Beni görürsen ağla
(Sürgünün Hikâyeleri / M. Nedim Hazar)
Yazar M. Nedim Hazar’ın Mira Yayınları etiketiyle okurla buluşan Beni Görürsen Ağla adlı kitabı, çağımızın en kadim olgularından biri olan göçü ve sürgünü merkeze alan yirmi iki etkileyici hikayeden oluşan bir kitap. Kitabın önsözünden öğrendiğimize göre bu hikâyeler, yazarın elli yaşında kendisini Doğu Almanya’nın küçük bir şehri olan Halberstadt’ta bulduğu bir yıllık şahitliğin eseri. Türklerin neredeyse hiç yaşamadığı bu kasabada, “Faşizmin Kurbanları Caddesi” (Strasse der Opfer des Faschismus) üzerindeki eski bir akıl hastanesinden bozma göçmen yurdunda kalan yazar, dünyanın dört bir yanından sürüklenmiş insanların kaderleriyle iç içe geçen bir hayatın içine düşmüş ve gördüklerini, dinlediklerini, paylaştıklarını edebî bir disiplinle kayda geçirmiş.
Kitap, ismini Elbe Nehri’nin kurak zamanlarında suyun çekilmesiyle ortaya çıkan tarihî “Açlık Taşları”ndan birinin üzerine 1616 yılında kazınmış o sarsıcı cümleden alıyor: “Wenn du mich siehst, dann weine” — “Beni görürsen, ağla.” Bu taşlar, geçmişin kıtlık ve felaket dönemlerine birer şahit olarak yerleştirilmişti; sular çekildiğinde meydana çıkıyor, bir uyarı, bir ibret ve bir hatırlatma olarak insanoğluna sesleniyordu. Hazar’ın öyküleri de aynı işlevi üstleniyor: Modern zamanların yeni “Açlık Taşları”na kazınan notlar bunlar. Yazar önsözünde, kitabın sayfaları arasında okurların kendi hikâyelerinden de izler bulacaklarını ve insanlığın ortak kaderini keşfedeceklerini söylüyor. Aralık 2024’te Offenbach’ta tamamlanan önsözüyle birlikte kitap, sekiz yıllık bir Almanya sürgününün damıtılmış edebî muhasebesi niteliğinde.
Hemen hemen tamamı iltica ve sürgün eksenli olan bu öykülerin hepsine ağır bir hüzün eşlik eder. Bu hüzün, yazarın deyimiyle “sıradanlaştığı için fark edilmeyen” bir hüzün; sonbaharda dalından kopan yaprağın savruluşu kadar tabiata içkin, bir o kadar da insana özgü. Hazar, kahramanlarının ortak paydasını “kurban olmak” kavramında özetliyor: Somalili ikizler, Makedonyalı çaresiz bir baba, Burkina Fasolu bir anne, Suriyeli bir kadın, Kürt bir genç, modern hayata öykünmüş bir İran ailesi ve Türkiye’den sürülmüş öğretmenler... Hepsinin coğrafyası, kimliği, inancı farklı; ancak hepsi bir şekilde yaşadığı hayatın kurbanı olmuş insanlar. Anlatılan hikâyeler, gündelik medya ortamlarında yer almayacak kadar sarsıcı, bazen tahammül sınırlarını zorlayacak kadar ağır. Bunlar, manşetlere sığmayan, istatistiklere indirgenemeyen, ancak edebiyatın imbiğinden geçirilerek aktarılabilen gerçekler.
Öykülerden Bir Mozaik
Büyülü Bir Kentin Kucağında / Küllerinden Doğan Şehir / Dört Mevsim Yaşayan Şehir: Kitabın ilk üç bölümü, hikâyelerin geçeceği mekânı tanıtan birer giriş niteliğinde. Yazar; Harz Dağları’nın eteğinde, Holtemme Nehri’nin sularıyla kucaklanmış, gotik katedralleri ve ahşap çatılı evleriyle bir Ortaçağ tablosunu andıran Halberstadt’ı tasvir ediyor. 1943’te Hitler tarafından bombalanarak evlerinin yüzde 82’si yerle bir edilen, ardından iki binden fazla Yahudi’nin soykırıma uğradığı bu küçük şehir, küllerinden doğan bir Anka kuşu gibi yeniden ayağa kalkmış. Bugün ise farklı kaderlerden insanların kesişme noktası olan büyülü bir göçmen şehrine dönüşmüş durumda.
