Onlar terörist çocukları ha!

Okuma Süresi 12 dkYayınlanma Cuma, Nisan 10 2026
Paylaş
X Post
Onlar terörist çocukları ha!



Son dönemlerde işittiğimiz en acı beyanatlardan biri, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş’ın yaptığı açıklama oldu. Bu sözleri kamuoyuna aktaran ise, son dönemin en samimi, en korkusuz ve sadece sözde değil eylemde de insan hakları savunuculuğu yapan isimlerinden biri olan milletvekili Sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu’dur.


Olayın geçtiği yer ve şekil, haberlerde şu şekilde aktarılmaktadır:


Kadınların doğum iznini 16 haftadan 24 haftaya çıkaran ve 15 yaş altına sosyal medya yasağı getiren düzenlemeleri içeren kanun teklifinin görüşüldüğü TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu, AKP Ankara Milletvekili Vedat Bilgin başkanlığında toplanmıştır.


Komisyonda söz alan DEM Parti milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, cezaevlerindeki bebek ve çocuklarla ilgili olarak Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı ile yaşadığı bir diyaloğu şu sözlerle aktarmıştır: “891 bebek ve çocuğun annesi şu anda cezaevlerinde. Bu konuyla ilgili Aile Bakanlığı ile Mahinur Hanım’la görüşüyorum. Bana diyor ki: ‘Onlar teröristlerin çocukları, Adalet Bakanlığı ilgilensin, bana ne.’ Bu sözleri bizzat duydum.” (Kronos, 3 Nisan 2026, 13:47)


Bu açıklamaya göre bakıldığında insan, bu sözleri nereye koyacağını bilemiyor. Çünkü bu söz; bir bakandan, hem de Aile Bakanı’ndan; bir kadından, bir anneden; siyasal İslam’ı temsil ettiğini iddia eden bir partinin en üst düzey temsilcilerinden birinin ağzından  çıkıyor. Gerçekten insan, “Bu kadarına da pes!” demekten kendini alamıyor.


Öncelikle, bakan seviyesindeki bir insanın sözleri hukuka uygun olmalıdır. Hele ki söz konusu Aile Bakanı ise, bu sözlerin aile, kadın ve çocuk haklarıyla örtüşmesi gerekir. Zira Aile Bakanlığı, devletin en temel yapı taşı olan aileyi korumak ve güçlendirmek için kurulmuştur.


15 Temmuz’dan bu yana milyonlarca ailenin bu süreçten etkilendiği açıktır. Kimi zaman baba, kimi zaman anne, kimi zaman ise her ikisi birden cezaevine girmiş; çocuklar ya yakınlarının yanında kalmış ya da perişan bir hâlde ortada bırakılmıştır. Annesine muhtaç olan çocukların ise hapishane ortamında büyümek zorunda kalması, üzerinde ayrıca durulması gereken bir dramdır.


Oysa normal bir hukuk devletinde, hapse giren kişi bir cani dahi olsa onun eşi, çocuğu ve aile yapısının nasıl etkileneceği dikkate alınır. Adalet Bakanlığı kendi görevini yerine getirirken, Aile Bakanlığı da aileyi korumak adına hukuk çerçevesinde mücadelesini verir. Bu, hem hukukun hem de vicdanın gereğidir.


Bununla birlikte, yaşanan bu süreci bir kenara bıraksak dahi, Türkiye’de geleneksel aile yapısının iyiye gittiğini söylemek oldukça zordur. Ülkenin mayasını oluşturan, en ahlaklı, en fedakâr, en vatansever ve en nitelikli insanların terörist yakıştırması ve KHK'larla  dışlanması, toplumun genetiğini bozacak derecede derin etkiler bırakmıştır.


Böyle bir tabloda, bir Aile Bakanı’nın şefkat ve merhametle çözüm üretmesi beklenirken, “Onlar terörist çocukları.” şeklinde bir ifade kullanması; ne devlet aklıyla ne hukukla ne de vicdanla izah edilebilir.


Bir Aile Bakanı’ndan beklenen; ülkedeki tüm ailelere önyargısız yaklaşması, onları şefkatle kucaklaması ve onların dertleriyle dertlenmesidir. Esas olan, çözüm üretmeye yönelik bir yaklaşım sergilemektir. Bu da gerçek demokrasi ve hukuk anlayışının bir gereğidir.


Aile Bakanı’nın bir kadın olması ise aslında başlı başına bir avantajdır. Çünkü kadınlar şefkat kahramanıdır. Bu bakımdan bir bakanın, devlet ve millet adına tüm ailelere kendi ailesi gibi bakabilmesi gerekir. Üstelik kendisi de bir anne olan birinin, bu konuda daha derin bir empati kurması beklenir.


İnsan sormadan edemiyor: Hiç mi empati yapılmaz? Hiç mi vicdan harekete geçmez? Bir devlet büyüğü  olarak o  kadınlar senin manen kızın, o erkekler oğlun, o çocuklar ise sana emanet edilmiş evlatların  değil midir?


