Sende babamın kokusu var

Güneş, kuzeyin uçsuz bucaksız ufkunda erirken, geceyi bir türlü getiremeyen o uzun ve hüzünlü yaz akşamlarından biri yaşanıyordu.
Ahşap pencereden içeri süzülen bu alacakaranlıkta, mütevazı odasında yalnızdı muhacir Metin.
Dışarıdaki kasvetli sıcağa inat, masanın üzerinde memleket hasretini dindirmek ister gibi demlenmiş sıcak bir çay tütüyordu.
Yüzündeki çizgiler, batan güneşin ışığıyla iyice derinleşirken o tanıdık cümle döküldü dudaklarından:
“Musibet mektebinin bana verdiği ilk ders ayrılıktı. Daha çocuk yaşta, insanın doğup büyüdüğü topraklardan kopmasının ne ağır bir imtihan ne amansız bir sökülüş olduğunu öğrendim. 1990’larda Doğu’dan Batı’ya göçler yaşanırken doğduğumuz topraklardan zorla koparıldık.
Annem, İzmir’in o kalabalık yabancılığına bir türlü alışamadı. Her gün pencerenin önüne oturur, gözlerini uzakların belirsizliğine dikerdi. Arada bir, o beyaz yaşmağının ucuyla göz pınarlarında biriken damlaları kimseye sezdirmeden silerdi. Kök saldığı, büyüyüp serpildiği topraktan ansızın sökülmüş de yabancı bir iklime dikilmiş bir ağaç gibiydi.
Ortaokulu İzmir’in o yabancı sokaklarında okudum.
Mahallemizde, üniversitede okuyan bir ağabey vardı. Biz sokakta toz toprak içinde arkadaşlarımızla top oynarken yanımıza gelir, hâlimizi hatırımızı sorardı. Karanlığın ortasında parlayan bir iyilik meleği gibi, gönlü güzel, ufku aydınlık bir insandı. Üniversiteyi bitirip hayata atılıncaya kadar elimizi hiç bırakmadı.
Fakat milyonlarca insan gibi, 15 Temmuz, benim hayatımı da keskin bir bıçak gibi tam ortasından ikiye böldü. Önce meslekten ihraç edildim. Sonra arkadaşlarımın gruplar hâlinde tutuklanmasına şahit oldum. Nihayet bir gün, ben de tutuklandım.
Allah’ın takdirine rıza gösterdim, boyun eğdim. O’na teslimiyetin bir acizlik değil, bilakis sarsılmaz bir güç olduğunu orada, o taş duvarlar arasında öğrendim.
Sahabelerin yaşadığı amansız sınavları düşündüm. Çölün o cehennemî sıcağında göğsüne kayalar yığılan Bilalleri, başı kaynar sulara sokulan Ammarları, kor ateşlerin üzerine sırtüstü yatırılan Habbabları, hasırlara sarılarak diri diri yakılmak istenen Zübeyirleri getirdim gözlerimin önüne. Onların, 'Bunlar bizim başımıza şundan veya bundan geldi.' gibi nahoş, insanı küçülten sözlerin yakıcı gölgelerine hiç sığınmadıklarını düşündüm.
Taş duvarların soğuk gölgesinde, tam beş koca yıl geçirdim Silivri’de.
İlk girdiğimizde gökyüzü alabildiğine açıktı. Sonradan üzerimize devasa tel örgüler çektiler.
Karanlık ve dar hücrelerde tek başıma kaldığımda yalnızlığın, insanı eriten o koyu rengini tanıdım. Sonra kalabalık koğuşlara geçince de insanlarla bir arada olmanın nasıl büyük bir lütuf olduğunu anladım.
Derken, görünmez bir düşman kapımızı çaldı; koğuşça koronavirüse yakalandık.
O günlerde koğuşumuzda dördüncü evre kanser hastası bir arkadaşımız vardı. Onun eriyen bedenine, çektiği acılara bakıp bakıp kahroluyorduk. Tedavisini hep geciktirdiler, göz göre göre ölüme yaklaştırdılar. Tahliye olduktan sadece bir buçuk ay sonra da vefat etti.
Çaresizliğin, o kor gibi yakıcı kokusunu onun başında beklerken öğrendim.
Koğuşta tam kırk beş kişiydik; her meslekten insan vardı.
Ramazan ayları ise bambaşka bir iklim, tarifi imkânsız bir huzur kapısıydı. Teravihleri, teheccüt namazlarını hep hatimle eda ediyorduk.