Yaprağın Ölümü: Eylül sonunda dalından kopan ve rüzgârın insafına terk edilen yaprakların hikâyesi üzerinden, savrulmuş insanın kaderini anlatan şiirsel bir deneme. Yazar, kurban olmanın bir ceza değil, kaderin ta kendisi olduğunu söylüyor. Bir kurbanı en iyi başka bir kurban anlar; kim olursa olsun yaralarından tanır birbirini. Bu hikaye, kitabın geri kalanı için adeta bir poetika işlevi görüyor.
Beni Görürsen Ağla: Kitaba adını veren bu öyküde Elbe Nehri’nin Açlık Taşı’nın hikâyesiyle, eşini ve iki kızını bir trafik kazasında kaybettikten sonra aklını yitiren Alman mühendis Ronebeck’in trajedisi iç içe örülüyor. Tımarhaneye kapatılan, hücreye atılan, yerdeki silik bir yazıyı okuyarak vakit geçiren Ronebeck, taburcu olduktan sonra Halberstadt sokaklarında “Langsam!” (Yavaş!) diye haykıran bir evsize dönüşür. Hız tutkusunun bedelini ailesinin canıyla ödeyen bir adamın, hıza karşı çığlığıdır bu.
Ramiz’in Bisikleti: Yedi yaşında dördüncü kattan düşerek akli melekelerini yitiren, bedeni büyüse de zihni o günde donup kalan Makedonyalı Ramiz’in, ailesiyle birlikte Halberstadt’taki göçmen yurdunda kaldığı günleri konu alıyor. Bisiklete kurulduktan sonra trafiğin tam ortasına doğru kontrolsüzce ilerleyen Ramiz’i, yıllar sonra hayatın en şaşırtıcı tesadüfüyle sokakta yaşayan deli Ronebeck kurtaracaktır: “Langsam!” diyerek...
Kırmızı Yağmurluklu Kız: Würzburg tren istasyonunda, gecenin üçünde bir Down sendromlu çocuk grubunun arasında, hem görme engelli hem de Down sendromlu bir genç kızla tesadüfen karşılaşan yazarın gözlemleri. Kırmızı yağmurluğunun altındaki sarı saçlı kız, gözü görmediği halde derin bir tebessümle dünyaya bakar. Hazar bu öyküde Cahit Zarifoğlu ve Sezai Karakoç’un dizelerine sığınarak, en derin acılar ortasında bile saf bir mutluluğun nasıl mümkün olabildiğini sorguluyor.
Santa Claus’u Beklerken: Bir Noel arifesinde göçmen yurdunda kendi iki bileğini kesen Suriyeli Leyla’nın hikâyesi. Leyla, Meriç Nehri’nden geçerken botun batması üzerine on dört aylık kızı Sama’nın ağlaması yüzünden yakalanmaktan korkan iki adam tarafından bebeğinin sulara bastırılmasına şahit olmuş, kızını kaybetmiş bir annedir. “Kendi evladını koruyamayacak kadar güçsüz olan bu kolları kesmeyip de ne yapacaktım?” cümlesi, kitabın en sarsıcı satırlarından biri. Bu hikaye, göç yollarındaki vahşeti ve hayatta kalanların taşıdığı vicdan yükünü olanca çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.
Portakal: Bombaların altında doğmuş, hayatı boyunca portakalı yalnızca alfabe kitabında resmedilmiş halde görmüş Suriyeli üç buçuk yaşındaki Samira’nın hikâyesi. Doktora götürüldüğünde, “Acaba doktor amca, reçeteye bir portakal da yazabilir mi? Bugüne kadar hiç yememiş de” diye sorar abla rolünü üstlenen Burdurlu Nurefşan. Aynı bölümde, Türkiye’den darbe sonrası kaçakçılar ve sahte kimliklerle bir uçtan diğerine savrularak Ege’ye, oradan da Meriç’e ulaşan müşavir Rauf’un öyküsü ise kitabın belki de en ironik kısmı. “Kadere atılan taşın kendi başını yarması” teması, bu iki hayatı tek bir kavşakta birleştiriyor.
Rodrigo: Tanıştıkları kafede çalan Rodrigo’nun gitar konçertosunu telefonlarına alan, evlendiklerinde aynı melodiyi çaldıran ve evliliklerinin beşinci gününde sürgün edilen iki genç öğretmenin hikâyesi. Meriç’i geçtikleri o gece, batak çamurlarının arasında düşürdükleri telefondan birden Rodrigo’nun melodisi yükselir. Tepelerinde mehtap, arkalarında nehir; başbaşadırlar. “Bu bir ceza değil, ödül,” der Burak eşine.
