İnsan Öncelikli İşletmeler ve Sosyal Adalet İlkeleri

Günümüz kapitalizmi içinde acımasız bir rekabet yaşanıyor. Küçük işletmelerin ayakta kalması her geçen gün daha zor hâle geliyor. “Ölmeyecek kadar kazan sana yeter” anlayışı adeta küçük işletmeler için geçerli olurken, büyük işletmeler ve holdingler her geçen gün daha da büyüyor ve zenginleşiyor. Buna karşılık küçük işletmeler yok olmaya mahkûm hâle geliyor.
Dar gelirli ailelerin hayatta kalma mücadeleleri giderek zorlaşıyor. Artık birçok konuda kısıntı yapabilecekleri bir gider kalmadı. Minimum yaşam şartlarında hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Orta gelirli aileler bile fakirleşme riskiyle karşı karşıya. Buna karşın oligark kesimler ölçüsüz biçimde zenginleşmeye ve israfa devam ediyor. Üzücü olan ise, haram kazancın yanlış olduğunu savunan bazı insanların bile bu kazanç yollarını zaman zaman meşru görmeye başlamasıdır.
Ekonomisi güçlü Avrupa ülkelerinde bile Ukrayna savaşı, Covid süreci ve Orta Doğu’daki çatışmalar derken görülmemiş enflasyonlar yaşandı, “olmaz” denilen zamlar sıradan hâle geldi.
İşte böylesi bir dünyada şu sorular önem kazanıyor:
İslam bu tabloya ne sunabilir? Sosyal adaleti sağlama adına neler yapılabilir? Merkezine insanı koyan İslam, materyalist ve maddeci bakış açısına karşı ne söyleyebilir? Bu sorulara bir pencere açacak önemli bir konuya dikkat çekmek istiyorum.
Bangladeşli ekonomist Muhammed Yunus’un ortaya koyduğu model, bu noktada dikkat çekici bir örnektir. Yunus, yoksul insanlara — özellikle kadınlara — küçük miktarlarda kredi vererek kendi işlerini kurmalarını sağlamış ve bu sayede yoksullukla mücadeleye önemli katkılarda bulunmuştur. Grameen Bank aracılığıyla geliştirdiği mikrokredi sistemi nedeniyle 2006 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmüştür.
Muhammed Yunus’un geliştirdiği sosyal işletme (social business) anlayışı, sosyal sorunları çözmek amacıyla kurulan ve elde edilen kârı tekrar topluma yatıran işletmeleri ifade eder. Yunus, sosyal işletmeler için yedi temel ilke belirlemiştir:
İşletmenin amacı bir sosyal sorunu çözmek olmalıdır.
Finansal olarak sürdürülebilir olmalıdır.
Yatırımcılar yalnızca yatırdıkları sermayeyi geri almalıdır.
Elde edilen kâr işletmeye ve topluma geri yatırılmalıdır.
Çevreye duyarlı olunmalıdır.
Çalışanlara iyi ücret ve uygun çalışma koşulları sağlanmalıdır.
Yapılan iş keyifle ve anlam duygusuyla yürütülmelidir.
2011 yılında ABD’de ortaya çıkan Occupy Wall Street hareketi de sosyal adaletsizliğe karşı yükselen bir toplumsal tepki olarak dikkat çekmiştir. Henry David Thoreau’nun köleliğe karşı kullandığı “sivil itaatsizlik” kavramının izlerini taşıyan bu hareket, Wall Street yakınındaki Zuccotti Park’ta başlamıştır.
Küresel finans krizinin ardından ortaya çıkan bu hareketin sloganı “Biz yüzde 99’uz” olmuştur. Bu slogan, toplumun yüzde 1’inin çok zengin olduğu, geri kalan yüzde 99’un ise ekonomik zorluklarla mücadele ettiği gerçeğini vurgulamıştır. İşsizliğin artması, insanların evlerini kaybetmesi ve bankaların kurtarılmasına rağmen halkın zor durumda kalması bu hareketin temel eleştiri noktalarını oluşturmuştur.