Geriye dönüp baktığımda, dışarıdaki o özgür ve rahat günlerimde boşa geçirdiğim, uykuya feda ettiğim gecelerime derinden üzüldüm. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin o eşsiz divanındaki gibi:
“Ey dîde nedir uyku gel uyan gecelerde
Kevkeblerin et seyrini seyrân gecelerde.”
mısralarını yaşarcasına, dört duvar arasındaki o sabahsız gecelerde, seccadenin üzerinde Rahman’a misafir olmayı ve O'nun huzurunda ağırlanmayı öğrendim.
Günlerimiz bir medrese disipliniyle akardı; öğle namazlarının hemen ardından fıkıh derslerimiz başlardı.
O binalar soğuktu, eziyetler çok büyüktü ama bizim iç dünyamız tam bir bahar ülkesiydi. Arkadaşlarımız, unutulmaya yüz tutmuş erdemleri göğüslerinde parıldayan şerefli birer madalya gibi taşıyorlardı. Birinin ateşi varsa hepsi alev alıyor; birinin başı ağrıyorsa diğerlerinin uykusu kaçıyordu. Bir dava arkadaşlığının, bazen biyolojik kan kardeşliğinden çok daha öte, çok daha değerli olduğunu orada anladım. O soylu, o yiğit insanlarla en karanlık yolların bile korkusuzca yürünebileceğini yaşayarak öğrendim.
Koğuşumuzda yaşlı bir Fevzi Amcamız vardı. Bazı geceler televizyon izliyorduk. Fevzi Amca ilk zamanlar her gece bize, 'Çocuklar, yeter artık kapatın şu televizyonu. Ben ders okuyacağım, ibadet edeceğim.' diye sitem ederdi. Sonraları ise aniden bu sitemi bıraktı, hiç ses etmez oldu.
Merak edip, 'Hayırdır Fevzi Amca, niye artık bize kızmıyorsun?' diye sorduğumuzda gözleri dolarak anlattı: Rüyamda Efendimiz’i (s.a.v.) gördüm. Bana, 'Senin o çocuklara sitem etmen, onları kırman beni üzüyor.' buyurdu. İşte o an, bu musibet mektebinde yalnız olmadığımızı bir kez daha ürpererek hissettim.
Ben içerideyken, dışarıda dünya da durmadı tabii. Babamın kalbi bu ağır süreci, bu haksız ayrılığı daha fazla kaldıramadı ve vefat etti. O haberi aldığım gece, zindanın soğuk taşlarına başımı yaslayıp ağladım. Babamın bana öğrettiği ilk duayı fısıldadım karanlığa. Demir parmaklıklar arkasında babasızlığın, nasıl bir kor olduğunu öğrendim.
Annem ve eşim, 'Senin yürüdüğün yol doğru. Sakın ola arkana bakma, dönme!' dediler. 'Yolun neresinden dönersen dön, döneklerden olursun. Biz senden razıyız.’
Nice yuvalar gördüm dışarıda; kumdan kuleler gibi en küçük bir rüzgâr esintisinde yerle bir olup dağılan... Ve nice yuvalar gördüm içeride; taşı, tuğlası saf sevgi ve inançla örülmüş, en kudretli, en zalim fırtınalar karşısında bile bir kale gibi dimdik ayakta duran.
Nihayet tahliye oldum.
Fakat hapisten çıktıktan sonra sadece babamı kaybetmediğimi anladım. Sokağa adım attığımda akrabalarımı, konu komşuyu, çocukluğumun geçtiği mahalleyi, her gün uğradığım esnafı, marketi de kaybettiğimi fark ettim.
Yıllarca aynı binayı paylaştığımız, selamlaştığımız komşularım, beni görünce asansöre binmiyor, adımlarını hızlandırıp kaçıyorlardı.
Bazen içimden çığlık çığlığa, ‘Neden? Neden böyle davranıyorsunuz? Biz size ne yaptık?' diye sormak geliyordu ama yutkunuyordum. Soramıyordum.
Hapishane arkadaşlarımın dışarıda boynu bükük, çaresiz kalmış ailelerine marketlerden bir şeyler alıyor, poşetleri sessizce kapılarına bırakıyordum. Fakat çok geçmedi, ihtiyaç sahibi insanlara, yetim kalmış çocuklara yardım etmenin bile ağır bir '’suç’' sayıldığını acı bir tecrübeyle öğrendim.