Makam ve mansıp, Anayasa ve hukuk çerçevesinde millete hizmet etme yeridir. Bu makamda keyfî hareket etmek ve hukuku çiğnemek kabul edilemez. Hukukun en temel prensiplerinden biri olan “suçun şahsiliği” ilkesi burada açıkça ihlal edilmektedir. Bir kişinin işlediği suçtan dolayı başkalarının sorumlu tutulması ne hukukla ne de vicdanla bağdaşır.


Kur’an’da ise bu ilke çok daha net bir şekilde ifade edilmiştir:


“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” (İsrâ 17/15; En‘âm 6/164; Fâtır 35/18; Zümer 39/7; Necm 53/38) buyrulması kendilerini Kuran ve İslamla özdeşleştirmeye çalışan bir zihniyetin hiç mi dikkatini çekmemektedir.


Bugün gelinen noktada, toplumun hukuka olan güveninin ciddi şekilde sarsıldığı görülmektedir. Güçlünün hukukunun geçerli olduğu bir düzen vardır bu ise sadece adaletin değil, toplumun da çöküşü anlamına gelir.


Nitekim Efendimiz’in (s.a.s.), Beni Mahzum kabilesinden itibarlı bir kadının yaptığı hırsızlık suçundan dolayı cezalandırılmaması için ricacı olarak gönderilen bir sahabeye hem de çok sevdiği Üsame b Zeyd’e söylediği  şu hadisi bu hakikati açıkça ortaya koymaktadır:


“Sizden öncekileri helak eden şey şudur: İçlerinde güçlü biri suç işlediğinde onu bırakırlar, zayıf biri yaptığında ise cezalandırırlardı.” (Buhârî, Hudûd, 11) Bugün partililerin  suçlarının  örtbas edilmesi, mafya, işadamı gibi insanların hukuk süreçlerinde kayrılması, fakat fakir fukara, arkası, adamı olmayan Hizmet insanı ve KHK mağdurlarına en üst düzeyden acımasız ve insafsızca cezaların verilmesi  adalet değil, Peygamber tespitine göre yıkılmışlığın, helaketin habercisidir.


Bu kadar açık hükümlere rağmen, cezaevlerinde bulunan bebeklerin ve çocukların bu şekilde damgalanması nasıl izah edilebilir?


Üstelik savaş gibi en ağır şartlarda bile kadınlar, çocuklar ve siviller korunur. 1949 Cenevre Sözleşmeleri de bu hususu açıkça ortaya koymaktadır. İslam hukukunda da aynı hassasiyet söz konusudur. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), savaş esnasında çocuklara zarar verilmesini kesin bir şekilde yasaklamıştır. Hatta müşriklerin çocuklarına bile merhametle yaklaşılması gerektiğini ifade etmiştir. Esved b. Seri‘ (ra) şöyle anlatır: Resûlullah (sav)bir askerî birlik gönderdi. Onlar mücadele sırasında  ileri gittiler ve çocuklara da zarar verdiler. Bunun üzerine Peygamber (as); “Ben size bunu yasaklamadım mı?” diye çıkıştı. Onlar dediler ki: “Ey Allah’ın Resûlü! Onlar müşriklerin çocuklarıdır.” Bunu işiten “Efendimiz (as) şöyle buyurdu: “Sizin en hayırlılarınız da vaktiyle müşriklerin çocukları değil miydi?” Sonra bir münadiye emretti ve herkese duyuracak şekilde şöyle ilan ettirdi: “Dikkat edin! Her doğan fıtrat üzere doğar.” (Ahmed b. Hanbel,3/435) Müşriklerin çocuklarına bile merhamet ve şefkatle bakan bir peygamberin ümmeti olduğunu iddia eden bir kişi /grubun, müslümanlığı şüphe götürmez diğer insanlara terörist, onların çocuklarına da ‘terörist çocukları ‘demesi ne dini ne de objektif hukuki, insani, ahlaki kriterlere göre izahı mümkün olmayan bir durumdur. Bu yakıştırma nasıl bir vicdanın ürünüdür?

        

      Demek  ’Onlar terörist çocukları’ ha! Bu  ne  acı, ne talihsiz bir lakırdıdır. Böyle insafsız, zalimce sarfedilmiş bir sözü bir bakan değil de sıradan bir insan bile söylese, bu onun, sadece başını örtmekle, sadece sakal bıyık bırakmakla gerçek müslümanlık ruhundan, hakiki insan olmaktan ne kadar uzak olduğunu gösterir. Bugün başa gelen, yaşanan  pek çok problemin temelinde de zaten hep şekli müslümanlık yok mudur? Halbuki Allah sadece dış görünüşe değil, kalpteki imana, duygu düşüncedeki ihsan (sürekli Allah görüyor gibi yaşama) şuuruna, tutum ve davranışlardaki ahlakiliğe, onu da gösteriş için değil sırf Allah rızası için yapılmasına bakar, ona önem verir. Yalnız içte de olmazsa, dışa aksetmez. Veya içte ne kadar varsa, dışa da o kadar yansır. 


Bu acı sözlere muhatap olan mağdur ve mazlumlar bu kabil sözlere üzülseler de  onların en önemli özelliklerinden biri  morallerini bozmadan doğru bildikleri yolda ilerlemeleri ve ‘Kınayanın kınamasından korkmamaları’dır. (Maide ,54)


Ne yapalım, kem söz ,sahibine aittir.Allah ıslah etsin!