Kerbela: Bir Çöl Yangını

Okuma Süresi 16 dkYayınlanma Pazar, Haziran 28 2026
Paylaş
X Post
Kerbela: Bir Çöl Yangını


Kerbela: Bir Çöl Yangını

Gece…

Mah-ı Muharrem gecesi…

Gün boyunca sıcağın bağrında kavrulan çöl, şimdi ayın ve yıldızların solgun şavkında parlıyor; aydınlık çölde nazlı nazlı, süzüle süzüle akıyor Fırat. Fırat’ın ay ışığı vurmuş berrak sularından yükselen hazin bir havar türküsünü dinliyor Kerbela toprakları. Fırat’ın yanık, mahzun sesi duyuluyor sabaha değin.

Kerbela’da gam ve bela kol kola yürüyor.

Çöl içten içe yanıyor. Kumlarla birlikte, Peygamber bahçesinin nadide gülleri de yanıyor, kumlar aleve sarıyor. Gül dudaklar kuruyor, çadırlar tutuşuyor, masum çocuklar yanıyor.

Çadırlardaki susuz çocuklar, Fırat’ın aydınlık, serin şırıltılarını işitiyor uzaktan. Kulaklara dolan bu su sesleri, anaların yüreklerini bir kat daha yakıyor. Bir yudum suya, bir yudum merhamet ve sevgiye hasret Ehl-i Beyt yanıyor. Alem-i İslam’ın kalbi kan ağlıyor. "Su! Su!" diye inleyen küçük çocukların feryadına can dayanmıyor.

Onlara bir yudum su yok, onlara acımak yok!” diyen bugünün zalimleri, çocukları aç ve susuz bırakan modern tiranlar gibi, o günün zalimleri de bir yudum su vermiyor bağrı yanan kadınlara ve yavrulara. Zulmün gömleği değişiyor ama kalbi hep aynı taştan biçiliyor.

Gazap toprağı oluyor Kerbela. İnsaftan, insanlıktan uzak bir çölde kader, bir havar çığlığı gibi örüyor Ehl-i Beyt’in hayatını. Fırat buz gibi akıyor ama yanı başında sevgiye hasret bir demet gül kavruluyor. Kıvrılarak, ağlayarak, hıçkırarak, çığlık çığlığa, en hazin şırıltılarla akıyor, akıyor Fırat.

Tıpkı bugün, modern çağın soğuk duvarları ardında, beton zindanlarda, hücrelerde ve koğuşlarda bebeğine süt vermesine izin verilmeyen çaresiz anaların; "Yavruma içiremedikten sonra ben sütü neyleyeyim?" diyerek süt gözyaşlarını lavabolara sağdıkları gibi Fırat da; "Ciğerleri susuzluktan yanan Ehl-i Beyt’e bir yudum su veremedikten sonra, bunca çağlayan suyu ne edeyim ben?" diyerek ağlıyor, inliyor.

Yezit ordusunun başında, Uhud Savaşı'nda Peygamberimiz’in (s.a.v.), "Anam babam sana feda olsun, at ya Sa'd!" diyerek taltif ettiği İslam'ın büyük okçusu Sa'd b. Ebî Vakkas'ın oğlu Ömer bulunuyor. Tarihin en sarsıcı, en utanç verici tezatlarından biri tam o an yaşanıyor. Resulullah'ın bağrına bastığı bir kahramanın oğlu, şimdi Resulullah'ın ciğerparesini, reyhanını, cennet gençlerinin efendisini katletmek için kılıç bileyen ordunun komutanlığını yapıyor.

Hazreti Hüseyin (r.a.), Ehl-i Beyt’i boğmaya gelen o kalabalık ordunun komutanı Ömer b. Sa’d’a bir elçi gönderiyor: "Anlaşılan bu gece son gecemizdir. Bu gece namaz kılalım, Rabbimize dua edelim, Kur’an okuyalım."

Son arzu kabul ediliyor; o gece saldırılmıyor. Hazreti Hüseyin, etrafında kenetlenen sadık dostlarına: "Gece karanlığı sizi bürüyünce, Ehl-i Beyt’in gençlerini, kadınları ve çocukları alınız ve buradan uzaklaşınız, kendinizi kurtarınız." diyor. Fakat sadakat abidesi o gençler ve kadınlar gitmiyor; kelebekler, Kerbela ateşinde yanmayı tercih ediyor.

Namaza ve Kur’an’a tahsis edilen o mübarek gecede son namazlar kılınıyor, son niyazlar Sonsuzluğun Sahibi’ne ulaştırılıyor. Gece sırtını sabaha dayadığında, mehtabın ışığında niyaza durmuş olan Hazreti Hüseyin’in o yorgun, mahzun ve güzel gözleri hafifçe kapanıyor. Kısa bir an sonra, "Düşman saldırıya geçti!" denilerek uyandırılıyor.

Susuz dudaklarından şu sözler dökülüyor: "Dedem Resulullah rüyamda; 'Hüseyin’im! Ben seni bekliyorum, bugün bana kavuşacaksın.' dedi."

Yezid’in orduları, Ehl-i Beyt ailesinin üzerine daha güneş doğmadan, gaddarca saldırıyor. Sabahın seherinde vınlamaya başlayan oklarla adeta kirpiye dönen o gül bedenler, atların acımasız ayakları altında çiğneniyor.

Günlerden cumadır.

Güneş yükseliyor…

Çölün bağrı yanıyor…

Boyuna göre kılıç bile bulunamayan Ehl-i Beyt delikanlıları, masum çocukları bir bir çöl yangınına düşüyor. Yakın köylerin minarelerinden Güllerin Efendisi’nin adı göklere yükselirken, O'nun ciğerpareleri bir bir kızgın kumlara seriliyor.

