Müslüman görünümlü insanların coğrafyası

Önceki yazılarda, günümüzde gerçek anlamda bir İslam Dünyası’nın bulunmadığını, İslâm’ın tam anlamıyla bilinip şuurlu bir şekilde yaşanmadığını, bireylerin atalarından İslâm’ı alıp kabul ettiklerini ve fakat İslâm’ı derinlemesine yeni baştan ele alarak, üzerinde ciddi fikri bir kritiğe tabi tutarak ve ameli ve pratik tecrübelerle hissedip yaşayarak tabiatlarının bir yanı haline getirmedikleri ve kendilerine mal etmedikleri üzerinde durmuştuk.
M. Fethullah Gülen Hocaefendi, önceki yazıda ele aldığımız röportajda, “Yani size göre "İslam dünyası" tabirini kullanmamak mı lazım?” sorusunun cevabında, çok acı olan bu gerçekleri ifade ederek, Müslümanların en büyük problemine vurgu yapmaktadırlar:
“Yok böyle bir dünya. Ferdî Müslümanlık var. Bazı Müslümanlar var dünyanın değişik yerlerinde. Parça parça, kopuk kopuk. Dört başı mamur Müslümanların var olduğunu şahsen görmüyorum. Başkalarıyla münasebet içinde olabilecek ve aynı zamanda bir birlik teşkil edebilecek, müşterek (ortak) problemlerini halledebilecek, kâinatı yorumlayacak, kâinatı çok iyi okuyacak, Kur'an'la kâinatı mütalaa edebilecek (değerlendirebilecek), geleceği çok iyi okuyacak, gelecek adına projeler üretebilecek, istikbaldeki yerini belirleyebilecek Müslümanların olmadığı bir dünyaya ben İslam dünyası demiyorum.
İslam dünyası diye bir dünya olmadığına göre herkes kendi seviyesine göre bir şey yapıyor. Hatta denebilir ki, Müslümanlık adına kendi doğrularıyla Müslüman insanlar var. Kendileriyle mutabakata varılmış, icma ile test edilmiş, sağlam bir Kur'an telakkisine (anlayışına) bağlanmış, defaatle (çok defa) test edilmiş bir İslamî anlayışın var olduğu söylenemez. Bir kültür Müslümanlığının hâkim olduğu söylenebilir.” Bugün İslam Dünyası Diye Bir Dünya Yok
Gerçek bir İslam dünyası olmadığından ve Müslümanlar da genelde Müslümanlığa ait sıfatlara sahip olup onu doğru temsil edemediklerinden dolayı, Müslümanların yaşadığı coğrafyalar hep perişan haldedirler:
“Hicri beşinci asırdan sonra böyle. Abbasi döneminden ya da Selçukluların ortaya çıkma döneminden başlıyor. İstanbul'un fethiyle daha çok öyle olmaya başladı. Bizim için takdir edilen bir dönemdir. Daha sonraki dönemlerde ise yeni yorumlara kapılar kapatıldı. Düşüncenin ufukları daraltıldı. İslam'ın ruhundaki genişlik daraltıldı. İslam dünyasında daha vicdansız insanlar görülmeye başlandı. Hazımsız insanlar. Başkalarını kabul edemeyen insanlar. Herkese bağrını açamayan insanlar. Hizipleri, birer vesile ve vasıta olarak gayenin önüne çıkaran insanlar. Tekkede de bu darlık yaşandı, zaviyede de. Çok acıdır medreselerde de yaşandı. Ve bunların hepsi de tabii kendi alanlarında büyük insanlar tarafından bir değişiklik, tecdid (yenilenme) ister.” Bugün İslam Dünyası Diye Bir Dünya Yok
Gerçekten umumi (genel) olarak İslam’ın yaşandığı yerlerin olmayışı ve Müslüman sıfatlarla donanmış hakiki Müslümanların sayıca çok az olmalarından dolayı, Allah’ın (CC) yeryüzünü salih kullarına varis kılacağı vaadi gerçekleşmemektedir ve Müslümanlar bu kıvama ulaşacakları ana kadar da bu mümkün olmayacaktır. Çünkü, Allah (CC) “(…) Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim (…)” (2/40) buyurmaktadır.
Hocaefendi, “Müslümanların Kurtuluş Reçetesi” başlıklı bir sohbetinde aynı konuda atalardan bize gelen dinin yeterli olmayacağı üzerinde durmaktadır:
“İslam Dünyası diye bir dünya yok. Şimdi samimiyet derecelerini bilemediğimiz, bazı Müslüman görünümünde insanların bulunduğu bir coğrafya var. Ne kadar inanmıştırlar bilemeyiz, beş vakit namaz kılar da inanmamıştır, Kâbe’yi tavaf eder de inanmamıştır.”
