MEHİR

Okuma Süresi 14 dkYayınlanma Pazar, Ağustos 2 2026
Paylaş
X Post
MEHİR

MEHİR

Zindanda Verilen Kutsal Bir Söz

Burası, dünyanın dört bir yanından kopup gelmiş insanların sığındığı bir mülteci kampıydı. Tedirgin bir bekleyiş her köşesine sinmiş; görünmez bir sis gibi çadırların, bakışların ve suskunlukların üzerine çökmüştü. İnsanların yüzlerinde ne bütünüyle umut ne de eksiksiz bir teslimiyet vardı. İkisinin arasında asılı kalmış derin bir yorgunluk okunuyordu.

Otuzlu yaşların olgun zarafetini taşıyan bir kadın, kucağına bastırdığı minicik bebeğini usul usul sallıyordu. Dayanamadık sorduk:

 “Yorulmuyor musunuz?”

Yüzünde hüzünle aydınlanan derin bir tebessüm belirdi. “Bir kadının kolları boş kalınca,” dedi. “Yüreği çok daha fazla yorulur.”

Geçmişin ağır yükü omuzlarına çökmüş olsa da kollarında dünyanın en hafif, en masum yükünü taşıyordu. Oturduğu yerde hafifçe sallanıyor, bebeğinin nefesine uyan o sakin ritmi bozmadan gözlerini yavrusundan ayırmıyordu. Yanında duran Yusuf yüzlü eşine bakarak bilcümle hikâyesini anlatmaya başladı:

“Adım Tuba” dedi, “Yusuf’la 15 Temmuz’un karanlık günlerinde nişanlandık. Henüz yirmili yaşlarımın başında, sevginin ve umudun insanda en diri olduğu çağdaydım. Fakat kısa süre sonra ikimiz için arama kararı çıkarıldı. Olağanüstü hâlin kasıp kavurduğu o günlerde resmî dairelerin kapısından geçmek bizim için imkânsızdı. Bu yüzden resmî nikâh yaptıramadık; ailelerimizin rızasıyla dini nikâhla evlendik. Mehir olarak ne altın ne mal mülk istedim; yalnızca kutsal toprakları istedim. Kâbe geceleri hayallerimde tütüyor, Resulullah’ın kabrine yüz sürüp içimde biriken bütün dertleri onun huzurunda dökmeyi arzuluyordum.

Bulunduğumuz şehirde, yüzlerce gencin geleceğinin yeşerdiği öğrenci evleri vardı. O evleri tek tek kapatmak, canım kitapları suçluymuş gibi taşıyıp toprağa gömmek zorunda kaldık.

Hapisteki arkadaşlarımızın boynu bükük ailelerine, ürkek bakışlı çocuklarına kol kanat germeye başladık.

Mesleklerinden ihraç edilen insanların çalışmasına, yardım almasına, hatta yurt dışına çıkmasına izin verilmiyordu.

Bir pazar gecesi Yusuf, yüzünde alışılmadık bir ifadeyle, “Tuba, içimde garip bir sıkıntı var.” dedi.

O gece, içimize yerleşen belirsizliğin ağırlığıyla yatağa uzandık.

Rüyamda annemle babamı gördüm. Yanlarında polislerle eve gelmişlerdi. Annem bana şefkatle bakıp, “Haydi Tuba, hazırlan. Seni hacca götüreceğiz.” dedi. O an nikâhta Yusuf’tan istediğim mehir aklıma düştü. İçimden, “Ben bu mehiri Yusuf’tan istemiştim. Annemle babam neden polislerle gelip beni hacca götürüyor?” diye geçirdim.

Sert bir kapı sesiyle uyandım. Zaten her an götürülmeye hazır, elbiselerimizle yatıyorduk. Karşımda annemle babam değil, kapıya yığılmış otuz kadar silahlı polis vardı. Evi didik didik aradılar, eşyaları talan ettiler. Yusuf’u duvara dayayıp ağır sözler savurdular. Bileklerimize soğuk kelepçeleri vuruldular. Bizi ayrı ayrı arabalara bindirdiler. Polis aracının dar koltuğuna oturduğumda içimi tuhaf bir ferahlık kapladı.

Hâkim yüzümüze soğuk bir ifadeyle baktı ve ikimize de sekizer yıl hapis cezası verdi. Yusuf’la göz göze geldik. “Üzülme Tuba!”dedi. “Bu karanlık günler elbet bitecek. Ne kadar sürerse sürsün, ben seni ömrümün sonuna kadar bekleyeceğim ve bir gün o kutsal topraklara götüreceğim.”

Bizi soğuk duvarlarla örülü hapishaneye doğru götürürlerken, şehrin minarelerinden yükselen akşam ezanı bir günün daha nihayete erdiğini ilan ediyordu. O ezanla birlikte eski hayatımız da ardımızda kalıyordu.

Hapishanenin demir kapıları peş peşe, kulakları sağır eden bir gürültüyle açıldı.

