Siyer ve Müspet Hareket

Okuma Süresi 10 dkYayınlanma Pazartesi, Mayıs 11 2026
Paylaş
X Post

“Müspet hareketin” temeli Peygamberimizin (sav) peygamberlik hayatıdır; O’nun hayatına dayanır. Nerede veya hangi durumda kaba kuvvete baş vurulacak, nerede sulh barış ve müspet hareket takip edilecek? Son bir iki asrı esas alırsak makul, mantıklı, hukuki ve dinimize dayalı bir mücadele şeklini belirleyip ortaya koymak Müslümanlar açısından kolay veya mümkün olmamıştır.  Özellikle Arap dünyasında düşmanın dahilde mi hariçte mi olduğuna bakılmadan Müslümanları teröre sürükleyecek şekilde fetva veren alimler oldu.  

Bu bakımdan Müslümanlar tarafından “müspet hareketin” siyer-i nebiye dayalı analizinin tam yapıldığını söyleyemeyiz. 

Kuran’da öldürün, savaşın, savaş size müsaade edildi şeklinde bizden istenilen “maddi cihadı” namaz, oruç, zekat gibi emredilen ibadetler bağlamında mütalaa etmek doğru olmaz. Namaz gibi ibadetler bazı sebepler saikinde (esbab-ı nüzül) farz kılındı. O saikler veya toplumsal kıvam, günümüzdeki mevzu bahis cemiyette vardır yoktur bakılmaz her kim Müslümansa namaz ve ibadet mükellefiyeti hemen kesintisiz başlar. 

Konuyu daha da açalım. “Asr-ı saadette namaz veya diğer ibadetler için hemen farz kılınmadı, bu durum günümüze de bakar. Bugün bazı toplumlar veya insanlar o dönemki sahabenin namaz kılma kıvamına gelmedi, şimdilik namaz kılmasalar da olur” diyemeyiz. Aynı şartları sosyolojik olarak oluşmadı diyerek namaz veya benzeri ibadetlerimizi aksatamaz, erteleyemez ve kılmamazlık edemeyiz. Veya faiz yasağının uygulanması ve Haccın edası ta peygamberliğin son yıllarında gerçekleşti öyleyse biz de toplum olarak aynı kıvama gelelim sonra bu ibadetleri yaparız gibi gerekçeler dinen merduttur, uygun değildir. Fakat içki ve faiz gibi yasaklarında toplumun hazır hale getirilmesi bu açıdan uygun bir zamanının beklenmiş olması bize, irşat ve tebliğde takip edilmesi gereken metotlar açısında ifade ettiği mana elbette büyüktür ve vardır. Fakat şu an yaşadığımız kıvam eksikliği gibi durumlar bu menfur amellerin yasaklılığına asla halel getirmez, mazeret teşkil etmez. 

Fakat kaba kuvvet yani tebliğin maddisini ifade eden savaş manasındaki cihat için aynı şeyi söyleyemeyiz. “Savaşa izin verildi” ayeti Kuran’da duruyor” diyerek namazın devamlılığı gibi her halükârda bulunduğumuz topluma karşı savaş ve mukatele hali yaşamak bizi ahmaklar ve aptallar derekesine düşürür.

Aslında maddi ve manevi cihadı beraber mütaala ettiğimizde durum ve pozisyonumuzun durumuna göre değişiklik arz etse bile cihadın da diğer ibadetler gibi devamlılığı vardır. Bir insan mümin olduğu andan itibaren namaz ibadeti gibi cihat yapması, Allah için irşat ve tebliğde bulunması en hafifi ile farz -ı kifayedir. Fakat Üstadımız Bediüzzaman Hazretlerine göre cihadın her türlüsünün bugün terkedilmiş ve ihmale uğramış olması hasebiyle cihat bugün efrazdır, farzlar üstüdür. Veya derfarzdır.   

Fakat soru şu: kalben buğuz etmekten Allah yolunda cihat meydanlarında savaş etmeye kadar cihadın türlüsü veya mertebeleri vardır. Maddi cihat olarak isimlendirilen savaş etmeyi ne zaman, manevi cihat anlamına gelen müspet hareket etmeyi ne zaman bir düstur veya prensip olarak takip etmemiz gerekir? Bu mühim sorunun cevabını Peygamberimiz’in (sav) risalet vazifesindeyken hal hareket ve stratejilerine bakmadan bulmamız da vermemiz de mümkün değildir. Fakat öncelikle bir kötülüğü gördüğümüzde nasıl davranmamız gerektiğini belirten meşhur hadisi-i şerife bakalım:

"Men raâ minkum munkeran felyugayyirhu bi yedihi, fe in lem yestati' fe bi lisanihi, fe in lem yestati' fe bi kalbihi, ve zalike ad'aful iman."

"Sizden kim bir kötülük (münker) görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet buna gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse, kalbiyle (buğz etsin) karşı koysun. Bu da imanın en zayıf derecesidir." (Kaynak: Müslim, Îmân, 78; Ebû Dâvûd, Salât, 248)


Alimlerimiz bil ittifak derler ki eliyle müdahale savaş manasına gelen maddi cihat dahil devletin işidir. Bize de düşen bu tür kötülüklere karşı devletin imkanlarını kullanarak kanunların gücünden istifade etmektir. Aksine her cemiyet ve toplumun kendi adaletini temin ve tesise çalışması ayrı bir kargaşaya yol açar.  

Savaş manasındaki maddi cihadın ve iman, ilim eğitim ve ahlakın gönüllerde temin ve tesisi anlamındaki manevi cihadın önceliğini kavrama açısından Peygamberimiz’in (sav) risalet yıllarına toplu bir bakış yapmamız gerekir. Buna mahruti bir bakış da denebilir.

Önemli olan maddi cihadın ne zaman söz konusu olduğunu tayin ve tespittir. Manevi cihat öncelik açısından ağırlığında zaman zaman düşme yaşansa da zaten her devir ve zamanda kesintisiz devam eder.  İlim, hikmet, eğitim ve ahlakı yaygınlaştırmak için faaliyet göstermenin ara vermesi olmaz, kesintisi olmaz. 

Mekke Dönemi dediğimiz Müşrikler devlet olarak hakimken maddi cihada izin yoktur. Onca zulüm ve eziyetlerine rağmen bir Müslümanın müşrik düzene baş kaldırıyorum diyerekten kılıca sarıldığını bilmiyoruz. Savaş edin, öldürün diye de bir emirden bahsetmek mümkün değildir.

Fakat Medine Döneminde Müslüman devlet olduklarında savaş etmelerine izin verildi. Fakat bu savaş sadece dış düşmanlara karşı yapılmalıydı. Yani bu savaşlar dış düşman kavramıyla sınırlıydı. Çünkü Müslümanların Medine’de münafıklar da düşmanlarıydı. Fakat onları kılıçtan geçirmediler, evlerini barklarını başına yıkmadılar.   

Yani toparlayacak olursak Müslümanlar Mekke’de Müşrik bir devletin içinde yaşıyorken maddi cihat anlamındaki silaha sarılmadılar. Medine Dönemi’nde Müslümanlar devlet olduklarında da içlerindeki düşmanlarına silah kullanmadılar. 

Günümüzdeki pozisyonumuz hangisine uyuyorsa ona göre hareket etmek ve cihadımızı o minval üzere gerçekleştirmek gerekir.  Yani bugün Müslümanlar olarak çoğunluk itibarı ile  şer’i olmayan devletlerin içinde yaşadığımıza göre  cihadın maddisi ile kesinlikle mükellef değiliz, diyebiliriz. Aksi takdirde bu durum Müslümanları terörize eder.