Kızım Fatıma dahi olsa

⏱ Okuma Süresi 14 dk•Yayınlanma Çarşamba, Eylül 30 2026
Paylaş
X Post
Kızım Fatıma dahi olsa

Türkiye’de TERA isimli fon üzerinden borsada manipülasyon yapıldığı ve yaklaşık 500 bin vatandaşın birikimlerinin etkilendiği iddiaları gündemi oldukça sarstı. Meselenin müsebbipleri arasında eski bir bakan, en son olarak da AKP Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürüten bir hanımefendi, Fatma Betül Sayan Kaya’nın adı geçmektedir. Burada konu bir şahıs değil. Her ne kadar olayda bir suistimal görülse de asıl maksat bu örnekten yola çıkarak toplumda kanserli bir ur haline dönüşmüş sosyal, ekonomik bir problemi ve azıcık dahi olsa ne yapılması gerektiğine dair birkaç noktayı ifade etmeye çalışmaktır.


Siyasal İslam iddiasıyla hedefine “Adalet ve Kalkınma”yı koyan, bu yüzden de adını “Adalet ve Kalkınma Partisi” olarak ilan eden siyasi bir anlayışın parti teşkilatında, yani o cemaatin en üst yapılanmasında bulunan bir kadın, hem de başörtüsü ve İslami görünümüyle, medya ve kamuoyunda belki de ülkenin en büyük borsa manipülasyonuna imza atmış biri olarak yoğun bir şekilde gündemde ve konuşuluyor.


Müslümanlığı kimseye bırakmayan bu zihniyetin, kamuoyunda dini ve dindarı düşürdükleri bu durum toplum hafızasından nasıl silinir, bu ne kadar zaman alır kestirmek oldukça zor.


Adalet Partisi kurulduğunda ülke ve insanımızın, bilhassa inanmış kesimin en muhtaç olduğu şey, inançlarından dolayı hor hakir görülmemek, “mürteci, irticacı” damgası yememek, toplumda her kesim gibi eşit bir muamele görme özlemiydi. Bir de o dönemde yaşanan ekonomik sıkıntıların çözülmesi, yetmiş sente muhtaç ülkemizin kalkınması meselesi vardı ki bu iki konu biri sosyal diğeri ekonomik neredeyse kangren olma seviyesindeydi. O günler bu problemi iyi fark eden AKP kurucuları toplumun tamamını kucaklayıcı bir resim veriyorlardı. Turgut Özal gibi ülkedeki dört eğilimi bir araya getirmiş, Avrupa Birliği Bakanlığı da kurarak demokrasi ve inanç, düşünce ve teşebbüs özgürlüğüne bağlılıklarını ifade etmişlerdi.


Şimdi AKP’de de o dört eğilimden kimse kalmadığı gibi tam bir “tek adam” rejimi hâkim. Bu zihniyetin temelinde her ne kadar kültürel, taklidî, sloganik bir İslam olsa da neticesi itibariyle gelinen noktada sağlam bir dinî eğitimden, temel bir gaye-i hayalden bahsetmek zordur. Acaba “tek adam”ın din, iman, İslam, vicdan, ahlak, tavsiye, nasihat adına bir beslenme kaynağı var mıdır? Varsa da kimdir? O zat/zatlar bütün Müslümanların yüzünü yere baktıran bu hâl, tavır ve icraatlar karşısında ona nasihat ve tavsiye olarak ne/neler söylemekteler acaba? Daha doğrusu söyleyebiliyorlar mı? Şayet söyleyebiliyorlarsa, o dinliyor mu?


