Kalbî derin tasdikten başka çare yok

Büyük zatların nefis terbiyesi için yaptıkları riyazatların bile bir mürşid-i kâmilin kontrol ve gözetimi altında olması gerekiyor. Yoksa, sağdan da soldan da önden de arkadan yaklaşıp insanları yanlışa sevk eden şeytanın her zaman hedefi olmak mümkündür. İşte Hocaefendi bile diyor ki: “Riyazat deyince aklıma bir hatıram geldi onu da arzedeyim: Riyazat yaptığım devrede, önce nefsimi bir KEDİ gibi gördüm ve onu kovaladım. Riyazata devam ettim. bu arada onu AYI gibi gördüm. Kapıştık. Ben mi onu, o mu beni yendi, belli olmadan uyandım. Bir müddet daha riyazat yaptım. Bu sefer de nefsimi GORİL gibi gördüm. Ondan kaçarak surların üzerine çıktım. Bütün bu riyazatlara rağmen anladım ki, NEFSİM BENİ SAĞ TARAFIMDAN vuruyor. Çünkü o devrede başkalarını ve bilhassa oburca yemek yiyenleri hep başka türlü görüyordum; ve yer yer onlara kızıyordum. Ve yine anladım ki, nefis ile mücadele insanlardan bir insan olarak hareket etmelidir. İlahî davaya omuz verme, ayağımız kaymadan yaşayabilmemizin en büyük teminatıdır. Mücadele ruhu varsa bir fa’li hayırdır.”
Üstad Hazretleri diyor ki: “İmansız İslâmiyet kurtuluş sebebi olmadığı gibi, İslâmiyetsiz iman da kurtuluş vesilesi olamaz. Minnet ve hamd Allah’a mahsustur, O’nun hakkıdır. Kur’an’ın mânevî mucizeliğinin feyziyle, Risale-i Nur mizanları, İslâm Dininin ve Kur’an hakikatlarının meyvelerini ve neticelerini öyle bir tarzda göstermişlerdir ki, dinsiz dahi onları anlasa, taraftar olmaması mümkün değil. Hem, iman ve İslâmın delil ve bürhanlarını o derece kuvvetli göstermişlerdir ki, Müslüman olmayan dahi anlasa, herhalde tasdik edecektir, gayr-i Müslim kaldığı halde iman eder. Evet, Risale-i Nur’dan Sözler, Cennetin Tûbâ ağacının meyveleri gibi, tatlı ve güzel olan iman ve İslâmiyetin meyvelerini ve iki cihan saadetinin güzellikleri gibi hoş ve şirin öyle neticelerini göstermişler ki, görenlere ve tanıyanlara ve nihayetsiz bir tarafgirlik, iltizam ve teslim hissini verir. Mevcudatın silsileleri gibi kuvvetli ve atom zerreleri gibi çok, iman ve İslamın kesin delillerini göstermişler ki, nihayetsiz bir iz’an (derin kalbi tasdik), iman kuvveti verirler. Hatta (ben) bazı defa Nakşibendi Hazretlerinin evrad ve zikirlerini okuduğumda şehadet getirdiğim vakit, ‘Alâ zâlike nahyâ ve aleyhi nemûtü ve aleyhi nüb’asü ğaden’ (Biz bu iman üzere yaşıyoruz, bu iman üzere ölürüz ve yarın yine bu iman ile diriltileceğiz.) dediğim zaman, nihayetsiz bir tarafgirlik hissediyorum. Eğer bütün dünya bana verilse, bir tek iman hakikatına fedâ edemiyorum. Bir hakikatın bir dakika aksini farzetmek bana gayet elim ve acı geliyor. Bütün dünya benim olsa, bir tek iman hakikatının vücut bulmasına tereddütsüz vermeye nefsim itaat ediyor. ‘Ve âmennâ bimâ erselte min Resülün ve âmennâ bi mâ enzelte min Kitabin ve saddaknâ’ (Gönderdiğin peygamberlere iman ettik, indirdiğin kitaplara iman ettik ve hepsini tasdik ettik) dediğin vakit nihayetsiz bir iman kuvveti hissediyorum. İman hakikatlarının her birisinin aksini aklen imkânsız görüyorum. Ehl-i dalâleti nihayetsiz ahmak ve divane görüyorum.” (Dokuzuncu Mektup)
“Sahabelerden, Tâbiinden ve Tebe-i Tâbiinden en yüksek mertebeli VELÂYET-İ KÜBRÂ sahibi olan zâtlar, Kur’an’ın kendisinden bütün lâtîfelerinin, ince duygularının hisselerini aldıklarından ve Kur’an onlar için hakîkî ve kâfi bir mürşid olduğundan gösteriyor ki: Kur’an-ı Hakîm her vakit hakikatları ifade ettiği gibi, VELÂYET-İ KÜBRÂ feyizlerini dahi ehil olanlara verebilir. Evet, zâhirden hakikata geçmek iki suretledir: Biri: Tarikat berzahına girip, seyr u sülük (manevî bir yol tutarak) mertebeler kat ederek hakikata geçmektir. İkinci suret: Doğrudan doğruya, tarikat berzahına uğramadan Allah’ın lütfu ile hakikata geçmektir ki Sahabeye ve Tâbiîne has yüksek ve kısa yol şudur. Demek, Kur’an hakikatlarından süzülüp sızan nurlar ve o nurlara tercümanlık eden Risale-i Nur’dan Sözler, o özelliğe sahip olabilirler ve mâliktirler. Evet Kur’an’dan gelen o Sözler ve o nurlar, yalnız aslî, ilmî meseleler değil, belki kalbî, ruhî ve hâlî îmanî meselelerdir. Hem pek yüksek ve kıymetli Marifetullah, İlahî ilim ve ve maarif hükmündedirler. Ben kendim, on değil, yüz değil, binler defa tecrübemle kanaatım gelmiş ki, Sözler ve Kur’an gelen nurlar aklıma ders verdiği gibi, kalbime de iman hali telkin ediyorlar, ruhuma iman zevki veriyorlar… Evet, güneş varken, mumların ışığı altına girmeye ihtiyaç yok. Madem güneşi gösteriyorum, benden mum ışığı istemek mânâsızdır, lüzumsuzdur.” (Yirmi Sekizinci Mektub’un, Üçüncü Meselesi)
Evet yol bu erkân bu… Âhir zaman en parlak ve kestirme yolu da bu…
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

NUMAN YILMAZ YİĞİT

SAFVET SENİH

ERTUĞRUL İNCEKUL

ABDULLAH AYMAZ

KADİR GÜRCAN


TİP’ten İktidara "Beraber Yürüdük" Videolu Salvo: ...

Cemil Tugay'ın Transferi Sonrası Sanat Cephesinden...

Zaman Ayarlı Dava! Parayı Yatırdıktan Sonra Açıldı...

Ömer Çelik’ten '20 Milyar TL Kaçıran Bürokrat' Sor...

'Kent Uzlaşısı' Yargılamasında 6. Duruşma: Mahkeme...