Acıyı Yanında Götürenler: Dünyada dört yüz milyona yaklaşan mülteci nüfusunun arasından, denizlerde, nehirlerde, sınırlarda kaybolup mezar taşı bile olamayan bahtsızlara dair bir mersiye. Burak Aydın’ın aile faciasından, iki bebeğini ve eşini denizde kaybettikten sonra “Teröriste cenaze aracı yok” cümlesiyle yüzleşen Nurbanu Yeni’nin gözyaşlarına uzanan bu bölüm, isimsiz mezarlıklara kazınan trajedileri kayıt altına alıyor.
Hayali Flüt: Ahmet Altan’ın hapishanede tanık olduğu, kâğıttan flüt yapıp avluda resital veren Selman’ın hikâyesinden ilham alan bir hikaye. Cezaevinde flüt çalmasına da resim yapmasına da izin verilmeyen Adem öğretmen, kütüphaneden aldığı blok flüt kitabını lavabo aynasının önüne koyup ağzında varmış gibi parmaklarını hayali deliklerin üzerinde gezdirmeye başlar. Hapishaneden çıktıktan sonra Yunanistan’a kaçan Adem, Atina’nın alt geçitlerinde gerçek bir flütle çalan bir sokak sanatçısı olur.
Birol ve Rabenau: Almanya’da bir hastane odasında, seksenlik kanser hastası bir Alman ile Bartınlı iş adamı Birol Dikyurt arasında kurulan, dilden öte bir gönül dostluğunun hikâyesi. Önce Türkiye’de, ardından Afrika’da, en sonunda Almanya’da gurbete savrulan, malına mülküne çökülmüş, terörist ilan edilmiş ama ölüm döşeğinde bile başkalarını teselli eden bir ahir zaman yiğidinin portresidir bu.
Tabanca: Türk filmlerinin Hulusi Kentmen’li babacan komiserlerinin tam karşıtı, masum öğretmenleri günlerce hücrede tutan, prostat hastası elli yaşındaki Hüseyin öğretmeni tuvalete çıkarmayan yalancı ve iftiracı Komiser Adem’in hikâyesi. Bir gün Komiser Adem tabancasını tuvalette unutur; tabancayı bulan Hüseyin öğretmen kirli bir bezi tutar gibi onu salona getirip sahibine teslim eder. Vicdanın silahsız zaferidir bu.
Issızlığın Ortasında: “Bir gecede kahraman, bir gecede hain ilan edilenler”in toplu portresi adeta. İşkenceyle hayatını kaybeden Gökhan Açıkkollu öğretmenin ve Ege Denizi’nin tam ortasında karısının kollarında iki çocuğunu birden kaybeden başka bir Gökhan’ın (Yeni) hikâyesini iç içe anlatılıyor. Yazarın deyişiyle, “zalimin zulmü uzun sürdükçe mazlumun illegaliteyi öğrendiği” dönemin tanıklığı.
Deli Gözlü Flanör: Plantage parkında her gün karşılaştığı, aralarında uzun uzun bakışmalar ve nihayetinde üzerine kahve dökme krizine kadar varan bir “gözetleme” ilişkisi geliştiren Anna isimli Alman kadının hikâyesi. Christopher Nolan’ın Following filminden Vito Acconci ile Sophie Calle’in takip sanatına, Kraliçe I. Mary’nin yalancı gebeliğinden Edward Albee’nin Kim Korkar Virginia Woolf’tan oyunundaki Martha karakterine uzanan zengin entelektüel referanslarla beslenen bu öykü, yazarın en uzun ve en katmanlı metni. Anna’nın kendisini inandırdığı sahte hamilelik, hayatın gerçekle hayal arasındaki sınırını sorgulatıyor.
Cehennemden Gelen İkizler / Çölün Çocukları / Yeni Bir Dünya’nın Eşiğinde: Birbirini takip eden bu üç bölüm, Benin’den yola çıkan Fatima ve ikiz kardeşleri Hasan ile Hüseyin’in destansı yolculuğunu anlatıyor. Radikal grupların baskın yaptığı köylerinden ablaları Zahra’yı ve babaları Malik’i kaybeden bu üç kardeş, anneleri Aisha tarafından önce Libya çöllerine, oradan Mısır’ın bodrum katlarına, en sonunda Akdeniz’in dalgaları üzerinden Almanya’ya gönderilir. Halberstadt kampında Frau Weber adlı öğretmenin yanında Almanca öğrenen üç kardeş, Hüseyin’in yazdığı şiirler eşliğinde, yıllar sonra Paris’te Saint-Denis’deki küçük bir apartman dairesinde anneleriyle kavuşurlar.