Sosyal adalet ve sosyal girişimcilik alanında yapılan akademik çalışmalar da bu tartışmaları derinleştirmektedir. Heon Kim’in yazarlığını yaptığı A Just World: Multi-disciplinary Perspectives on Social Justice adlı kitapta, TL Hill ve Jon Pahl’in yazdığı bölüm oldukça dikkat çekicidir.
Bu çalışmaya göre, günümüzde birçok insan için en önemli unsur iyi bir iş bulmak ve ailesine katkıda bulunmaktır. Ekonomistler için iyi iş, istikrarlı ve iyi maaşlı bir iş anlamına gelirken; sosyal adalet savunucuları için iyi iş, topluma ve çevreye fayda sağlayan iş anlamına gelmektedir.
Dinler, bir yandan etik değerleri ve topluluk bilincini güçlendirebilir; diğer yandan yanlış yorumlandığında ayrımcılık ve çatışmalara da yol açabilir. Ancak doğru şekilde değerlendirildiğinde dinlerin sunduğu ahlaki ilkeler, toplumsal dayanışmayı güçlendiren önemli bir potansiyel taşımaktadır.
Söz konusu çalışmada, sosyal girişimciliğin sadece ekonomik kazanç değil, toplumsal değer üretmeyi hedeflemesi gerektiği vurgulanmaktadır. Makalede, Hizmet Hareketi’nin girişimciliği destekleyen faaliyetleri de örnek olarak sunulmaktadır. Bu hareket kapsamında okullar, hastaneler, yardım kuruluşları ve çeşitli sosyal kurumlar kurulmuştur.
100’den fazla ülkede açılan 2 binden fazla okul, farklı din ve kültürlerden insanların bir araya gelmesine katkı sağlamış; diyalog ve sosyal uyumun güçlenmesine zemin hazırlamıştır.
Sosyal girişimciliğin en önemli özelliklerinden biri, toplum üyelerinin karar süreçlerine katılımını sağlamasıdır. İnsanların birlikte hareket etmesi, yani “söz hakkına” sahip olması, güçlü ve meşru organizasyonların temelini oluşturur.
Sonuç olarak, her geçen gün artan sosyal adaletsizlik karşısında mücadele etmek zorundayız. Kimlik sormadan ortak paydalarda buluşmak, günümüzde yükselen tiranizmi ve otokrasiyi etkisiz hâle getirmenin en önemli yollarından biridir.
Sosyal girişimcilik tek başına dünyayı değiştiremez; ancak sosyal adalet için güçlü bir araç olabilir. Başarılı sosyal girişimler:
Toplumun farklı kesimlerini sürece dahil eder,
İş ve sosyal değer üretir,
Dinler arası diyalog ve işbirliğini teşvik eder.
Bunun önündeki en büyük iki engel ise dar görüşlü yaklaşımların iş birliğini engellemesi ve toplumun tüm seslerinin duyulmamasıdır.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, insanı merkeze alan işletmeler ve adalet duygusunu önceleyen bir ekonomik anlayıştır. Çünkü gerçek kalkınma, yalnızca zenginleşmekle değil; adil paylaşmakla ve birlikte yükselmekle mümkündür.
https://open.spotify.com/episode/0gG0JvGir8TLKfPMBBqf1z?si=KSbmRNTXTOae8jnYOkvWug
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

SAFVET SENİH

ERTUĞRUL İNCEKUL

CUMA KARAMAN

ABDULLAH AYMAZ

ARİF ASALIOĞLU

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, KHK’lıları dinledi

OPEC'te neler oluyor? BAE ayrılacağını duyurdu

Beykoz Belediye Başkanı Alaattin Köseler'in tutukl...

Maden işçilerinin direnerek haklarını aldıkları fi...

Özgür Özel seçimler için en geç ekim 2027'yi işar...