Kıyamete kadar gelecek bütün evliyanın, asfiyanın anası olan Seyyide Zeyneb Sultan, yorgun ve yaralı bir kuş gibi çadırın dibinde durmadan çırpınıyor. Müslümanları saran, buluşturan o yüce sevgi kalesi yıkılıyor, parçalanıyor. Torunları kıyamete kadar birer akıncı edasıyla pirleri, dedeleri, babalarıyla devamlı olarak İslam ordularının önünde yol açacak olan o yiğitlere kıyılıyor.

Zaman duruyor, melekler birbiri üzerine üşüşüyor, kainattaki her şey Kerbela’ya kilitleniyor. Taze bedenlere inen her kılıç darbesinde, "Amca! Amca!" feryatları yükseliyor çölden. Her feryattan sonra çadırlardan göğe yırtıcı çığlıklar ulaşıyor.

Celal Abbas, kadınların ve çocukların susuzluktan kırıldığını görünce daha fazla dayanamıyor. Atını hızla mahmuzlayıp Fırat’ın serin sularına doğru sürüyor. Celal Abbas’la birlikte vefakar atı da Fırat’ın koynuna dalıyor. Yakıcı güneşin altında günlerce susuzluktan kavrulan o sadık hayvan, nehre başını öyle bir gömüyor ki, Fırat’ın tamamını içse kanmayacaktır.

Su ne güzel... Süzüle süzüle gelişi, salına salına gidişi, kıvrıla kıvrıla akışı...

Celal Abbas nehrin o derin uğultusunu dinliyor bir an. Şırıl şırıl su sesleri doluyor kulaklarına. Eğiliyor, kırbaları birer birer doldurup ağzını sıkıca bağlıyor. Kırbaları alıp bir an evvel uzaklaşmak istiyor. Oysa Kufe ordusu haince etrafını çepeçevre sarmış, çıkış yollarını çoktan tutmuştur. Kılıçlar, mızraklar başının üzerinde zalim kavisler çiziyor. Yine de safları yarıp rahvan sekişli atını mahmuzlayarak çadırlara doğru yöneliyor. Yirmi kadar gözü dönmüş asker peşine takılıyor.

İçlerinden birisi öyle gaddar bir kılıç savuruyor ki, Celal Abbas atıyla birlikte acıyla yere yuvarlanıyor. Elinde sımsıkı tuttuğu kırbalarla doğrulmaya çalışırken, bir başka zalim yetişiyor ve o kırbaları kavrayan sağ kolunu acımasızca koparıyor. Sağ kolu bir ağaç dalı gibi yanına düşüyor. O an yüreğine yayılan acı ölümün değil, suyu o masum kadınlara ve yavrulara ulaştıramayacak olmanın acısıdır.

Vazgeçmiyor... Sağlam kalan sol koluyla kırbaları göğsüne bastırıyor, tekrar koşmaya başlıyor. Suları ulaştırmayı o kadar çok arzu ediyor ki, ömründe hiçbir şeyi bu kadar derinden arzulamamıştır. Bunları düşünerek can havliyle koşarken, arkadan gelen bir başka kılıç darbesi bu kez sol omzunu koluyla birlikte indiriyor.

Kırbalar yere düşüyor... Vınlayarak gelen onlarca ok, aynı anda hem onun yiğit bedenine hem de umut bağladığı kırbalara saplanıyor. Kırbaların içindeki Fırat’ın o aziz suları, çocukların dudaklarına ulaşamadan kızgın kumlara sızarak yitiyor.

Koca Kerbela sahnesinde İmam Hüseyin’den başka kimse kalmıyor. Çadırlara su yetiştirme işini bir de o deniyor.

O da atını Fırat’ın serin sularına doğru sürüyor.

Beş yüz asker birden dikiliyor karşısına. Etten ve kemikten bir ihanet duvarı örüyorlar nazlı nazlı akan serin sularla Peygamber torununun arasına. Yine de o muazzam celaliyle suya kadar ulaşıyor, eğiliyor ve nehri avuçluyor. Tam suyu dudaklarına götüreceği anda bir ok vınlayarak geliyor ve mübarek damağına saplanıyor.

Ve Hazreti Hüseyin, bahtsız Fırat'tan bir yudum su bile içemeden, kırbaları dolduramadan boynu bükük dönüyor çadırların olduğu yere. Çığlıklar yükseliyor yeniden çadırlardan, feryatlar kopuyor Ehl-i Beyt kadınlarından.

Güneş batarken Kerbela’da sadece bedenler değil, insanlığın izzeti ve adaleti de toprağa gömülüyor. Hazreti Hüseyin'in mübarek başı gövdesinden ayrıldığında, gökyüzü kan rengine bürünüyor. O gün kızgın çöl kumlarına sızan pak kan, asırlar boyu sürecek bir uyanışın mürekkebi oluyor.

Kerbela, coğrafi bir mekandan ya da mazinin tozlu sayfalarında kalmış bir tarihten ibaret değildir. Kerbela; hakkın, adaletin ve onurun, saltanata, zulme ve zorbalığa karşı zamansız direnişidir. Bugün dünyanın neresinde bir çocuk haksız yere ağlıyorsa, neresinde bir ana yavrusundan koparılıyorsa ve neresinde bir mazlum sessizce can veriyorsa, orası bir Kerbela'dır. Ve İmam Hüseyin'in o çölden yükselen "Zulme boyun eğmeyin!" haykırışı, çağları aşarak bugünün karanlığına ışık tutmaya devam etmektedir.

İmam-ı Hüseyin'i sevmek; sadece geçmişin yasını tutmak değil, bugünün Yezitlerine karşı dimdik ayakta durabilmektir.