Şu anda AKP’de gözlemlenen şey, o kitleyi bir arada tutan bir mefkûre birlikteliğinden daha çok bir “menfaat ve çıkar ilişkisi” birlikteliği olduğudur. Belki başta bir ideal birlikteliği vardı fakat şu anki gelinen nokta itibariyle gözüken o ki ya ideali canlı tutacak yeterli seviyede dinî ve fikrî beslenme zayıf yeterli olmuyor ya da yok. Bundan dolayı mıdır ki muamelat (İş, ticaret, para, insani münasebetler vs.) açısından bakıldığında, seküler bir tavra, davranışa şahit olunmaktadır. Bu vaziyet AKP yapısının geleceği açısından —Ahirette zaten öyle— oldukça tehlikeli bir durum arz etmektedir. Neden?


Bu meselelere kafa yoranların ifade ettiğine göre belli bir düşünce, belli bir ideal etrafında bir araya gelen fertler en zor zamanlarda bile geri adım atmaz, birbirlerine daha sıkı bağlanırken; menfaat ve çıkar ilişkisi etrafında toplananların menfaat, çıkar ilişkileri bittiğinde dağılıp gittikleri, çoğu zaman da birbirlerini yedikleri çok görülen vakalardandır.


Bu aslında ibretlik bir durumdur. Nereden nereye? Adalet ve kalkınma derken “zulüm ve talan” partisine dönüşme. Bu duruma tam bir ironi de denilebilir. Buna sevinmeli miyiz? Elbette hayır. Çünkü olan ülke ve insanımıza olmaktadır. Fakat “Allah ıslah etsin, hak ve hakikati göstersin” demekten başka da elden bir şey gelmiyor.


Adalet demişken, Asr-ı Saadet’te yaşanmış ve İslam’ın adalet anlayışını en iyi yansıtan örneklerden biri olan, Benî Mahzûm kabilesinden hırsızlık yapan bir kadının durumunu anlatmadan geçmek olmaz. Bu vakanın sonunda Efendimiz (sas)’in “Kızım Fâtıma bile…” diyerek o tarihî sözünü söylemesi yok mu? Hukuk tarihine altın harflerle yazılması gereken bir sözdür. Malum olduğu üzere rivayet oldukça meşhurdur. Fakat tekrar hatırlamakta fayda var. Çünkü bugün bu hadiseye benzer çok şeyler yaşanıyor. Ama ne yazık ki bu tür hadiseler karşısında dün Efendimiz’in (sas) sergilediği bu dik duruşu bugünkü siyasal İslam iddiasında bulunanlar sergileyememektedirler. Ne olmuştu? Olay kaynaklarda şöyle geçiyor:


Hikâyeyi bize nakleden Hz. Âişe (ra) şöyle anlatmaktadır:


Kureyşliler, hırsızlık yapan Mahzûm kabilesinden kadının durumu sebebiyle büyük bir endişeye, telaşa düştüler. Çünkü kadın hırsızlık yapmış, suçu sabit olmuş ve verilecek ceza da oldukça ağır bir cezadır. Fakat kadının ailesi gerek şefkat gerekse de izzet, şeref ve onurlarını koruma açısından bu ağır cezanın uygulanmasına taraftar değillerdir. Onun için de çareler araştırmaktadırlar. Akıllarına birinin Resûlullah’a gidip iltimas geçmesini rica etmek geliyor.


“Bu kadın hakkında Resûlullah (sas) ile konuşmaya kim cesaret edebilir?” diye düşünürken, “Resûlullah’ın sevgilisi Üsâme b. Zeyd’den başka kim olabilir?” diyorlar.


Neticede Üsâme, kadın hakkında Resûlullah (sas) ile konuşuyor. Fakat beklemediği bir tepkiyle karşı karşıya kalıyor. Allah Resûlü:


“Allah’ın koyduğu cezalardan bir ceza konusunda aracılık mı yapıyorsun?”


buyuruyor. Ardından ayağa kalkarak oradaki kalabalığa, insanlara hitap ediyor ve:


“Sizden öncekileri helâk eden şey şuydu: İçlerinden itibarlı ve güçlü biri hırsızlık yaptığında onu bırakırlar; zayıf biri hırsızlık yaptığında ise ona cezayı uygularlardı. Allah’a yemin ederim ki Muhammed’in kızı Fâtıma dahi hırsızlık yapsaydı, onun da elini keserdim.” (Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Hudûd, 8)


Bu hadis ele alındığında yüzeysel bir bakışla bile şu hükümlere ulaşmak mümkündür:


Birincisi: İslam hukukunda suça bulaşan kişinin sosyal statüsünün ne olduğu farketmez; bütün insanlar hukuk karşısında eşittir. Yani eşitlik ilkesi vardır.


