiz nesiller yetiştirme ümidi güçlü kılıyordu onları.

Çünkü onlar Hizmet’i vatan bellemişlerdi. 

Ruhum yalnızlıktan kurtuldu.

‘Fatma Zehra, sen yalnız, sen gurbette değilsin.’ dedim.

O gün anladım.

İnsan bazen doğduğu toprağı kaybeder ama inandığı hakikati kaybetmezmiş.

Çünkü bazı insanlar için vatan, üzerinde doğduğu toprak değil, uğruna yaşadığı mânâymış.

Ve bizim vatanımız Hizmet’ti. Hizmet bizim vatanımızdı.