İçeri adım attığımda koğuştaki ablalar bir anda etrafımı sardı. Kimi mutfağa koşup yemek hazırladı, kimi taze çay demledi. “Biz hazırlıkları yaparken sen istersen bir duş al, rahatlarsın.” dediler. Yatağımın üzerine bembeyaz bir havlu, şampuan ve ihtiyaç duyabileceğim her şey özenle bırakılmıştı. Kendi kendime sordum: Kimdi bu insanlar? Zindana düşmüş nazlı kelebekler mi, yoksa bu karanlık odayı aydınlatmaya gelmiş melekler mi?

Akşam yemeğinde yaşadıklarımı anlatmak istedim. Bilge bir abla elimi şefkatle tuttu. “Bu gece hiç konuşma istersen.” dedi. “Daha fazla yorma kendini. Git, güzelce uyu. Yarın uzun uzun konuşuruz.” 

O an anladım ki bu kadınlar, acıların içinden geçerken birbirlerinin yarasına merhem olmayı öğrenmişlerdi.

Ben henüz iki aylık evliydim. Cezaevinde bir anne için en ağır işkencenin evladından ayrı kalmak olduğunu orada öğrendim. Görüş günlerinde annelerin çocuklarına kavuşma anları, kelimelerin taşıyamayacağı kadar büyük bir feryada dönüşürdü. Görüşten dönen anneler bir gün boyunca adeta cansız gibi yatar, kendilerine gelemezlerdi. Hemen hepsi, hıçkırıklar arasında koğuş duvarlarında yankılanan aynı cümleyi kurardı: 

“Yavrumun gardiyanlar benden koparırken arkasına bakıp ‘Anne, beni bırakma!’ sesi hâlâ kulağımdan gitmiyor.”

Koğuşta üç çocuklu bir abla vardı. Kanun gereği iki küçük çocuğunu yanına alabilmiş, altı yaşından büyük olan evladı ise dışarıda kalmıştı. Anne kahroluyordu. Biz koğuştaki kadınlar, onun çocuklarına anne yarısı olmuştuk. Onları avluda gezdiriyor, oyunlar buluyor, beslenmeleriyle ilgileniyorduk.

Fatih ve Aylin… Biri henüz üç, diğeri beş yaşındaydı.

Bir gün koğuşta otururken çocukları izlemeye daldım. Biri avlunun soğuk betonunda, diğeri koğuşun içindeydi. İkisinin de elinde plastikten oyuncak birer telefon vardı. Aylin ahizeyi kulağına götürüp, “Salih, nasılsın? Çocuklar nasıl?” diye sordu. Salih, babalarıydı; erkekler koğuşunda kalıyordu.

Karşı taraftan Fatih, sesini kalınlaştırarak cevap verdi: “İyiyim, sen nasılsın?” Anneleri gözyaşlarını tutamadan yanlarına yaklaştı. “Siz orada ne yapıyorsunuz bakalım?” diye sordu.

“Kapalı görüş oyunu oynuyoruz anne…”

Bir de masanın etrafına iki küçük sandalye koyup birbirlerine sarıldıkları “açık görüş” oyunları vardı. Onları izlerken koğuştaki kırk kadın hem ağlar hem de çocukları üzmemek için zoraki gülümserdik. O zindanda çok çocuk gördük. Her birinin gözlerinde, büyümüş de küçülmüş çocukların sessiz çığlığı saklıydı.

Geceleri yatağa uzandığımda bakışlarımı tavana diker, Yusuf’u düşünürdüm.

Resmî nikâhımız olmadığı için, demir parmaklıkların ardındaki açık görüşlerde bile birbirimizi görmemize izin verilmeyecekti. Ne zaman kavuşacak, yıkılan yuvamızı ne zaman yeniden kuracak, hayalini kurduğumuz çocukları ne zaman kucağımıza alacaktık; bilmiyordum.

Bir gece rüyamda kendimi geniş, aydınlık bir salonda gördüm. Elinde kırmızı kaplı bir kitap tutan bir beyefendi bana bakarak, “Merak etmeyin, nikâhınızı burada kıyacağız.” dedi. Ardından büyük bir kapı açıldı. Yusuf, beyaz bir kanepede tek başına oturuyordu. Koşarak yanına gittim. Hasretle konuşmaya başladık. Bir tepside, üzeri dantelli bir örtüyle kapatılmış altın sarısı, şerbetli baklavalar parıldıyordu.

Koğuştaki kırkıncı günümdü. Zamanın durduğu o yerde mazgal deliği birden büyük bir gürültüyle açıldı. Gardiyanın sesi koğuşta yankılandı: “Tuba, hazırlan; nikâhın var!” Kulaklarıma inanamadım. Koğuştaki bütün ablalar, bayram sabahına uyanmış gibi telaşlandı. Kimi saçlarımı tarıyor, kimi sakladığı güzel kokudan üzerime sıkıyor, kimi temiz elbiselerinden birini çıkarıp bana giydiriyordu. O daracık koğuş, bir anda düğün evine dönmüştü.