Günümüzün Müslümanları, kafirler hakkında ifade edilen, “‘Hayır, biz babalarımızı ne durumda bulduysak ona uyarız’ derler” beyanındaki duruma benzer bir hal sergilemektedirler. İslâm’ı atalarından, anne ve babalarından görmüş ve öyle almışlardır. Yani taklit etmektedirler.
Hocaefendi, insanın inandığı şeyleri ve inanç esaslarını kendi inanç kaidelerine ve kendi bilgisine göre yeni baştan inşa etmesi ve böylece hazmederek kendine mal etmesi gerektiğini söylemektedir. İnsan mutlaka taklitten sıyrılarak tahkike geçmeli ve bilerek yapacağı şeyleri yapmalıdır.
Bu zikredilen probleme binaen, İslâm gerçek anlamda bilinip yaşanmadığından İslâm’ın günümüz Müslümanları üzerinde yapması beklenen etkileri görülememektedir.
Aynı sohbette, üzerinde durulan ikinci konu ise, günümüzde Müslümanların gerçek anlamda bir mücadele vermedikleri hususudur. Mücadelenin sistemli olarak bir şeye karşı yapılması ve bu sistem içerisinde problemlerin üstesinden gelinmesi ve ulaşılması gereken hedefe varılmasına çalışılmalıdır.
Maalesef bugün, İslâm dünyası denen dünyada genel olarak ciddi bir sistemli bir mücadele veya bunun derdiyle dertlenmenin var olduğu söylenemez. Müslümanlar, hasımlarının kontrol ettiği bir oyun ve alanda, daha çok birikmiş veya biriktirilmiş kinlerini, nefretlerini, kızgınlıklarını önünü arkasını düşünmeden, kontrolsüz bir kinle, nefretle, öfkeyle ortaya koymaktadırlar.
Bunlar bazen canlı bombalarla, bazen korkunç suikastlarla ve bazen de terör hadiseleriyle gerçekleştirilmektedir. Bütün bunlar, bir taraftan Müslümanların yüzlerini kızartıp İslâm’a leke çalarken, bir taraftan da İslâm’a düşmanlık yapanların İslâm aleyhine oluşturmak istedikleri menfi, negatif imajları besleyerek onları haklı çıkarmaktadır. Dolayısıyla, buna mücadele denemeyeceği ve hatta anti mücadele olduğu da söylenebilir.
Sohbette mücadelenin cidal de olmadığı, yani meselelerin hep kavga ortamlarında, tartışmalarla, demagojilerle ve diyalektiklerle ele alınması ve böylece hasımlarına üstün gelme çabasının mücadele anlamına gelmeyeceği vurgulanmaktadır.
İslam dünyası denilen dünyanın, taklidi Müslümanlıktan tahkiki Müslümanlığa geçmesi, sistemini yeniden gözden geçirmesi, belli proje ve planlara bağlı olarak hareket etmesi gerekmektedir. Allah (CC), “insana ancak çalıştığı kadarı vardır” buyurmakta ve “Siz sözünüzü yerine getirin ben de sözümü yerine getireyim” demektedir. Müslümanlar, kusuru kendilerinde arayıp, bu yanlışlarını düzeltip, samimi ve adanmış olarak bu mücadele yoluna girerlerse, Allah da (CC) Kur’an’daki vaadini yerine getirecek ve onları muvaffak kılacaktır.
Aslında, böyle olmanın en temelinde Müslümanların sahip olduğu birtakım iman problemleri vardır. Öncelikle bu iman problemlerinin halledilip taklitten tahkike geçilmesi, atalardan miras alınan bir din değil de her şeyiyle özümsenmiş, hazmedilmiş bir dinle ve yine bu dinin bir emri olarak tekvini (yaratılışa dair) emirleri de okumuş insanlar olarak verilecek bir mücadeleyle hareket edilirse, Allah’ın (CC) buna mukabelesi çok büyük olacak ve arzu edilen hedeflere varmak mümkün olabilecektir.
İnşallah sonraki yazıda sistemli mücadele konusu ile devam edelim…
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

ŞERİF ALİ TEKALAN

PROF. DR. OSMAN ŞAHİN

SAFVET SENİH

ERTUĞRUL İNCEKUL

ABDULLAH AYMAZ

CHP Meclis Grubu yeniden yapılandı: 25 milletvekil...

Polis Dayağı: Doruk Madencilik işçilerine Ankara’d...

Cezaevindeki Selahattin Demirtaş, Narin Güran'ın b...

Gülistan Doku cinayetinde gelişme: 4 polis...

Ahbap operasyonunda 7 kişiye tutuklama! Hüseyin Ba...