Kilian’ın Motosikletleri / Vejetaryen: Aşağı Saksonya’nın küçük bir kasabasında yaşayan, motosikletlerin sesine bayılan altı yaşındaki kanser hastası Kilian için on beş bin motorcunun düzenlediği unutulmaz buluşmanın hikâyesi ve ardından gelen, yazarın Halberstadt’taki ilk günlerinde aşçı Birgit’in yemeklerinin helal olmadığını anlatamayıp uzun süre vejetaryen rolü oynamasının sonunda “suçüstü” yakalanmasının hikâyesi. Hüzün ile gülümsemenin nasıl iç içe geçebildiğini gösteren tipik Nedim Hazar hikayeleri.
Nehirdeki Ada: Düzceli bir öğretmen olan Kürşad’ın eşi Sabahat ve iki kızı Ebrar (9) ile Hilal’le birlikte, hamile bir kadın olan Zehra’nın da eşliğinde Meriç’ten geçerken kaçakçılar tarafından küçük bir adaya bırakılmalarının hikâyesi. Üç gün üç gece açlık, susuzluk ve yağmur altında bekleyen aile, küçük Hilal’in “Allah’ım, çikolata da olsa” duasıyla karşı kıyıdan gelen Yunan polisinin attığı çikolatalar arasında, sonunda iki kıyıyı birleştiren bir iple özgürlüğe ulaşıyor.
Umudun Kanatları: Serebral palsi ve epilepsi hastası, AFO denilen özel ortopedik aparatlarla yürüyebilen on yaşındaki Zeynep Vildan’ın hikâyesi. Türkiye’den kaçmak zorunda kalan ailesi, Meriç’in kıyısına vardıklarında tekerlekli sandalyeyi geride bırakmak zorunda kalıyor Vildan. Babasının “Olmayacak, dönsek mi?” cümlesine küçük kız “Yürüyelim baba. Hicret için yola çıktık” diye karşılık veriyor. Karanlıkta, ıslak elbiseleriyle on iki kilometre yürüyen Zeynep Vildan, Belçika’da ulaştığı tedaviyle kendi ayakları üzerinde durmayı başaracaktır.
Meriç’in Şahitleri: Kitabı bağlayan son öyküde, iki yıl boyunca on üç gün süren bir bekleyişin ardından Meriç’e bellerinden bir iple bağlı olarak giren Musa ve Filiz öğretmen çiftinin hikâyesi anlatılıyor. Edirne’de tanımadıkları yaşlı bir adam ile karısının evine on gün boyunca konuk olan, “Bunlar benim kızımındı, şimdi sizin olsun” denilerek kuru giysiler içinde bir bohça verilen bu çiftin hikâyesi, üç yıl sonra Belçika’da bir bebek beklerken yaşlı çifte yazdıkları cevapsız mektuplarla kapanıyor. Bebeğin adı Umut’tur. Meriç artık korkunun değil umudun nehridir.
Şahitliğin Edebiyatı
Beni Görürsen Ağla, sıradan bir hikaye kitabı olmaktan çok bir tanıklık metni mahiyetinde. Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanan büyük bir toplumsal travmanın insani yüzünü, Halberstadt gibi haritalarda zar zor yer bulan küçük bir Doğu Almanya kasabasının kucağında yakalayan yazar; Ronebeck’in trajedisini Ramiz’in masumiyetiyle, Leyla’nın anne yüreğini Birol’un metanetiyle, Zeynep Vildan’ın kanatlarını Filiz’in mektuplarıyla aynı sayfalarda buluşturuyor. Her bir öykü ayrı bir yara, ayrı bir umut, ayrı bir direniş hikâyesi ama hepsi aynı insanlık nehrinin sularında akıyor. Hazar’ın kalemi, bu nehri sadece kayıt altına almakla kalmıyor; okuru da bu suya bir damla olarak katmayı başarıyor. Kitabı kapatan herkes, Elbe’nin dibindeki o tarihi taşın çağrısını içinde duyar gibi: “Beni görürsen, ağla.”
Kitabı şu linkten sipariş edebilirsiniz:
https://kitapdunyasi.eu/products/beni%CC%87-gorursen-agla
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

ABDULLAH AYMAZ
ESRA BÜYÜKCOMBAK

TÜRKMEN TERZİ

HARUN TOKAK