Gardiyanların eşliğinde soğuk koridorlardan geçerek loş bir salona götürüldüm. Kapı açıldığında Yusuf tam karşımda duruyordu. Gördüğüm rüyadaki gibi vakur ve umutlu… Nikâh memuru cübbesini giymiş bizi bekliyordu. Kırk gün süren zifiri ayrılığın ardından Yusuf’la yeniden göz göze gelmiştik. Dışarıdaki fırtınaya rağmen ruhumuz tarifsiz bir huzurla doluydu. Şaşkınlıkla, “Nasıl oldu bu Yusuf?” diye fısıldadım. Gülümsedi: “Dışarıdaki ablam aylarca kapı kapı dolaşmış; bütün evrakları tamamlayıp gerekli izinleri almış.” dedi.

Nikâhta ne neşeli bir müzik vardı ne de sevdiklerimizin alkışları… Bize yalnızca demir kapıların uğultusu eşlik ediyordu. Yusuf, ellerimi avuçlarının içine aldı. Gözlerimin içine bakarak, o zindanı bir anlığına cennete çeviren sözleri fısıldadı:

“Sakın üzülme Tuba!” dedi. “Sözüm söz; buradan  çıktığımızda, seni hayalini kurduğun kutsal topraklara, Peygamber’in (s.a.v.) huzuruna götüreceğim.”

Aylar, yıllar o soğuk duvarlar arasında ağır ağır aktı. Cezaevinden önce ben, sonra Yusuf çıktı.

Çıktık ama ülkemizde bizim için yaşanır olmaktan çıkmıştı.

Özgürlüğümüz yoktu, kimliğimiz yoktu. Yusuf’la çaresizce yollara düştük. Meriç’i geçerek yurdumuzdan, evimizden, hatıralarımızdan uzaklara, bu mülteci kampına geldik.”

Tuba Hanım sustu.

O ana kadar sessizce duran Yusuf, Tuba’nın omzuna hafifçe dokundu. Yüzünde yılların yorgun çizgileri, gözlerinde ise hâlâ sönmemiş bir umut vardı. Derin bir nefes alıp söze karıştı: “Tuba’nın anlattıkları eksiksiz doğru. Fakat ben o sözü unutmadım. Bugün buralarda mülteciyiz. Kâbe yolları bugün kapalı olsa da bir gün açılacağına inanıyorum. O gün geldiğinde, Rabb’im izin verirse, Tuba’yı o kutsal topraklara götüreceğim. Mehir sözüm, kalbimde taşıdığım bir emanettir.”

Aradan zaman geçti. Kampın çamurlu yollarına birkaç bahar uğradı. Kuzey ülkelerinin üzerine yağmurlar yağdı. Umut kimi gün soldu, kimi gün yeniden yeşerdi. Biz de onların haberlerini uzaktan uzağa takip ettik.

Sonra bir gün telefonum çaldı. Ekranda Yusuf’un adı yazıyordu. Aramayı açar açmaz ekran aydınlandı. Önce kalabalığın uğultusu, tekbirler, dualar ve insan selinin derin nefesi geldi kulağıma.

Ekranda Yusuf’la Tuba göründü.  Arkalarında Kâbe, bütün ihtişamıyla yükseliyor; insanlar bembeyaz ihramlarıyla onun etrafında dönüyorlardı. Uzaktan bakınca sanki gökyüzünden inmiş beyaz kelebekler, siyah örtünün etrafında sessiz bir dua hâlinde kanat çırpıyordu.

Yusuf’un sesi titriyordu: “Hocam,” dedi. “Biz Kâbe’deyiz.” Bir an sustu. Sanki yıllardır kalbinde taşıdığı emaneti o cümlenin içine bırakmıştı.

“Tuba’ya verdiğim mehir sözünü tuttum.”

Tuba’nın yüzünde gözyaşıyla karışık tarifsiz bir sevinç vardı. Çocuğunu biraz daha sıkı sardı, sonra gözlerini ekrandan Kâbe’ye çevirdi.

“Hocam,” dedi. “Kâbe tam karşımızda… Yıllarca rüyalarımda gördüğüm yerdeyim şimdi. İnsanlar bembeyaz elbiseleriyle onun etrafında dönüyor; nurdan kelebekler gibi… Yusuf sözünü tuttu. Mehir, bugün vuslata erdi.”

O an anladım ki mehir bazen nikâh masasında verilen bir sözden fazlasıdır. Bazen zindanın duvarlarında saklanan bir dua, bazen mülteci kampının soğuğunda korunan bir umut, bazen de Kâbe’nin gölgesinden açılan bir ekranda, çocuğunu kucağına almış iki yorgun ama bahtiyar insanın yüzünde parlayan bir sevinçtir.

Tuba ile Yusuf’un hikâyesinde mehir, sonunda sahibine ulaşmış bir emanete dönüştü. Hasret, tavafın beyaz halkaları içinde vuslata erdi.