İkincisi: Herhangi biri kesinleşmiş bir suç işlediğinde nüfuz kullanarak, araya şefaatçi, aracılar koyarak, rüşvet vermek suretiyle yargılanmasını, ceza almasını engellemeye çalışmak caiz değildir.


Üçüncüsü: Adalet ilkesi, insanın en yakını, en sevdiği kişi dahi söz konusu olsa değişmemelidir.


Dördüncüsü: İnsanın meşru mal ve mülkiyet hakkı kutsaldır. Gasp, hile, aldatma, zulüm, hırsızlık gibi yollarla elinden alınamaz.


Beşincisi: Yönetici ve hâkimler, suçlularla olan şahsi yakınlıklarını hüküm vermeye karıştırmazlar.


Altıncısı: Adalet ve hukuk konularında, eğer suç ve delil sabitse, kamuoyunun baskısı karşısında geri adım atılmamalıdır.


Yedincisi: Suçlar için takdir edilen cezaların sert oluşu ve uygulanması toplumun sağlık ve sıhhatini, yapısını korumak içindir. O cezaların uygulanmaması ise toplumu ve kamu düzenini bozar.


Bu hadisten elde edilen bu yedi hüküm elbette sadece İslam hukukuna ait hükümler değildir. Evrensel hukukta da bu veya buna benzer prensipler, hükümler mevcuttur. Fakat İslam bunu yaklaşık olarak bin dört yüz elli küsur sene önce vaz etmiştir.


Şimdi —gerçek hukuk adamlarını tenzih ederek söylemek gerekirse— bir çırpıda sathî bir bakışla hadisten elde edilen bu yedi hükümden hangisine acaba bugünkü AKP yargısı uymaktadır? Halbuki bu prensiplere herkesten daha çok onların sahip çıkması gerekmez mi?


Sosyal medyada pek çok problem konuşuluyor. İşte “yıkıldık, bittik, battık” gibilerinden… Aklı başında herkes, sosyal, kültürel, ekonomik problemlerin çözümü adına atılması gereken ilk ve en önemli adımın “hukuka dönüş” olduğunu vurgulamaktadır. Buna rağmen dini dünyevi politikalarına alet eden bu zihniyet, kendi değerlerini de hiçe sayarak hem kendine hem de topluma felaket üstüne felaket, neticesinde de helâket yaşatmaktadır. Hadiste sözü edilen “Sizden öncekileri helâk eden şey…” işte bundan başka bir şey değildir.


Evet, burada ifade edilmek istenen mesele, bir insana duyulan öfke ve kızgınlıkla intikam söyleminde bulunmak değil; herkes için objektif hak ve adalet neyi gerektiriyorsa onun yerine getirilmesidir.


İsterseniz gelin, mümin ve Müslümanlar olarak Allah’ın emrini bir daha okuyalım:


“Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa Allah için şahitlik ederek adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. Hakkında şahitlik ettiğiniz kişi zengin de olsa fakir de olsa Allah her ikisine de daha yakındır. Adaletten sapmamak için hevânıza uymayın…” (Nisâ, 4/135)


Şimdilerde ilahî emirlere sırt çevirmenin acı neticelerini o kadar açık bir şekilde görüyor ki… “Allah’ım, ne kadar büyük, ne kadar halimsin! Bizleri basiretli kıl, başımızdakileri ıslah eyle” demekten kendimizi alamıyoruz!