Bir kediyi evde hapsedip aç bıraktığı için cehenneme giden kadının kıssasını ezbere bildikleri halde; binlerce masum insanı, kundaktaki bebekleri ve çocukları rızıklarından mahrum ederek, onları açlığa mahkûm ederek cennete gideceklerini sanan zalimlerin körlüğünü gördüm.
Bir gün bir arkadaşım yanıma gelip endişeyle, 'Seni sordular. Buralarda seni arıyorlar.’ dediğinde, artık ülkemde yolun sonuna geldiğimizi anladım. O gece seccademin başında ellerimi açtım, 'Allah’ım! Beni yeryüzünde nerede istihdam edeceksen, senin rızana neresi uygunsa bana orayı nasip et!' diye dua ettim.
Ve nihayet hicret etmeye karar verdim. Babamın kabrine son kez uğradım. Musibetlerin ağırlığı altında ezilen gövdemle babamın toprağına kapandım, onu derin derin kokladım. O kara toprağa sıkı sıkı sarıldım.
Toprak babam kokuyordu.
Anneme, eşime ve çocuğuma veda ederek ayrıldım ülkemden.
Bir arkadaşım, 'Bir ablamız var, eşi hapiste. Bugün yarın Yargıtay cezası onaylanacak ve onu da zindana atacaklar. Ne olur onu da götür.' dedi. Ablamız hamileydi ve yanında iki küçük çocuğu daha vardı.
Yol boyunca o küçük çocukları kucağımda, omuzlarımda taşıdım. Botun içinde su birikintileri arasında titreyen çocukları ısıtmak için montumu çıkardım, verdim. Onların üşüyen ellerini avuçlarımın arasına aldım. İnanıyorum ki, o masum annenin ve karnındaki sabinin bereketiyle, Meriç’in o tehlikeli, tekinsiz sularını hiçbir engele takılmadan kolayca geçtik. O suları aşarken, kucağımda uykuya dalan çocuklar 'Babamızın kokusunu çok özledik.' diye sayıklıyorlardı.
Ölümün köşe başlarında pusu kurduğu, gecenin ayazının iliklere işlediği o hicret yollarında, arkasına bile bakamadan, karnında doğmamış bebeği, yanında iki yavrusuyla ülkesini terk etmek zorunda kalan nice hamile kadınlar gördüm.
Şimdi burada, kuzeyin bu mülteci kampında, o bitmek bilmeyen yaz akşamının kızıllığına bakarken bana sorsanız, 'Metin, bunca fırtınanın, bunca çilenin ortasında zihninde ve kalbinde silinmeyen, seni en derinden sarsan şey nedir?’ diye, hiç duraksamadan tek bir cevap veririm:
‘Baba kokusu.’
Hapisten çıkarken de bir arkadaşım elime küçük paketler tutuşturmuş, 'Bunları çocuklarıma götürebilir misin?' diye fısıldamıştı. Kendi evime uğramadan, üzerimdeki hapishane kokusuyla doğruca arkadaşımın evine gitmiştim. Kapının ziline bastığımda, içeriden gelen aceleci ayak seslerinin ardından üç küçük çocuk birden çıktı karşıma. Beş koca yıldır babalarından ayrı büyüdüklerini biliyordum. 'Ben babanızın yanından geliyorum.' dedim.
O üç küçük yürek boynuma atıldı, bana öyle bir sarıldılar ki zaman durdu. O an gözlerimden süzülen yaşları saklayamadım. İçlerinden biri başını göğsüme gömüp derin bir nefes aldı ve fısıldadı:
‘Sende babamın kokusu var.'
Ve işte şimdi, burada, kuzeyin solgun güneşinin altında, babalarının kokusunu taşıyan çocukların gülüşleriyle yeniden diriliyorum. Çünkü biliyorum ki; koku unutulmaz, sevgi kaybolmaz ve hicret eden her ruh, mutlaka bir gün vatanını yeniden bulur.
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

HARUN TOKAK

PROF. DR. OSMAN ŞAHİN

SAFVET SENİH

NUMAN YILMAZ YİĞİT

ERTUĞRUL İNCEKUL

Deniz Göktaş’tan mektup: 1 dakika özgür olduğumu b...

Eski AKP’li Kocabıyık’tan İmamoğlu Yasağına Tepki:...

Sosyal Medya Kampanyasının Ardından Savcılık Harek...

Sırbistan'dan 'Bosna Kasabı' Mladiç İçin Tören Kar...

Medvedev Seferbelik Olmayacak Dedi, Ancak Rusya’da...






